Bitik Adam [Giovanni Papini]

Giovanni Papini’nin daha önce okuduğum ve çok etkilendiğim kitabı Gog beni bu kitaba getirdi. Yani, kitabın referansı Gog. Gog’u hatırlamak gerekirse, bir milyonerin çok ünlü isimlerle maceraları ya da maddi olarak muazzam olan para gücüyle yaptığı enteresan işler anlatılıyordu bu kitapta. Bitik Adam’daysa Papini, kendi hayat hikâyesini anlatmış. Daha doğrusu, kendi hayat hikâyesinin ilk otuz yılınız zira kitabın yayınlandığı 1912 senesinde yazar 31 yaşında. Papini bu yıllarından sonra daha birçok değişim geçirecek ve nihayet Gog’u kaleme alacaktır.

Bitik Adam, yazarın çocukluk çağları ile başlıyor. “Ben hiç çocuk olmadım” diye başlayan çocukluk okuma tutkusu, doğru düzgün okuyacak kitap bulamama, kitaba ayıracak para bulamama ile geçiyor. Bir ansiklopedi yazma girişimi şayan-ı takdir.

Ergenlik çağlarında hayatın anlamını aramaya başlamış: “Hayatın anlamını sormuş ve yanıt alamamıştım.” “Hayat katlanabilir bir şey olsun diye yaşanır. Ama hayat, düşünceyle, mantıklar akılla, felsefeyle sorgulanıp, ayıklanıp soyulduğu vakit boşluk, dipsiz yüzünü gösterir, hiçlik dürüstçe bir hiç olduğunu itiraf eder ve umutsuzluk Tanrı’nın oğlunun terk edilmiş mezarı başına konan melek misali ruhun içine tüner.”

Sonra gençlik:

“Her makale bir bildiri tonunda ve tınısındadır, her polemik vuruş ve iğneleme zafer bültenleri tarzında yazılır, her başlık bir plandır, her eleştiri bir Bastille Baskını’dır, her kitap bir İncil’dir, her söyleşi In Catilinam Söylevi ya da Sans-Culottes Kulübü toplantısı havasına bürünün ve harfler dahi havari ikazlarının soluğuna ve hızına sahiptir. Yirmi yaşında bir genç adamın gözünde her ihtiyar düşmandır, her fikir tartışılırdır, her önemli insan yargılanmalıdır ve geçmiş zaman, yıldırımlarla bölünmüş uzun bir geceye, karamsar ve sabırsız bir bekleyişe, şimdi, nihayet, bizimle doğan o sabahın sonsuz alaca karanlığına benzer.”

Sonra bu heyecanla gazete çıkarmaya girişiyor Papini, arkadaşlarıyla bir dergi çıkarıyor nihayetinde.

“Gerçekten ‘kendine ait’ bir yaşamı olan herkes her şeye bir ad verme, kendi sözlüğünü oluşturmak ve bir dil oluşturmak zorunda olan bir Adem’dir.”

Bu dönemlerinde insanları küçük görüyor, küçük canlılar olarak adlandırıyor. Aşkı basite alıyor. Kadınları parazit olarak görüyor:

“Kadının yaradılış ve ihtiyaçlar bakımından bir parazit, bir sömürücü, bir hırsız olduğunu fazlasıyla iyi biliyorum.” “Onlar bana hiç bir şey vermediler, hiç ama hiç bir şey, ne bir fikir, ne biraz güç ne de huzursuz ruhumun her daim arzuladığı tanrısal derinliklere giden bir yol.”

Sonunda huzursuz ruh kendine huzur, keskin sirke kendine bir küp arıyor. Bunu bir misyon bularak yapmayı planlıyor. Ne için olduğu umurunda değil fakat insanların kendisinden bahsetmesini istiyor sürekli. Şöhret olmak istiyor, insanlığı yolundan çevirmeye çalışıyor. Sonunda en olmayacak yol sapıyor: Siyasete. Hem de sosyalist fikirlerin en popüler olduğu zamanlarda milliyetçi siyasete soyunuyor. İlk milliyetçi gazetenin yazı işleri müdürü oluyor. Bu dönemlerde olsa kadınlar affetmezdi kendisini sözleri yüzünden. İkinci dünya savaşı sırasında da sürdürdüyse milliyetçiliği ve Mussolini taraftarı olduysa, Gog’un ikinci bölümünün neden birincisi kadar parlak olmadığı anlaşılır.

“Dünyada bir görevimin olduğuna yürekten inanıyordum, sadece bana ait, büyük bir görev. Günbegün başkalarının yapmadığı şeyleri yapmam için, insanları ve şeyleri bir anda dönüştürmem, tarihin sakin akışını değiştirmem için çağrılıyormuşum gibi geliyordu bana.”

“Kendimi gizemli bir biçimde insanlar için, herkes için bir şeyler yapmaya mecburmuş gibi hissediyordum. Bir söz verdiğimi ve bu sözü tutma vaktinin çoktan geldiğini düşünüyordum.”

“Çocukluğumdaki tehlikeli ikilem, eyleme geçiş konusunda da, içimde yeniden doğuyordu: Ya hep ya hiç.”

“İnsanlık tarihinde benim ve eserim sayesinde yeni bir devrin başlamasını istiyordum.”

“Evrensel tarihte nihayet yeni bir sayfa açılmalıydı. İnsan ilk önce tamamıyla etten oluşuyordu, sonraları ise etten ve ruhtan ve şimdi ruh, sadece ruhtan ibaret olmalıydı. Yabanıl çağdan insansal çağdan, kahramanımsız, meleğimsi ve tanrımsı çağa. Güç çağından özgür bırakılmış deha, baskın istek, her güce hükmeden zihin çağına en sonunda. İnsanları bu hükümdarlığa taşımak, bu yeni çağın habercisi olmak, bu dönemi yaratmak: İşte kendi isteğimle kendi kendimi mecbur bıraktığım görev buydu.”

Tüm bu hayallerle birlikte zekâsına da güvenemiyor bunları yapmak için. İnsan ya çiftçi olmalı ya da Dante, aradakileri at gitsin diyor. Yeni neslin ilk insanı olmak istiyor fakat önce kendisini düzetilmesi gerekiyor bunun için. Bir de dünyayı sanatla değiştireceğine inanıyor ki her şeye rağmen ben de buna inanıyorum. Tabi bugün yaygın bir şekilde sanat olarak kabul edilen soytarılıklardan bahsetmiyorum. Her neyse, kendisini değiştirmek istiyor fakat yollar çetrefilli. Dine bulaşsa din kendisinden vazgeçmesini istiyor ki buna gelemiyor o sıralar. Sonrasında kendisini bir türlü inzivaya sokuyor.

Kitabın sonunda iki bölüm var. Öncekinin hepsini buraya yazmak isterdim, tam bir meydan okuma. Bu kitabın yazılma sebebi bir yerde. Kendisine saman alevi diyen, bitik adam diyenlere karşı yazılmış. İkinci bölüm sanki bu kitabı arkasından konuşanlara değil de gençlere yazmış gibi yapmak için eklenmiş. Gençlere sesleniyor, işte içim açtım filan tarzı bir hitap fakat çok inandırıcı değil. Daha ziyade bir önceki bölüm geçerli bence. Ben bitik değilim, saman alevi dediğiniz şenlik ateşi, daha otuz yaşındayım ve fikirler beynimde kaynıyor. Evim mürekkep, kâğıt ve kalemle dolu, bekleyin siz diyor.

270 sayfalık bu otobiyografik eseri Giovanni Papini yazmış, Sinem Carnabuci dilimize kazandırmış, Monokl Yayınları da  basmış.

Author: mehmet

Mehmet Zeki Dinçarslan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir