Kara Kitap [Orhan Pamuk]

Kara Kitap’ı ilk okumaya başladığımda sene 99’du. Bir arkadaşımın elinde korsan bir baskısını görmüştüm kitabın. Adı mı dikkatimi çekmişti yoksa yazarın daha önce yazdığı romanlardan Yeni Hayat’ın kafamda oluşturduğu imge mi? Hatırlamıyorum şimdi. Arkadaşımdan romanı alıp okumaya başladım fakat birkaç gün sonra arkadaşımın tahammülsüzlüğü yüzünden son yirmi sayfayı okuyamadan geri vermek zorunda kaldım. Sonraki yirmi bir yıl boyunca da kitap nerede karşıma çıksa ne okumuş ne okumamış olduğumu düşündüm. Okudum fakat avukat Galip’in kaybolan karısı Rüya’ya kavuşup kavuşmadığını bilmiyordum. Şimdi biliyorum.

Bu kitabı geçen haftalarda okumaya başladığımda hava güzeldi, bahar yüzünü göstermeye başlamıştı. Kitabın geçtiği mevsime uygun olarak kışın okumanın daha doğru olacağını düşünürken ben hava kapanmaya başladı. Bahar mevsiminden iki üç nefes almamıştım ki önce yağmurlar yağmaya başladı sonra kar. İklim, benim Kara Kitap’ı okumam için değişmişti sanki. Yağmurlu ve karlı günlerde okumuş oldum kitabı.

Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç. Orhan Pamuk’un büyük keşfi bu olsa gerek. Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı değil. Yazı hariç. Yazmanın büyülü dünyası, bir okuyucuya ulaşıyor olmakla anlam kazanıyor. Yazmanın dünyasının büyülü oluşu anlatılan hikayelerden kaynaklanıyor. İnsanlığın en büyük icadı hikaye anlatmak değil midir? Bin yıl önceki hikaye anlatıcılarının yaşadıkları tatmin duygusuna göre bugünün hikayecilerinin tatmin duygusu çok daha yüksek olmalı. Orhan Pamuk gibi bir hikaye anlatıcısı, anlatıcı öncüllerine kıyaslandığında altın çağını yaşıyor olmalı.

“Galip belki bir gün başka bir kişi olabileceğini hayal ederdi.”

Kara Kitap, Orhan Pamuk’un şaheseri. Başka kitaplarını da okumuştum yazarın, hep önyargıyla bakmışım. Bu kitap yazar hakkındaki önyargılarımı azalttı. Harika bir kurgu, zengin bir anlatım, zengin bir hikaye…

“Yatağınıza girdiniz. Tanıdığınız eşyalar arasında kendi kokunuz ve anılarınızla dolu çarşaflar, battaniyeler arasına yerleştiniz, başınız yastığınızın tanıdık yumuşaklığını buldu, yana döndünüz, bacaklarınızı karnınıza çekerken boynunuzu öne eğdiniz, yastığın serin yüzü yanağınızı serinletti: Birazdan, birazdan uyuyacak, karanlığın içinde hepsini, hepsini unutacaksınız. Hepsini unutacaksınız: Sizden üstün olanların acımasız gücünü, söylenmiş o düşüncesizce sözleri, budalalıkları, yetiştiremediğiniz işleri, anlayışsızlığı, ihaneti, haksızlığı, aldırışsızlığı. sizi suçlayanları ve suçlayacak olanları, parasızlığınızı, hızla geçen zamanı, hiç geçmeyen zamanı, kavuşamadıklarınızı, yalnızlığınızı, utancınızı, yenilgilerinizi, zavallılığınızı, acıklı halinizi, felâketleri, felâketlerin hepsini, hepsini birazdan unutacaksınız. Unutacağınız için memnunsunuz. Bekliyorsunuz. Sizinle birlikte çevrenizdeki eşyalar karanlığın ya da yarı karanlığın içindeki o alelade ve tamdık dolaplar, çekmeceler, kaloriferler, masalar, sehpalar, sandalyeler, kapalı perdeler, çıkarıp attığınız elbiseler, sigara paketiniz, ceketinizin cebindeki kibritle el çantanız, saatiniz; onlar da bekliyorlar.”

“Galip, Celâl’in nazire sanatı üzerine, tek gerçek hünerin bu olduğunu söyleyerek saatlerce konuştuğu geceleri hatırladı: Rüya, yolda aldıkları pastaları atıştırırken, Celâl birçok köşe yazısını, belki de hepsini başkalarının yardımıyla yazdığını söyler, önemli olanın yeni bir şey ‘yaratmak’ değil, daha önceden, binlerce zekâ tarafından binlerce yılda yaratılmış olan harikaları bir köşesinden, bir ucundan değiştirerek yepyeni bir şey söyleyebilmek olduğunu ekler, bütün köşe yazılarını başkalarından aldığını ileri sürerdi. Galip’in sinirlerini bozarak odadaki eşyaların, masanın üzerindeki kâğıtların gerçekliğine olan iyimser inancını iyice kaybettiren şey, yıllarca Celâl’indir diye bellediği bazı hikâyelerin bir başkasının olduğunu öğrenmesi değil, ama bu gerçeğin işaret ettiği başka bazı ihtimaller oldu.”

Galip, kitabın kahramanı, biraz Şeyh Galip biraz da Orhan Pamuk. Celal kitabın kayıp kişisi. Biraz Mevlana Celaleddin biraz da Orhan Pamuk. Kitap boyunca olan biteni takip eden Fatih Sultan Mehmet. Her hikaye aslında başka bir hikayenin geliştirilmiş halidir. Yaşanmış ya da anlatılmış olsun.

Peki, kahramanları uyduran yazarlar neden kahraman olamıyor?

Çünkü önemli olan hikayedir, hikayeci değil…

Dört yüz küsur sayfalık bu kitabı nihayet tam olarak bitirebildim. Bitirdiğimde mevsim artık bahara dönmüştü, en azından bu 22 Mart sabahı öyle görünüyor. Artık romanın sonunda ne olduğunu biliyorum. İnsanın kendisi olmak için önce başkası olması gerektiğini de biliyorum. Aslolanın hikaye olduğunu da biliyorum. Hikayenin bir sanat eseri olduğunu da biliyorum. Teşekkürler Orhan Pamuk.

Author: mehmet

Mehmet Zeki Dinçarslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir