Madde 22 [Joseph Heller]

Yossarian bir gün ölmesi gerektiği fikrine boyun eğmemişti.”

Olan tek şey savaş ve bunu Yossarian dışında hiç kimse fark etmiyor gibi. “Beni öldürmeye çalışıyorlar” diyor. Onu, hedefin kendisi olmadığına ikna etmeye çalışıyorlar. Hedef Yossarian oysa. Bir takım insanların kendi aralarında “savaş” diye bir şey icat etmiş ve birbirlerini öldürmek istiyor olmaları Yosserian’ın üzerine yağan uçaksavar mermilerini izah edemiyor.

Tek bir açmaz vardı, o da Madde 22. Bu madde, insanın gerçek ve yakın tehlike karşısında kendi güvenliği için endişelenmesinin zihnin rasyonel bir süreci olduğunu belirtiyordu. Orr deliydi ve uçuştan men edilebilirdi. Tek yapması gereken uçuştan men edilmesini talep etmekti; ve bunu yapar yapmaz, deli olmadığı anlaşılacaktı ve başka görevlerde uçması gerekecekti. Orr’un başka görevlerde uçması için deli olması gerekirdi, aklı başında olsa uçmazdı; ama aklı başındaysa uçmak zorundaydı. Uçarsa deli demekti ve uçmak zorunda değildi; ama uçmak istemiyorsa aklı başındaydı ve uçmak zorundaydı. Madde 22’deki bu şartın mutlak basitliği Yossarian’ı derinden etkiledi. Saygıyla ıslık çaldı.”

Joseph Heller, Madde 22 adlı romanını 1962 yılında yayınlamış. Aslında romanın yazılmaya başlanması 2. dünya savaşının hemen ardından olmuş fakat o tarihe kadar ancak yetiştirebilmiş yazar. Olaylar 2. dünya savaşı sırasında olmayan bir yerde olmayacak şekillerde gelişiyor. İtalya yakınlarında bir adadan Alman mevzilerine uçan savaş uçakları. Bu adada yaşayan insanlar ve eğilimleri. Yossarian, Süryani asıllı bir kardeşimiz. Görev uçuşlarını tamamlamış ve evine dönmek istiyor. Albay Cathart’ın umurunda değil bu. General olmak istiyor ve ortalama bir pilotun tamamlaması gereken uçuş sayısını sürekli artırarak Yossarian’ın ve diğer pilotların eve dönme umutlarını erteleyip duruyor. Bu ertelenmeler can kaybına yol açıyor haliyle. Clevinger’in bir uçuş sırasında kaybolmasına ne demeli?

Yossarian’ın görebildiği kadarıyla, hastanenin içinde, hastanenin dışında olduğu kadar çok hasta insan olmuyordu, ve hastanenin içindeki, ciddi rahatsızlıklara sahip insan sayısı da azdı. Hastanenin içindeki ölüm oranı hastanenin dışındakinden daha düşüktü; üstelik çok daha sağlıklı bir ölüm oranıydı. Pek az insan boş yere ölüyordu. Hastanenin içindeki insanlar ölmek hakkında çok daha fazla bilgi sahibiydi, ve bu işi çok daha düzgün, çok daha düzenli yapıyorlardı. Hastanenin içinde Ölüm’ü alt edemiyorlardı ama Ölüm’ün adabına göre davranmasını kesinlikle sağlıyorlardı. Ona görgü kurallarını öğretmişlerdi. Ölüm’ü dışarıda tutamıyorlardı, ama hastanede olduğu sürece, Ölüm tıpkı bir hanımefendi gibi davranıyordu. Hastanenin içindeyken insanlar ruhlarını belli bir zevk ve incelikle teslim ediyorlardı. Hastanenin dışında çok rastlanan o kaba, çirkin ölüm gösterileri olmuyordu. Kraft ve Yossarian’ın çadırındaki ölü adam gibi havada patlamıyorlar, uçağın arkasında içini Yossarian’a döktükten sonra Snowden’in yaptığı gibi, alev alev bir yaz günü donarak ölmüyorlardı. “Üşüyorum,” diye sızlanmıştı Snowden. “Üşüyorum.” “Hadi, hadi,” diye teselli etmeye çalıştı Yossarian onu. “Hadi, hadi.” Clevinger’in yaptığı gibi tuhaf bir şekilde, bir bulutun içinde yoklara karışmıyorlardı. Kan ve lapa halinde patlamıyorlardı. Boğulmuyorlar, yıldırıma çarpılmıyorlar, makinelerce parçalanmıyorlar, toprak kaymalarında ezilmiyorlardı. Soygunlarda vurulmuyorlar, tecavüze uğrarken boğulmuyorlar, meyhanelerde bıçaklanmıyorlar, ebeveynleri ya da çocukları tarafından baltalanmıyorlar; yani, özetle, Tanrı’dan gelen bir başka eylem sonucu ölmüyorlardı. Kimsenin boğazına bir şey kaçmıyordu. İnsanlar ameliyat odasında centilmen gibi, kan kaybından ölüyorlar, ya da oksijen çadırında yorum yapmadan ruhlarını teslim ediyorlardı. Hastane dışında çok moda olan, bak-şimdi-burada-yım-bak-şimdi-değilim oyunu yoktu; şimdi-varım-şimdi-yo-kum numarası da yoktu. Kıtlıklar ya da seller olmuyordu. Çocuklar beşiklerinde, buz kutularında nefessiz kalmıyorlar, kamyon altında kalmıyorlardı. Kimse dövülerek öldürülmüyordu. İnsanlar gazı açıp kafalarını fırının içine sokmuyor, metro trenlerinin önüne atlamıyor, otel pencerelerinden ölü ağırlıklar gibi kendilerini bırakıp vısşs! Sesi eşliğinde, saniyede dokuz nokta sekiz metre ivme ile hızlanmıyorlar, kaldırıma iğrenç bir plop! Sesi ile düşmüyorlar, orada, herkesin ortasında, kıllı çilekli dondurma dolu koyun postundan çuval gibi iğrenç bir şekilde, kanlar içinde, ayak serçe parmakları yamularak ölmüyorlardı”

Albay Cathart ve yardımcısı sadece yükselme peşindeler. Birisi general olmak istiyor bir diğeri albay. Sivil hayatta olsa siyasete atılır bunlar. Onlarca gereksiz iş yaparlar da topluma zerre miskal faydaları dokunmaz. Ancak bir koltuk daha yukarıya çıkmaya önem verirler. Başkalarının sırtına çıkmıyor olsalar belki sempatik bile olabilirler fakat siyasette başkasının sırtına basmayan nereye varır ki? Bir de Milo Minderbinder var, savaşın içinde kendisine bir krallık kurmuş. Dünyada bu kadar acı ve ümitsizlik varken mutlu yaşaabilen tüm vicdansızları temsil ediyor.

Havaalanından Palermo’ya Milo’yla birlikte gittiler ve oradaki otelde de ikisine yer olmadığını ve daha da önemlisi Milo’nun oranın belediye başkanı olduğunu öğrendiler.”

Milo aynı zamanda Malta’nın genel ali yardımcısı, İran’da şah yardımcısı, Bağdat’ta halife, Şam’da imam, Arabistan’da şeyh… Sermayenin girebileceği her kılığa girip kendi menfaatini tesis edebiliyor.

“Ama akıllı biri gibi yaşıyorum. Mussolini tepedeyken faşisttim. Mussolini indirildiğine göre, artık anti-faşistim. Almanlar burada, bizi Amerikalılara karşı korurken Alman taraftarıydım. Şimdi Amerikalılar burada ve bizi Almanlara karşı koruyor; bu yüzden fanatik bir Amerika taraftarıyım. Seni temin ederim, öfkeli genç dostum” -yaşlı adamın bilgiç, küçümser bakışları Nately’nin şaşkınlığı arttıkça daha da parlıyordu- “sen ve ülken İtalya’da benden daha sadık taraftar bulamaz -ama ancak İtalya’da kaldığınız sürece.” “Ama,” diye haykırdı Nately isyan ederek, “sen bir döneksin! Akıntıya göre kürek çeken birisin! Utanç verici, vicdansız bir fırsatçısın!” “Ben yüz yedi yaş ındayım,” diye hatırlattı yaşlı adam kendinden emin bir tavırla. “Hiç ilken yok mu?” “Elbette yok.”

Demek ki, uzun yaşamanın sırrı hiçbir ilkeye sahip olmamakmış.

Madde 22 diye bir şey yoktu, bundan emindi, ama fark etmiyordu. Asıl önemli olan, herkesin var olduğunu zannetmesiydi ve bu daha da kötüydü; çünkü eğlenilecek, yalanlanacak, suçlanacak, eleştirilecek, saldırılacak, değiştirilecek, nefret edilecek, sövülecek, tükürülecek, paramparça edilecek, üzerinde tepinilecek, yakılacak herhangi bir nesne, herhangi bir metin yoktu.”

Uzun süre, “bitmesin” diye yavaş yavaş okuduğum Madde 22’yi bugün bitirdim. Sevinmeli miyim üzülmeli mi bilemiyorum. Hayranı olduğum yazarlardan Kurt Vonnegut, bu kitap için “faşizme karşı verilen savaşta Amerikalıların yarattığı en büyük destan” demiş. Ben, en’ler listeme giren yeni bir roman diyorum. Fevkalade bir anlatım, insanın ruhuna dokunan bir duygusal zenginlik. 2. dünya savaşını anlatırmış gibi koca bir insanlık tarihi anlatılmış. İnsanların aptalca üzerlerine gittikleri, yok saydıkları ölüm gerçeğinin onlar gibi ezbere bakmaya alışmamış bir insan tarafından sürekli gündeme getirilişi ve fakat diğerlerinin körce bakışlarında hiçbir değişikliğin olmayışı. Makam ve şöhret uğruna başkalarının hayatlarını hiçe sayan insanlar, para ve kazanç uğruna başkalarının ölümlerine göz yuman insanlar. Dünya tarihi boyunca tüm kötülüklerin ve vicdansızlıkların kaynağı olmuş insanlar. Bunların karşısında, bu akıma kapılmamış, işteki saçmalığı gören Yossarian. Tek hadikapi kimseye anlatamaması.

bir avuç becerlikli, vicdansız insan dışında kimseye yeterince ısı, yiyecek ve adalet verememiş bir dünya.”

Bu dünyada gözleri açık bir Yossarian. Bu dünyayı gözler önüne seren bir Joseph Heller. Madde 22. 608 sayfalık roman Niran Elçi tarafından çevirilmiş ve İthaki Yayınları tarafından da basılmış.

(Meraklısı için 6 bölümlük bir dizi yapmışlar kitabı geçen sene (2019) ben 3 bölümünü izledim, romanla az çok uyumlu gibi. 1970 yapımlı da bir film var fakat bunu hiç izlemedim.)

Author: mehmet

Mehmet Zeki Dinçarslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir