Uyuyan Adam [Georges Perec]

Georges Perec’in Uyuyan Adam kitabı hacim olarak küçük olmasına rağmen bıraktığı etki açısından kuvvetli bir kitap. Bir “Kâtip Bartleby” havası var denilebilecek bir yerde yazar hemen devreye girmiş:

“Vaktiyle, New York’ta, Atlantik’in son dalgalarının gelip çarpığı kör kayaların birkaç yüz metre ötesinde bir adam kendini ölüme terk etmişti. Bir kanun adamının yanında kâtiplik yapıyordu.”

Uyuyan adam, uyanık milyarların içerisinde uyumayı tercih etmiş bir genç. Yirmi beş yaşında henüz. Kalabalıklardan kendisini uzak tutuyor. Anlam arayışlarının nihayetinde aramamanın daha doğru olacağı kanısına varıyor. Hiçbir şey aramamak en doğru netice. Gündelik hayatını yaşarken bir an geliyor, o andan sonra her şey değersizleşiyor gözlerinde.

“Kendini –nasıl demeli- dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren –öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun- yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor.”

“Köpeklerin Tanrısı, kedilerin Tanrısı, yoksulların Tanrısı olabilirsin, elinde bir tasma, biraz ciğer, biraz servet olması bunun için yeterlidir, ama asla bir ağacın efendisi olamayacaksın.”

Bunlar bir takımın oyuncuları aslında. Mersault, Bartleby, Turgut Özben… Anlam arayışlarını başarısızlıkla sonuçlandırmış, tutunamamış kimseler. Tutunamayanlar kulübü, başaramamışlar topluluğu, anlamlandıramayanlar…

“Çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun. Görünmez, duru ve saydamsın. Yoksun artık: Saatlerin ardından, mevsimler geçerken, zaman akarken, neşelenmeden, hüzünlenmeden, geleceksiz ve geçmişsiz, öylece, düpedüz, apaçık yaşayaduruyorsun, tıpkı sahanlıktaki musluktan damlayan bir su damlası gibi, pembe plastik bir leğende suya bastırılmış altı adet çorap gibi, bir sinek ya da istiridye gibi, inek gibi, salyangoz gibi, bir çocuk ya da bir ihtiyar gibi, bir fare gibi.”

“Kayıtsızlık dili geçersiz kılıyor, işaretleri anlaşılmaz hale getiriyor. Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun, müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor. Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi dayatmıyorsun. Hiç dinlenmeden duyuyor, hiç bakmadan görüyorsun; tavanlardaki çatlakları, parkenin dilimlerini, yer karolarının desenlerini, gözlerinin çevresindeki kırışıklıkları, ağaçları, suyu, taşları, geçen arabaları, gökyüzünde bulut şekilleri çizen bulutları.”

“Artık sen dünyanın adsız efendisisin, tarihin üzerinde artık etki yapmadığı kişisin, yağmurun yağdığını artık hissetmeyen, gecenin gelişini artık görmeyen kişisin.”

Yalnızlıkla ilgili ve mutsuzlukla ilgili çeşitli baskıları var uyuyan adamın. Yalnızlık bir yandan bastırıyor mutsuzluk bir yandan. Tek silahı kayıtsızlık.

“Mutsuzluk üzerine atılmadı, üzerine çullanmadı; yavaşça sızdı, neredeyse tatlılıkla sokuldu. Büyük bir dikkatle yaşamına, hareketlerine, saatlerine, odana işledi, uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi; direşken ve sabırlı, incecik, zorlu mutsuzluk…”

“Önemli olan tek şey yalnızlığın: Ne yaparsan yap, nereye gidersen git, gördüğün hiçbir şeyin önemi yok, yaptığın her şey boşuna, aradığın her şey sahte. Var olan tek şey yalnızlık.”

105 sayfalık bu incecik kitap küçük cüssesinden beklenmeyecek bir ağırlığa sahip. Uzun süre kullanılan ilaçlar gibi. Bir anda hepsini birden kullanmanın sağlık üzerinde menfi tesirleri olur ya bazı ilaçların. Aynı böyle bir şey. Kitabı bir seferde okuyup bitirmek her ruhun harcı değil. Kısa kısa okunarak özümsenmesi gerekiyor. Günde 10-15 sayfayı geçmemeli.

Georges Perec’in bu nadide eserini Sosi Dolanoğlu çevirmiş ve Metis Yayınları basmış.

Author: mehmet
Mehmet Zeki Dinçarslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir