Gecenin Sonuna Yolculuk [Louis-Ferdinand Celine]

  • Kitabın yazarı Louis-Ferdinand Celine. Meslek olarak doktor. 1. Dünya savaşında bulunmuş, cesaretinden dolayı bir madalya ya da nişan almış.
  • Çeviriyi Yiğit Bener yapmış. Çeviri neredeyse kitabın baştan yazılması kadar büyük bir emek ihtiva ediyor zira kitap tarz olarak öyle sıradan bir çeviriyle Türk okuyucusuna sunulabilecek bir şey değil. Küfürleri bile Türkçeleştirmiş Yiğit Bener. Çağrışımlara kadar Türkçeleştirmeye çabalamış. Bir karakter ismi ile yazarın yaşadığı dönemde tıp fakültesinde derse giren bir hocanın isminin benzerliğinden yola çıkarak yazarın esinlenmiş olabileceğini söylemesinin önünde şapka çıkarıyorum.
  • Kitabın ilk bölümleri yükseliş, bir yerde zirve bir yerden sonra da düşüş var gibi. Benim hissiyatım uzun bir zamana yayılmış bir yaratım sürecinin üslup farklarına neden olmuş olması yönünde.
  • Yazar, edebiyatta çığır açmış. Yazıldığı dönemden itibaren hiç gündemden düşmemiş, hep bir hayran kitlesi olmuş. Kült bir eser.
  • Sokak ağzı çok kullanılmış. Küfürler çok fazla. Kitabın kahramanı yazar gibi, zaten adı Ferdinand. Bana başka birkaç tane romanı çağrıştırdı fakat dönem olarak bu romandan sonra yazıldıkları için esas çağrışımı Gecenin Sonuna Yolculuk yapmış dedim. Çavdar Tarlasında Çocuklar, Madde 22 ilk aklıma gelenler. Bir miktar da Yabancı.
  • Ferdinand mide bulantısı ile doğmuş birisine benziyor. Herkesten ve her şeyden midesi bulanıyor. Tiksinmek en fazla kullanılan kelimelerden birisi.
  • İlk bölümlerde savaşa gidiyor kahraman ve buradaki hissini anlatıyor. Ölümle yaşam arasında her şeyin anlamsızlaştığı bir çizgide başlıyor roman ve sonuna kadar da böyle gidiyor gibi.
  • Ölüm düşüncesi kitap boyunca ana kahramanın yakasını bırakmıyor. Savaşta ölümle yüz yüze oluşu sonra da devam ediyor. Sürekli bir anlamsızlık hissiyle yaşıyor, esas nedeni ölüm.

“İnsanda düş gücü yoksa ölmek fazla dert değildir, ama varsa da, o zaman ölüm fazlasıyla derttir.”

“Her alanda, asıl yenilgi, unutmaktır.”

“İnsanların çoğu ancak son anda ölürler: kimileri ise yirmi yıl öncesinde, hatta daha bile erken başlarlar bu işe. Onlar işte dünyanın düşkünleridir.”

“Eğer bu dünyanın içindeyseniz, yapılacak en iyi şey, öyle değil mi, buradan çekip gitmektir?”

  • Savaş sırasında tanıştığı Robinson’la olan irtibatı kitap boyunca kopmuyor. Robinson’un, Ferdinand’ın bir ikinci kişiliği olabileceğini düşündüm okurken. Savaşta, Afrika’da, Amerika’da ve Paris’te. Robinson hep var.

“Gerçekten de ilginç ne varsa hep gizli kapaklı yaşanıyor. İnsanların gerçek tarihleri hakkında hiçbir şey bilinmiyor”

“İnsan şu dünyada tüm vaktini öldürmeye ya da tapınmaya harcıyor, hem de ikisini aynı anda.”

  • Bir zengin-fakir karşılaştırması, sermaye eleştirisi çok aşikar olmasa da var. Fakirlerin hırsızlıklarının en ağır bir şekilde cezalandırılırken zenginlere bir şey olmadığını söylüyor bir yerde. Ford fabrikasına girip çalışıyor orada da üretim tarzıyla dalgasını geçiyor Ferdinand.

“Zaten önünde sonunda her insanın başına gelir bu, sizi sınıflandırırlar.”

“Uykuya dalıverdi, mumun gölgesinde. Dayanamayıp yüz hatlarını ışıkta iyice incelemek üzere doğruldum. Uyurken başkalarından farkı yoktu. Oysa iyileri kötülerden ayırt etmeyi sağlayacak bir şeyler olsaydı hiç fena olmazdı aslında.”

“O, yani dolar, gerçek bir Kutsal-Ruh, kandan bile daha değerli.”

“Gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir. Bu dünyanın gerçeği ölümdür.”

“Amerikan ticaretinden kaçmak olanaksızdır.”

“Ancak kendime yeni bir gençlik kurmak için artık iş işten geçmişti. İnancımı yitirmiştim! İnsan kısa sürede yaşlanıveriyor üstelik de geri dönüşü olmayan biçimde. Doğa bizlerden daha güçlüdür işte o kadar.”

“En uzağa giden kişi tek başına yolculuk edendir.”

  • Bir aileden bahsederken yine dalga geçerek, gerçek bir orta sınıf eleştirisi yapıyor. Hayatlarını bir ev almak için geçiren insanlar. Evlerine hem canlarını hem de ruhlarını adayarak, bir salyangoz gibi sahip olan bu insanların salyangozdan farkları bunu bilerek yapmış olmaları. Asla yemek yenmeyen yemek odaları bana bizim orta sınıfımızın asla oturulmayan misafir odalarını hatırlattı.
  • Yazarın da romanın kahramanı gibi uzun yıllar Paris’te bir mahalle doktoru olarak çalıştığını da hatırlatayım yeri gelmişken. Yahudileri sevmediğini, Nazileri sevdiğini de bayrak gibi sallamış hayatı boyunca.

“Tıp nankördür. Zenginler size takdim ettiklerinde, uşak yerine konmuş olursunuz, fakirler aynı şeyi yaptıklarında hırsız muamelesi görürsünüz.”

“İnsanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir.”

  • Şu ifadeyi coşkulu kitlelerin el üstünde tuttuğu sonra da defterini dürdüğü herkes için kullanabilir miyiz acaba? “Coşkulu kitlelerin ona kızmasının nedeni onları bol keseden katletmiş olması değil! Katiyen! O da iş mi! O mesele için çoktan affedildi bile! Ama artık birdenbire sıkıcı olmuş olması, işte bu affedilmez.”

“Acılar ortaya dökülür, zevk ve gereklilik ise utanır.”

“Sonuçta varoluşun neden olduğu en büyük yorgunluk belki de insanın yirmi yıl, kırk yıl boyunca, hatta daha bile uzun süre, aklı başında kalmak için harcadığı o olağanüstü çabadır, basitçe, derinden kendi, yani tiksindirici, dehşetengiz, saçma olmamak uğruna. Baştan veri olarak elimize tutuşturulan şu aksak ikinci sınıf insanı, sabahtan akşama kadar hep küçük bir evrensel ideal, birinci sınıf insan olarak sunmak zorunda kalmamız ne de büyük kâbus.”

  • Altı yüz sayfaya yaklaşan bu başyapıt gerçekten de insanı sarsacak bir eser. Çeviriyi ne kadar alkışlasam az. Yiğit Bener 2002 yılında tamamlamış bu çeviriyi.
  • Yapı Kredi Yayınları’nın Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Serisinden çıkmış.
  • Yiğit Bener’in sonsöz’ü de efsane, okunmaya değer. Kitabın tadında olmuş.
  • Aman aman hastası, hayranı olmadım kitabın fakat dimağlarda bıraktığı o tadın ne olduğunu anlayabiliyorum.

Author: mehmet

Mehmet Zeki Dinçarslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir