Ulusların Düşüşü [Daron Acemoğlu & J.A. Robinson]

Ülkenin herhangi bir köşesinde, Kars’taki bir dağ köyünde ya da İstanbul’un kenar semtlerinden birinde, dünyaya bir Einstein gelmiş olsun, ya da Bill Gates ya da Mozart… bu yeteneğin asla harcanmayacağından emin olunacak bir kurumsal yapı içerisinde olmalı ülke. Fırsat eşitliği olmalı. İnsanların yeteneklerini ortaya çıkaracak ortamları olmalı. Bu ortam o kişinin nerede doğduğundan, nasıl bir sosyal yapıdan geldiğinden, mezhebinden, dininden, cinsiyetinden bağımsız olmalı. Fırsat eşitsizliği tamamiyle ortadan kaldırılmalı.

Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un eserleri, Ulusların Düşüşü de hemen hemen aynı şeyi anlatmaya çalışmış. Hatta tek bir şeyi anlatmış: Özgürlük iyidir.

“Ekonomik ve siyasi güce sahip olanlar bu gücü ellerinde tutmak için kurumlar inşa ederler ve bunda da başarılı olurlar. Bu tip kısırdöngüler sömürücü kurumların ve aynı elitlerin azgelişmişlikle birlikte kalıcı hale gelmesine yol açar.”

Ulusların Düşüşü, ekonomik başarı ve başarısızlığı geniş bir ölçekte incelemiş. Başarı ve başarısızlığın formülünün çok açık çok basit olduğunu ispatlamak için on iki bin yıl öncesine de gitmiş beş yüz yıl öncesine de. Kurumların kuruluşları ve işleyişleri incelenmiş. Ekonomik ve siyasi kurumların sömürücü ya da kapsayıcı olmaları bağlamında ulusların başarılı ya da başarısız olacağı neredeyse ispatlanmış gibi.

“Büyük Britanya ya da Birleşik Devletler gibi ülkeler, yurttaşları gücü ellerinde tutan elitleri devirdikleri ve siyasal hakların çok daha yaygınlaştırıldığı; hükümetin yurttaşlara karşı sorumlu ve duyarlı olduğu; geniş halk kitlelerinin ekonomik fırsatlardan yararlanabildiği bir toplum yarattıkları için zengindirler.”

Kitabın birinci bölümünde bir bölümü Meksika’da, bir bölümü ABD’de kalan bir şehri incelemiş yazarlar. Aynı şehir, aynı halk, aynı kültür ve gelenekler, aynı genetik yapı. Fakat ekonomik olarak arada neredeyse uçurum var. Peki, nereden kaynaklanıyor bu uçurum?

“Meksika’nın aksine, Birleşik Devletler’de yurttaşlar siyasetçileri kontrol altında tutabilir ve makamlarını kendilerini zengin etmek ya da ahbaplarına tekeller kurmak için kullananları görevden alabilirler.”

Cevap açık. Daha özgür ülke, daha özgür kurumlar, eşitlik ve adalet.

Meksika’da milyoner Carlos Slim’in ülkenin telekomünikasyon şirketini satın alış şekli ibretlik: “Slim hisse bedellerini hemen ödemek yerine Telmex’in kendi temettü hisselerini kullanarak ödemeyi ertelemeyi başardı. Önceden bir kamu tekeli olan, şimdi Slim’in tekeline dönüşmüştü ve muazzam ölçüde kârlıydı.” Hangi muz cumhuriyeti müsaade eder ki buna? Ancak böyle adaletin ve eşitliğin olmadığı bir ülkede gerçekleşir böylesi bir soygun. Tarlanın taşıyla tarlanın kuşunu vuracak, tarlanın parasını öyle ödeyeceksin.

Birleşik Devletler’de bir girişimcinin motive olmasının ortamı nasıl yaratılmış, bir de buna bakın: “Bu girişimciler rüya projelerinin hayata geçirilebileceğine başından beri güven duyuyorlardı. Kurumlara ve bu kurumların meydana getirdiği hukukun üstünlüğüne güvenleri tamdı ve mülkiyet haklarının emniyetinden endişe etmiyorlardı. Son olarak, siyasal kurumlar istikrar ve sürekliği güvence altına aldılar. Her şeyden önce, bir diktatörün iktidara gelip oyunun kurallarını değiştirmeyeceğinden, varlıklarına el koymayacağından, hapse atmayacağından ya da yaşamlarını ve geçimlerini tehdit etmeyeceğinden emindiler. Ayrıca toplumdaki hiçbir özel menfaatin hükümeti ekonomik bakımdan felaketlerle dolu bir yöne sürükleyemeyeceğinden de emindiler; siyasal güç hem sınırlandırılmış hem de yeterince geniş bir biçimde dağıtılmış olduğundan refah için teşvik sağlayan bir dizi ekonomik kurum oluşabilmişti.”

Yukarıdaki cümle, kitabın hemen hemen başlarında sarf edilen bu cümle her şeyi özetliyor. Bir ülkenin yükselmesi için ekonomik kurumlarının teşvik edici ve kapsayıcı olması gerekiyor. Özgürlükler kısıtlanmamalı, kimse can ve mal güvenliği için şüpheye düşmemeli.

Kitabın ikinci bölümünde, Sanayi Devrimi sonrası ortaya çıkan büyük eşitsizliklerin sebebi olarak ortaya atılan bazı hipotezler incelenmiş. Coğrafya-kültür-cehalet başlığı altında öne sürülen hipotezler çürütülmüş. İktidarda olanların tercihleri yüzünden eşitsizliğin ortaya çıktığı –sosyal bilimlerde ispat olmaz ama- ispatlanmış.

Kapsayıcı ekonomik kurumlar: eşit şartlar yaratan ekonomik kurumlardır: “Ekonomik kurumların kapsayıcı piyasaların potansiyelinden yararlanma, teknolojik yeniliği teşvik etme, insanlara yatırım yapma ve çok sayıda insanın yetenek ve becerilerini harekete geçirme kudreti ekonomik büyüme için hayati niteliktedir.”

Kapsayıcı ekonomi kurumların nasıl inşa edildiği İngiltere örneğinde çok detaylı bir şekilde incelenmiş kitapta. 1688 Görkemli Devrimi ile Kralın ve aristokratların güçlerinin kısıtlanması ekonomik olarak ilerleme için kilit bir rol oynamış. Yargı sisteminin yönetici sınıfın çıkarlarına hizmet etmesi engellenmiş. Fikri mülkiyet haklarının korunması yeni icatları ve girişimleri teşvik etmiş bu süreçte. Daha ne olsun. Bu süre içerisinde, daha güçlü ülkeler ve imparatorlukları idare edenler kendi güçlerinin azalmasına sebep olacak yeniliklere gerektiğinde kanlı bir şekilde engel olmuşlar. Dünyanın bir köşesindeki bir ada ülkesinin bugünkü hâkimiyetine bir bakar mısınız? Hepimiz ikinci dil olarak İngilizce öğrenmiyor muyuz? Ulusların binlerce yıllık mücadelesinde neticeyi kimin daha önce kralların, asillerin, yöneticilerin yetkilerini sınırlandırdığı sorusunun cevabı belirlemiş. Kim müstebitlerden daha önce kurtulduysa o öne geçmiş. Kim demokrasiyi en çoğulcu ve en kapsayıcı şekilde tesis ettiyse o öne geçmiş. Kimin açlıktan kırıldığını görmek istiyorsanız dünyadaki diktatörlere ve ülkelerine bakın. Kimin geri kaldığını görmek istiyorsanız düşüncelerinden dolayı insanları katledildikleri, hapsedildikleri ülkelere bir bakın.

“Çin büyük bir deniz gücüydü ve uzun mesafeli deniz ticaretiyle meşgul olmaya Avrupalılardan yüzlerce yıl önce başlamıştı. Fakat 14. yüzyıl sonları ve 15. yüzyıl başlarında Ming imparatorları artan uzun mesafeli ticaretin ve bunun getirebileceği yaratıcı yıkımın saltanatlarını tehdit edebileceğine karar verince okyanuslardan çok yanlış bir zamanda yüz çevirdi.”

“Sömürücü kurumlar iki nedenden ötürü sürdürülebilir teknolojik değişim üretemezler; ekonomik teşviklerin yokluğu ve yaratıcı yıkımın siyasal sonuçlarından korkulması. Buna ek olarak, gayet verimsiz bir biçimde kullanılan tüm kaynaklar sanayiye aktarıldığında geriye devlet zoruyla elde edilebilecek çok az bir kazanç kalacaktır.”

Bu sömürücü kurumlar, gücün tek elde toplandığı ülkelerin bu tekelliğin sürdürülmesi için kullandığı kurumlardır. Güç ve refah kitlelere yayılmaz asla. Yaratıcı yıkım da bu kitabın anahtar kavramlarından birisi. Teknolojik bir yenilik olduğu zaman beraberinde bir yıkım da gerçekleşir. Otomobiller yayıldıkça at arabaları azalacaktır, matbaa yayıldıkça kâtipler işsiz kalacaktır. Bunu baskıcı yönetimler kabul edemezler zira halk arasında huzursuzluk çıkacak ve yönetim zorlaşacaktır. Demokratik yönetimler olayları kendi seyrine bırakırlar ve yaratıcı yıkım ilerleme olarak geri döner.

İyi fikirler, korunmaya değer fikirlerdir. Ulusları ilerletecek şeylerdir. Bir ulusun ilerlemesinin altında yatan ana unsur iyi fikirlerdir. Bu fikirler baskıyla ortaya çıkmaz. Bir fikri olan kişi, bunun kendisine fayda getirmeyeceğini görürse bu fikri kendisiyle birlikte mezara götürür. Büyük bir ilmi keşif ya da ticari başarı ile neticelenecek olsa dahi baskı altında kimse fikrini söylemez hatta düşünmez bile.

“Teknolojik yeniliğin olmayışının bir başka önemli nedeni de köleliğin yaygınlığıydı. Romalıların kontrolündeki bölgeler genişledikçe muazzam sayıda insan köleleştirildi ve çoğunlukla büyük malikânelerde çalıştırılmak üzere İtalya’ya getirildi. Pek çok Roma yurttaşının çalışmaya ihtiyacı yoktu; devletten gelen bağışlarla geçimlerini sağlayabiliyorlardı. Yenilik nereden gelecekti? Daha önce tartıştığımız gibi yenilik, eski problemlere yeni çözümler getiren yeni fikirlere sahip yeni insanlardan gelir. Roma’da üretimle meşgul olanlar köleler ve sonraları yarı-köle statüsündeki colonus’lardı. Herhangi bir yenilikten fayda sağlayan onlar değil efendileri olduğundan yenilik için çok az teşvike sahiplerdi. Bu kitapta pek çok kez göreceğimiz gibi, emek sömürüsüne dayalı ekonomilerle kölelik ve serflik gibi sistemlerin yenilikçi olmadığı herkesçe bilinir. Bu durum antik dünyadan modern çağa kadar geçerlidir. Örneğin Birleşik Devletler’de Sanayi Devrimi’nde rolü olan kuzeydeki eyaletlerdir, güneydekiler değil. Elbette kölelik ve serflik köle sahiplerine ve serfleri kontrol altında tutanlara olağanüstü zenginlik sağladı fakat teknolojik yenilik ya da toplum için refah üretmedi.”

Kitap Güney Amerika, Afrika ve Asya’daki bazı az gelişmiş ülkelerin neden az gelişmiş olduklarını da mercek altına almış. Sömürmek için buraya girenlerin burada yaptıkları en temel eylemin demokrasilerini geliştirmelerinin önüne geçmek olduğu açık. İngiltere kendi içinde demokrasiyi hayata geçirerek gelişirken dünyanın geri kalanını sömürmek için silah soruyla girdiği yerleri oranın güçlü insanlarına teslim etmekte bulmuş başarıyı. Ne kadar az demokrasi, o kadar az sorun demek sömürenler için. Kitapta bahsedilmesine rağmen formüle edilmemiş bir gerçek herhangi bir ülke ile dünya arasındaki benzerlik. Dünyadaki gelişmiş ülkeler aynı az gelişmiş ülkelerin elitleri gibi. Kendi içlerinde kapsayıcı kurumlar inşa ederken (kendi refahlarını sürekli geliştirirken) dünyanın geri kalanı için baskıcı-sömürücü bir siyaset uyguluyorlar. Bu da dünya genelindeki adaletsizliğin temelini teşkil ediyor.

Verimli döngü, kitaptaki bir diğer anahtar kavram: “Kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlar bir kez sahneye çıktıklarında bu kurumların kalıcı hale gelmesini hatta genişlemesini muhtemel kılan bir verimli döngü, yani bir olumlu etkileşim süreci oluşturmaya eğilimlidir.”

“Gücün bir bireyin ya da dar bir grubun elinde yoğunlaşması her iki durumda da çoğulcu siyasal kurumların temellerine zarar verir ve çoğulculuğun gerçek ölçütü tam da bu tür girişimlere karşı direnç gösterme kabiliyetindedir. Ayrıca çoğulculuk hukukun üstünlüğü nosyonunu, yani yasaların herkese eşit uygulanması gerektiği ilkesini yüceltir; bu bir mutlak monarşide doğal olarak imkânsız bir şeydir.”

“Ülkeler sömürücü kurumlar yüzünden ekonomik başarısızlığa uğrarlar. Bu kurumlar yoksul ülkelerin yoksul kalmasını sağlar ve bir ekonomik büyüme rotasına girmelerini engeller.”

Düşünce dünyama ve ufkuma çok katkıda bulundu bu eser. Şu alıntıları aktarırken kitabın ana temasını da aktarabildiğimi düşünüyorum. Bir memleket özgür olduğu kadar ilerleyişi ne onun coğrafi konumu ile alakalıdır ne halkının ve kültürünün özellikleri ne de kahramanlıkları ile. Yer altı zenginliklerinin de bir şey ifade etmediğini biliyoruz. Az gelişmiş, yönetimi bir grup elitin elinde olan bir ülkeye her sene trilyon dolar da verseniz nihayetinde aç kalmaya mahkûmdur. Aslolan o ülke insanının ne kadar refaha sahip olduğudur. Bu refahın da temel kaynağı özgürlüktür. Kapsayıcı ekonomik ve siyasi kurumları olan ülkeler, demokrasinin kapsayıcı olduğu, fırsat eşitliğinin olduğu ve herkesin bundan emin olduğu, mal ve can güvenliğinin düşünülmesinin bile abes olduğu ülkelerde yaşayan insanlar refah içinde olacaklar. Diğerleri için bkz: Afrika, Ortadoğu, Güney Amerika…

Daron Acemoğlu ve James Robinson’un bu çalışması Doğan Kitap tarafından basılmış. Faruk Rasim Velioğlu ise 500 sayfalık bu eseri dilimize kazandırmış. Hepsine sonsuz teşekkürler.  

Author: mehmet
Mehmet Zeki Dinçarslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir