Bay Rosewater ile tanıştığıma o kadar çok sevindim ki, kelimelerle ifade etmem mümkün değil. Rosewater artık Oblomov gibi, Teğmen Drogo gibi, Turgutcuğum Özben gibi en değer verdiğim arkadaşlarımın arsında girmiş bulunuyor. Bu açıdan ben de Kurt Vonnegut’un bu romanındaki diğer karakterleri gibi “Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater” diyorum.


“Eliot’ı görür görmez sevdim.”
“Kullanabileceğin başka bir sözcük yok mu?”
“Neden başka?”
“Sevgiden başka.”
“Bundan daha iyi hangi sözcük olabilir ki?”
“Çok iyi bir sözcük idi –Eliot’ın diline düşene kadar. Suyu çıktı benim için. Ruslar demokrasi sözcüğüne ne yaptılarsa, Eliot da sevgi sözcüğüne aynı şeyi yapmıştır. Eliot, kim olursa olsun, ne yaparlarsa yapsınlar herkesi sevecekse, belli kişileri belli nedenlerle seven bizlere başka bir sözcük bulmak kalıyor.” Başını kaldırıp ölmüş karısının yağlıboya tablosuna baktı. “Sözgelimi, onu çöpçümüzden daha çok severdim – demek çağımızın en korkunç suçunu işlemişim: ay-rım-cı-lık.”

Eliot Rosewater Amerika’nın en zengin ailelerinden birisine mensup. Klasik zengin davranışlarını benimseyemiyor. Çocukken geçirdiği travmalar olsun, ikinci dünya savaşında ordusunun bir binbaşısı olarak yaşadıkları olsun onu sürüden ayırıyor. Belki de karakteri böyledir, kim bilir.


“Aslında birçok kişinin komünist diye nitelendirebileceği düşüncelerim var,” dedi Eliot. “Ama Allah aşkına söyle baba, hem yoksullarla çalışıp hem de zaman zaman Karl Marx’la karşılaşmamak mümkün mü? Ya da İncil’le? Bu ülkede insanların hiçbir şey paylaşmamalarını korkunç buluyorum. Bebeğin biri, doğduğunda ülkenin büyük bir parçasına sahip olsun -benim gibi- bir başka bebeğin de hiçbir şeyi olmasın: Buna izin veren devleti vicdansız sayıyorum ben. Bana kalırsa, devlet hiç olmazsa bebekler arasında eşitçe bölmeli her şeyi. Yaşamak zaten güç, bir de durmadan parayla mı uğraşsın insanlar? Herkese yetecek kadarı var bu ülkede, biraz paylaşmak yeter.”


Düşünce şekli böyle sevgili kahramanımızın. Telefonu her açışında “Rosewater vakfı, size nasıl yardımcı olabilirim?” diye soruyor. Paraysa para, dostluksa dostluk, sevgiyse sevgi. Kim olduğunuzun bir önemi yok. Nankör oluşunuz da sorun değil.


“Eliot’ın en sevdiği Kilgore Trout kitaplarından biri, tek konusu nankörlük olan bir romandı. Adı, Teşekkürederim Birinci Bölge Mahkemesi’ydi. Kendilerine yapılan bir iyiliğe yeteri kadar teşekkür etmedikleri sanılan insanlar çıkarılıyordu bu mahkemeye. Davalı duruşmayı kaybederse, mahkeme ona bir seçenek tanıyordu: Ya davacıya herkesin önünde teşekkür edecek ya da kuru ekmek ve sudan başka hiçbir gıda almaksızın bir ay kapalı hücre cezasına çarptırılacaktı. Trout’un anlattığına göre, hüküm giyenlerin yüzde sekseni hücreyi seçiyordu.”


Yine de tüm bunlara rağmen, karşılık görmeyeceğini bile bile hayatının tek kuralını “insanlara iyilik yapmak” olarak belirliyor Rosewater. Bir de muhatap olduğu insan tipine bakın:
“Aydın bir kişi olduğuna içtenlikle inanıyor ama aslında hiçbir şey bilmiyordu; kafasından geçebilecek tüm sorunların bir tek çözümü vardı: para, hem de bol para. Berbat bir ev kadınıydı. Ev işlerini görürken ağlardı çünkü dünyaya daha iyi şeyler yapmak için geldiğine olan inancı sonsuzdu.”


Amerika ile o kadar güzel dalga geçmiş ki Vonnegut bu romanında. Her satırı incelikli bir kapitalizm eleştirisi gibi. Zenginlerin yaşam biçimleri kendilerinin seçilmiş kişiler olduğunu diğerlerine inandırmak üzerine kurulu. 1965 yılında yayımlanmış roman fakat bugün de genel itibariyle aynı eğilim söz konusu. Dünyada yönetenler ve yönetilenler var ve yönetenlerin tek amacı yönetilenlerin bir konuda ikna olmaları. O da kendilerinin yaşadıkları bu hayatın kaderleri olduğu. Kitabın bir bölümünde, yetimhane kuran zengin bir aileden bahsetmiş yazar. Yetimhanenin amacı kendi evlerine hizmetçi yetiştirmek. Bütün çocuklar Hıristiyan olarak yetiştirilecek, her sene bir tane hizmetçi gidecek zengin ailenin evine bir de yemin edecekler: “Başkalarının kutsal mülkiyetine saygı göstereceğime, yüce Tanrı’nın yaşamımda bana layık görebileceği toplumsal sınıfa uyacağıma namusum ve onurum üzerine ant içerim. Beni işe alacak patronlarıma minnet duyacağım, çalışma şartlarından ve ücretimden asla şikâyet etmeyeceğim, onun yerine kendime ‘Patronum, cumhuriyetim ve Tanrım için daha başka neler yapabilirim?” diye soracağım. Bu dünyaya mutlu olmak için getirilmediğimi anlıyorum. Buraya sınanmak için getirildim. Bu sınavı başarıyla geçmek istiyorsam, her zaman esirgemesiz, aklı başında ve doğru sözlü olacağım, düşüncelerim, bedenim ve davranışlarım hep temiz olacak ve Tanrı’nın tartışılmaz dirayetiyle benden yükseğe yerleştirdiği kişilere karşı saygılı olacağım. Bu sınavda başarılı olursam, öldüğümde cennetin sonsuz güzelliğine ulaşacağım. Başarısız olursam şeytan kahkahalar atıp Hazreti İsa gözyaşları dökerken, cehennem ateşinde kebap olacağım.”


Bu kadar güzel bir kapitalist sistem eleştirisi okumamıştım uzun zamandır. Buna karşın, o sırada hizmetçilik yapan kızın yanında çalıştığı aile hakkındaki düşünceleri de, zehirlenmemiş bir zihnin kapitalist dünya düzeni ile ilgili düşünmesi gerekenleri ifade ediyor: “Baba, bu insanlarda beni en çok kızdıran ne cahillikleri ne de çok içki içmeleri. Dünyada güzel olan her şeyin, kendilerinin ya da atalarının yoksullara bir armağanı olduğunu düşünmeleri. Buraya geldiğim ilk günün akşamı, Bayan Buntline beni arka terasa çıkarıp güneşin batışını gösterdi. Ben de bakıp çok güzel olduğunu söyledim ama daha başka bir şeyler dememi bekliyordu. Ne demem gerektiğini bir türlü kavrayamadım, o yüzden de o sırada bana çok salakça gelen bir şey söyledim. ‘çok teşekkür ederim,’ dedim. Meğer beklediği buymuş. ‘Bir şey değil,’ dedi. O günden beri ona okyanuslar için, ay için, gökyüzündeki yıldızlar ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası için teşekkür ettim.”


Allah Senden Razı Olsun Bay Rosewater romanı her yönüyle gerçek bir destan diye nitelendirilmeyi hak ediyor. Çevirmen, Sinan Fişek’de hem “God Bless You Mr. Rosewater” olan orijinal ismi çevirirken hem de farklı yerlerde izini bırakmış romana. İyiliğin aptallık olarak görüldüğü, riyakârlığın kutsandığı bir çağın mükemmel bir fotoğrafını görmek istiyorsanız Can yayınlarının bastığı 208 sayfalık bu romanı okumanız gerekiyor.