Şato [Franz Kafka]

Kafka’nın Şato adlı eserini bir kış gününde okumaya başladım. Hava çok soğuktu, şehrin yakın beldelerine kar yağmıştı. Şehir, biraz sıcak olduğu için kar yağmıyordu ama tüm halk –bilhassa çocuklar- oturmuş kar yağmasını bekliyorduk. K.’nın kadastrocu olarak çağrıldığı o köyle ise kar yağmıştı çoktan. Hava sıcaklıkları, benim romanı okumaya başladığım sıralarda şehrimde olan hava sıcaklığı ile Kafka’nın romanında yansıtmak istediği hava sıcaklığı aşağı yukarı aynı olmalı.

Ben romanı okurken kar yağışı da oldu. Romanı iki-üç günde okuyup bitirmek istemedim. Bu kitabı okurken başka kitaplar da geçti elime ve iki-üç günde okuyup bitirdim hepsini. Şato’yu iki günde bir bölüm ortalamasını tutturacak şekilde kırk günde okuyup bitirmeyi planladım. Kitap biterken yavaş yavaş baharın da geleceğini ümit ediyorum. Kitaba da bahar gelsin diye bekledim okurken. K. kendini şatoya atsın, kabul edilsin, rahatlasın diye bekledim fakat…

Şato’nun bir bürokrasi eleştirisi oluşuyla ilgili fikirlere tam olarak katılamıyorum. Muhakkak, baktığınız yere göre gördükleriniz de değişiyor, Kafka da böylesi bir anlaşılırlık için çaba göstermiş olabilir. Ben bu kitapta daha çok bir din eleştirisi kokusu alıyorum. Görünmeyen efendiler ve onların çıkarları için organize olmuş gruplar bürokrasiden çok Tanrı ve ruhban sınıfını aklıma getiriyor.

Şato’da aslolan hikâyeden ziyade üslup. Bir mevzu anlatılmıyor, bir mevzu var fakat mevzunun bir önemi yok. Mesele sizin iç dünyanızda uyanan duygular. Bir piyanist gibi ruhunuzda yer alan binlerce duyguya tek tek dokunuyor Kafka. Bu duygular belki şimdi kınına konmuş belki de kullanılmaya kullanılmaya paslanmış. Çaresizlik duygusu, ümit duygusu, aşk, bağlılık… daha neler neler.

Rüya. Hepsi upuzun bir rüya aslında. Bizim hayatlarımız gibi upuzun bir rüya. K. köye gelir, çok yorgundur ve ilerleyen bölümde göreceğimiz gibi, geleceği son yerdir köy. Buradan asla ayrılmak istemez bundan sonra. Handa iyi karşılanmaz. Kadastrocu olduğunu söyleyerek püskürtür gelenleri. Ya sonra?

Sonrası yine bir rüyanın cüzleri. Yirmi bölüm boyunca rüyalar kâbusa dönüşür kâbuslar rüyaya. Yollar yürüyerek çıkamaz o şatoya. Atların çektiği kızaklarla da. Şatoyla ilgili sürekli bir konuşma vardır.

“Resmi makamlarla aramdaki işleri bir an önce düzene sokmak en büyük, hatta tek arzumdur”

“Barnabas’a çoktan daire tarafından bir takım elbise verilmeliydi, verileceği vaat de edilmişti, ama şatoda işler bu konuda çok yavaş ilerler ve kötü olan, bu yavaşlığın ne anlama geldiği asla bilinmez; meselenin resmi açıdan yola girdiği anlamına da gelebilir; ama bu yola girmeye henüz hiç başlamadığı, yani Barnabas’ı örneğin önce sınamak istedikleri anlamına da gelebilir; son olarak da resmi yolun tamamlandığı, yapılan vaadin herhangi bir nedenden geri çekildiği ve Barnabas’ın o elbiseyi hiçbir zaman alamayacağı anlamına da gelebilir. Bu konuda daha etraflı bilgi alınamaz, alınsa da bu çok zaman sonra olur. Burada bir söz vardır, belki duymuşsundur: Resmi kararlar genç kızlar gibi ürkek olurlar.”

Vay arkadaş, ne resmi kararmışsın alınmak bilmiyorsun. K. zavallı, bazen ümit bazen hayal kırıklığı ile bu insanların arasında gezip duruyor.

“Klamm’ın nasıl göründüğü köyde bilinir; birkaçı onu görmüş, ama herkes onun hakkında bir şeyler duymuştur; görünenlerden, söylentilerden ve kimi yanıltıcı art niyetlerden yola çıkılarak Klamm’la ilgili ana hatlarıyla doğru olan bir fotoğraf oluşmuştur. Ama yalnızca ana hatlarıyla. Yoksa fotoğraf değişkendir, belki de Klamm’ın gerçek görüntüsü kadar bile değişken değildir. Söylediğine göre, Klamm köye geldiğinde başka görünürmüş, terk ettiğinde başka; bira içmeden önce başka, içtikten sonra başkaymış; uyanıkken başka, uyurken başkaymış; yalnızken başka, konuşurken başkaymış ve bundan anlaşılacağı üzere yukarıda şatoda bambaşka biriymiş. Köyde anlatılanlar arasında bile boyu bosu, duruşu, vücut yapısı, sakalıyla ilgili büyük farklılıklar var, neyse ki kıyafetiyle ilgili anlatılanlarda söz birliği var yalnızca; Klamm sürekli aynı kıyafeti giyermiş; bu, siyah, uzun ceketli bir takımmış. Tabii bütün bu farklılıklar sihirbazlığa dayanmıyor, hepsi son derece akla yakın şeyler; Klamm’ı yalnızca anlık görmesine izin verilen izleyicinin o an içinde bulunduğu o anki ruhsal durumundan, heyecanın derecesinden, umut ya da çaresizliğinin sayısız kademelerinden kaynaklanır.”

Yardımcılar ayrı bir muamma. Frieda ayrı Olga ayrı Barnabas ayrı muamma. Rüyalardaki değişimler gibi onlar da değişip duruyorlar. Acaba Kafka rüyalarından esinlenerek mi yazdı bu romanı? Muhakkak ki böyledir.

Mevzu burada bitmiyor, mevzu bitmez zaten. Kafka mevzuları hiç bitmiyor, Kafka’nın hiçbir mevzusu bitmiş değildir. Yazdığı her şey yarım kalmış gibi yazarın. Amerika gibi, Şato gibi, hayatı gibi. Yarım kalmamış gibi duranlar bile yarım. Gregor Samsa ölüp gitti ama mevzu hala yarım.

Şato gerçekten yarım kalmış. Yazar bitirmeden müsveddelerini arkadaşına teslim ediyor, aynı yılın içinde de sizlere ömür. Toprağı bol olsun, ruhu esenlik bulsun. Bu eseri değişil çevirmenler dilimize kazandırmışlar. İthaki Yayınlarının bastığı elimdeki kitapta çevirmen olarak Şükrü Çorlu’nun adı var. Regaip Minareci çevirisini de ara sıra açtım karşılaştırmak için, ikisini de başarılı buldum. İthaki baskısı 360 sayfa.

Author: mehmet
Mehmet Zeki Dinçarslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir