Arapların Gözünden Haçlı Seferleri [Amin Maalouf]

Haçlı seferlerinin ve iki yüzyıl civarı süren Frenk istilasının topraklarından olan Lübnan doğumlu yazar Amin Maalouf, 1983 yılında çıkarmış bu kitabı. Avrupalılara, haçlı seferlerinin doğuluların gözünde ne ifade ettiğini anlatmaya çalışmış. Kendim de doğulu olduğum için batılıların gözünden haçlı seferlerinin ne olduğunu okusam benim için daha ilginç olabilir. Umberto Eco’nun Baudolino diye bir kitabı vardı çok eskiden okumuştum, bunun gibi birkaç kitap okunabilir yeniden.

Maalouf’un kitabı birçok ilginç ayrıntı ve tespitle birlikte ünlü Arap tarihçi İbnü’l Esir’in izinden gitmiş gibidir. Dönemin olaylarını sırasıyla anlatırken çeşitli alıntılarla da anlatısını zenginleştirmiş. Kitap 14 bölümden oluşuyor. Haçlı istilasının başladığı 1096 yılından itibaren olaylar aktarılırken Arapların durumu karşılayış şekilleri de trajik bir şekilde anlatılmış. Yazar, eserin sonsözünde de bir Arap-Frenk karşılaştırması yaparak bu iki yüzyıllık istilanın garip taraflarının da sepeplerine inmiş. Arapların birlik olamayışları, sürekli kendi aralarında mücadele etmeleri ve kurumsal bir yapılarının olmayışı haçlı istilasının kolaylaştırıcı unsurları. Bir başka kolaylaştırıcı unsur daha var ki saydıklarımın önüne geçiyor o da korku. Araplar, istila karşısında o kadar fazla korkuya kapılmışlar ki (tabi ki sadece Araplar değil, işgal coğrafyasındaki hemen herkes) çoğu zaman haçlıların doğru düzgün savaşmaları bile gerekmemiş.

Birinci haçlı seferinin ilk saldırıları Kılıçarslan tarafından karşılanıyor. Her şeye rağmen yiğitçe bir mücadele veren Türk birlikleri bu muazzam kalabalığın karşısında eriyip giderler. Gerilla taktiğiyle saldırılar düzenlerler fakat büyük haçlı ordusu sonunda Suriye’ye varır. Seferin Suriye kısmında uzun uzun şehirler arasındaki iç mücadeleleri anlatmış Amin Maalouf. Antakya düşmeyebilecekken emirlerin iç mücadeleleri ve stratejik hatalar yüzünden haçlılara teslim olur ve yamyamlıklara varacak kadar büyük katliamlar gerçekleşir. Buradan sonra tek tek şehirleri fethetmeye başlarlar haçlılar. Buradaki trajikomik durum fethedilen şehirlerin kıllarını bile kıpırdatmayışlarıdır. Her şehir kendi kaderi ile baş başadır. Siyasi mücadeleler yüzünden kimse kimseye yardım etmez. Bazı zamanlardaysa mezhep taassubu engel olur yardımlaşmaya.

“Fakat Frenkler, sayının meydana getirdiği handikapı aşabilme konusunda, kalelerinden daha korkutucu bir silaha yıllarca sahip olacaklardır: Arap dünyasının uyuşukluğu.”

“Humuslular düşmanı görür görmez kaçtılar, kısa bir süre sonra Şamlılar onları izlediler. Bir tek Trabluslular cephe oluşturdular, bunları gören Saint-Gilles iki yüz askeriyle onlara doğru saldırdı, onları yendi ve yedi binini öldürdü.”

İki yüz haçlı askerinin yedi bin kişiyi öldürmesi belki biraz abartıdır ama yarısı abartı olsa yarısı trajedi. Hele Halep kısmında kitabın sayfalarını koparıp yemek istiyor insan. Haçlılar kaleyi kuşatmışlar, almak üzerelerdir fakat içeride askerler kendi aralarında savaşmaktadırlar.

İstilanın sonrasında Frenkler yani haçlılar artık coğrafyanın unsurları haline geliyorlar. Siyasi çekişmelerden faydalanıp yer yer farklı gruplarla ittifaklar yapıyorlar. İki asra yaklaşan bir zamandan bahsediyoruz. Mücadeleler esnasında Türk-Arap tarafından bahsedilirken “sonu gelmez veraset kavgaları” benzetmesini yapmış yazar. Geçtiğimiz yüzyıllarda batı yükselirken doğu çökmüşse bunun sebeplerinden birisi de sonu gelmeyen bu veraset kavgalarıdır.

Kitapta Haşşaşinler diyerek bahsedilen tarikat da yer yer mücadelelere katılmış, Haşhaşilerle alakalı enteresan bilgiler de kitapta mevcut. 1157 senesinde meydana gelen depremler de ilginç ayrıntılardan. Nureddin Zengi belki de Kudüs’ü alacakken bu sıralarda, neredeyse bütün Suriye depremde yıkılır.

Ara sıra anlattığım bir hikâyeye kitapta rastladım: “Selahaddin bir gün yorulmuştu ve dinlenmek istiyordu, memlûklerinden (köle) biri yanına geldi ve imzalaması için bir kâğıt uzattı. Sultan, “bitkinim, bir saat sonra gel” dedi. Ama adam ısrar etti. Kâğıdı neredeyse Selahaddin’in gözüne sokarken ona şöyle dedi: “Efendi imzalasın”. Sultan şöyle cevap verdi: “Amma hokkam yanımda değil”. Çadırının girişine oturmuştu ve memlûk içeride bir hokka bulunduğunu farketti. “İşte hokka çadırın dibinde”, dedi, bunun anlamı, Selahaddin’e, bizzat gidip hokkayı almasını emrettiğiydi, başka birşey değil. Sultan arkasına döndü, hokkayı gördü ve şöyle dedi: “Hay Allah, doğru”. Bunun üzerine arkaya uzandı, sol koluna yaslandı ve sağ eliyle hokkayı aldı. Sonra kâğıdı imzaladı.”

Türk tarihinin bu efsane ismi Amin Maalouf’u da çok etkilemiş ve Selahaddin’den uzun uzun bahsetmiş birkaç bölüm boyunca. Kendisi Türk asıllı olan Maalouf’un Selahaddin Eyyübi’den Kürt diye bahsetmiş olması da ilginç.

Selahaddin’in cenazesiyle ilgili bir ayrıntı da şöyle: “Sonra sultanı yıkadılar ve kefene sardılar; bu iş için gereken her şey borca alındı, çünkü sultanın kendine ait hiç malı yoktu.”

Selahaddin Eyyübi haçlılarla mücadele bayrağını kendinden sonrakilere devretmiş. Çeşitli el değiştirmeler olmuş fakat önce Selahaddin’in kardeşi Adil, ardından onun oğlu Kamil haçlılara karşı başarılar elde etmişler. Sonrasında haçlıların yeni saldırıları var fakat Mısır’da iktidarı ellerine geçiren Memluklüler kararlı bir ilerlemeyle tüm haçlıları coğrafyadan dışarıya sürerler. Bu süre zarfında gerçekleşen ilginç hadiselerden bazıları şöyle:

“Moğolların yolları üzerinde ezdikleri çok sayıda hanedan arasında, Irak’tan Hind’e uzanan alanda Selçukluların yerini almış olan Harzemşahlılar da vardır. Şanlı günler görmüş olan bu Müslüman imparatorluğunun parçalanması, ordusundan arta kalanların dehşet verici galiplerin uzağına kaçmalarına neden olmuş ve böylece on binden fazla Harzemşah süvarisi, Suriye’de ortaya çıkarak kentleri yağmalamaya ve haraca bağlamaya, Eyyubiler’in iç çatışmalarında paralı asker olarak yer almaya başlamıştır. Haziran 1244’te kendilerini kendi devletlerini kuracak kadar güçlü hisseden Harzemşahlılar Şam’a saldırmışlardır. Komşu köyleri yağmalamışlar ve Guta meyve bahçelerini perişan etmişler, ama kentin direnmesi karşısında uzun bir kuşatmayı sürdürememişlerdir. Bu durumda hedef değiştirerek, aniden Kudüs’e yönelmişler ve 11 Temmuzda burayı zahmetsizce ele geçirmişlerdir. Frenk unsurların çoğunun dışta bırakılmasına karşılık, kent yağmalanmış ve yakılmıştır. Şam’a yeniden saldırmışlar, ama Suriye’nin bütün kentlerine geniş bir nefes aldıracak bir şekilde, birkaç ay sonra Eyyubi hükümdarlarının arasında kurulan bir koalisyon tarafından yok edilmişlerdir.”

Harzemşah bakiyesinin Türk tarihi üzerindeki etkileri araştırılmaya değer. Osmanlı ailesinin bile Moğollardan kaçan Harzemşahların arasında olduğuna dair tarihi bilgiler var.

Şecere ed-Dor ya da Şeceretüddür adındaki cariye, inci ağacı manasına geliyor adı, Mısır’ın haçlılara karşı savunulmasında önemli bir rol oynar, ölen sultanın ardından kronik doğulu veraset probleminin ortaya çıkmasına engel olur. Zekâsı kendini kraliçe yapar fakat tarihin magazin kısmına konu olacak bir şekilde ölür.

Esir düşen Fransız kralına fidyesi verilip serbest kalmazdan önce verilen ayar da tarihe geçmelidir bence: “Um Halil’in iktidara gelmesinden birkaç gün sonra, Frenk hükümdarı fiilen serbest bırakılmıştır. Mısırlı müzakereciler kralı salmadan önce ona vaaz vermişlerdir: “Senin gibi sağduyulu, bilge ve akıllı bir insan, sayılamayacak kadar çok Müslümanın olduğu bu ülkeye gelmek için nasıl gemiye biner? Bizim yasamıza göre, denizleri böyle aşan biri yargılanamaz. ‘Ama neden?’ diye sorar kral. Çünkü onun akli yeteneklerinin tam olmadığı düşünülür”.

Amin Maalouf’un 265 sayfalık bu eseri Ali Berktay tarafından dilimize çevirilmiş. Kolaylık olsun diye alıntıları aldığım versiyonuysa Mehmet Ali Kılıçbay çevirmiş. Arapların Gözünden Haçlı Seferleri, bilindik şeylerden bahsetmiş olsa da hitap ettiği kitle, bazı ilginç dipnot ve tespitleri açısından değerli bir eser. Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmış.

Author: mehmet
Mehmet Zeki Dinçarslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.