Kasabalılar [Adnan Ayan]

Dünya kurulduğundan beri insanlar birbirlerine ceza veriyorlar. Ceza kavramı binlerce yıldır yeterince tartışıldı, benim üzerine söyleyeceğim pek bir şey yok. Mantık yürütünce, bir arada yaşayan insanların güven içerisinde olmaları için belirli suçların işlenmesine yönelik önlemlerin alınması huzurlu bir sosyal hayat için kritik önem taşıyor. Bir insan cinayet işleyip sonrasında elini kolunu sallaya sallaya dolaşabiliyorsa toplulukta güven duygusu yok olur, bireysel silahlanma artar, olur olmaz sebeplerle cinayetler işlenmeye başlar ve hayat yaşanmaz olur. Hırsızlık suçundan cinsel suçlara kadar çeşitli suçlar vardır ve sağlıklı bir toplumsal hayat için topluluklar, kendi oluşturdukları devlet mekanizmaları vasıtasıyla bu suçlar için cezalar belirlerler ki huzur içinde yaşayabilsinler. Zaman içinde ortaya çıkan devlet kavramının varlığını sürdürebilmesi için de çeşitli suçlar ve cezalar tespit ve tayin edilmiştir. Devlet mekanizması canlı bir varlıkmış gibi ona karşı olan suçlar tek tek belirlenmiş ve cezalar oluşturulmuştur. Düzensizlik bundan sonra başlıyor. Devlete karşı düşman olanların konumlandırılmasında ve cezalandırılmasında bazı orantısızlıklar ortaya çıkıyor. Bir bakıyorsunuz ki, toplumsal hayatın huzurlu bir şekilde devam etmesi için var olan devlet mekanizmasının düşmanları, toplum düşmanlarına oranla çok daha ağır cezalara çarptırılıyorlar. Bir cani, canavarca hislerle ve eziyet çektirerek cinayet işleyen, ırza geçen, hırsızlık yapan kısa süre sonra huzurunu bozduğu toplumun huzurunu bozmaya devem ederken devlet düzenine karşı eylemde bulunanlar ağır işkencelerden geçiyor, idam ediliyor, güneşi bile göremiyor bu eylemler neticesinde. Tabi ki devlet mekanizması önem taşıyor, tabi ki devamının önündeki engeller kaldırılması gereken engeller, tabi ki biz Türkiye Cumhuriyeti olarak var olduğumuz için dünyaya karşı göğsümüzü gere gere “özgür” olduğumuzu haykırabiliyoruz fakat devletimizi korurken aldığımız tedbirler zaman zaman fazla ağır olmamış mı? 12 Eylül dönemini ben yaşamadım, Allah böylesi kaos dönemlerinden bizi muhafaza etsin. O dönemde değişik fikir akımlarına kapılan gençleri işkencelerden geçirmek, idam etmek, hapis yatırmaktan ziyade ikna edecek fikirler geliştirilemez miydi? Bunu geçtim, sadece işkence kısmı bile uygulamaların hukukiliğini iptal etmiyor mu? Hadi diyelim orantısız cezalar var, hapiste yatırmalar var, idamlar var fakat işkence bunların hepsinin dışında ve hepsinin üzerinde büyük bir kötülük. Fiziki ve psikolojik olarak insanlara sadece insan olmalarından kaynaklanan hakları vermemek ve ihlal etmek ne kadar büyük bir vahşettir. Bunları yapanların göğüs kafeslerinin içinde hangi organlar var hangileri kayıp acaba?

Tüylerimi müspet değil de menfi manada diken diken eden kitaplardan birini daha okudum. Foucault’un Hapishanenin Doğuşu kitabını hatırladım nedense. Bundan 40 sene kadar evvel ülkemizde yaşanan hadiselerin daha yereldeki görünüşünü çizdi kitap. Kasabalılar, Manisa’nın Turgutlu ilçesinde dünyaya gelmiş ve Komünist fikirlerle tanışmış beş ayrı kişinin öykülerine ayrı ayrı yer vermiş bir kitap. Bu beş kişi yaşadıklarını tafsilatlı bir şekilde anlatmışlar. Bu fikirlere nasıl kapıldıkları, ne tür baskılar gördükleri ve nihayetinde işkencelerle geçen hapishane hayatlarını anlatmışlar. Suç ve ceza kavramları açısından bakıldığı zaman yukarıda bahsettiğim durum aynen ortaya çıkıyor. Devlet mekanizmasının kendi varlığını korumak için aldığı tedbirler ve bu tedbirlerin süreç içerisinde insani olmaktan uzaklaşması durumu söz konusu. Ayrıntıları vermeyeceğim ama insan üzülmeden edemiyor kendi türünden varlıkların yaşadıkları için. Suç ne olursa olsun, cezası fiziki işkence olamaz/olmamalı.

Kitabı okurken çok sık referans verilen Deniz’ler, Mahir’lerle ilgili daha önce okuduğum Gülünün Solduğu Akşam kitabından bahsederken fikirlerimi paylaşmıştım. Halk için ve fakat halka rağmen devrim yapmak, insanları mutlu etmek için çaba gösteren bu insanların önemli bir eksiği bu kitapta da ortaya çıkıyor. Ne kendileri hâkimler konularına ne de halk kitlelerine ulaşabilmişler. Devletin bu insanları bu şekilde cezalandırmış olması bu açından da orantısız. Zaten karşılık bulmamış olan bu fikirlerle ilgili alınan tedbirler abartılı. Erdal Öz’ün kitabından bahsederken de demiştim. İnsanların sizden ve fikirlerinizden haberleri yoksa, onlarla birlikte değilseniz onlar için eyleme kalkışmanız da anlamsız. Biyografileri anlatılan beş kişi de az çok bundan bahsediyorlar hikâyelerinin sonunda.

Hapishane ile ilgili kitapları okurken hep Sabahattin Ali’leri, Nazım Hikmet’leri, Necip Fazıl’ları düşünüyoruz. Kasabalılar, hapishanenin bunlarla sınırlı olmadığın, adını bilmediğimiz bir nice insanın da aynı çemberden, farklı şiddetlerle geçtiğini gösteriyor bize. Adını bilmediğimiz bir nice insan kat kat daha ağır eziyetlerden geçmişler bu ülkenin tarihinde. Yazık.

Etki Yayınlarından çıkan, Sait Almış ve Mehmet İnanç Turan’ın hazırladıkları bu 240 sayfalık kitapta Necdet Ayma, Zeki Çetinkoç, Adnan Ayan, Mustafa Pekdoğru ve Hayri Bökü adlı kişilere ait 12 Eylül dönemi hapishane anılarını bulacaksınız.

Author: mehmet
Mehmet Zeki Dinçarslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir