Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Türk’ün Genetik Tarihi

Bir miktar genetik bilseydim daha iyi anlayabilirdim bu kitabı diye düşünüyorum. Bu haliyle de anlaşılır ama yine de eksikliğini hissettim. Yazar on senelik bir çalışmayla oluşturmuş bu eseri. Binlerce yıllık fosillerden mezarlara kadar her şeyi araştırdığı gibi arkeoloji, tarih, filoloji gibi bir çok alanda da araştırma yapmış.

Kitaptan anladıklarımı özetlemek gerekirse. İnsanlar genetik olarak haplogrup dediğimiz birimlere ayrılıyor. Bu haplogrup belli genetik özelliği taşıyan akraba topluluklar anlamına geliyor. A, B, C, D, E…. diye gidiyor. N, O ve P grupları Asya’da yaşıyor ve daha sonra R grubu ortaya çıkıyor. Garafiksel ifadesi şöyle  :haplo1

 

 

 

 

 

 

 

Bu grafikteki harflerden Türk Milletini temsil eden R. Bu R grubu da tarih içinde ayrılıyor (yaklaşık 25 bin yıl önce), R1a ve R1b olarak. Bu R genlerini taşıyan kimler var diye sorarsanız “kimler yok ki” diye cevaplarım ama önce şunu belirteyim ki hep Türk olduğunu düşündüğümüz kızılderililer aslında Q grubundan geliyorlar. Şekilden de anlaşılacağı gibi amcazadeler oluyorlar. R genini taşıyanlar ise biraz karışık bir halde ve başta Türkler olmak üzere şunlar: Slav ırkları, İrlandalılar (%63), Almanlar (%40), İngilizler (%45), Basklar (%93), Ruslar (%50), Yahudi milletinin içindeki Askenazi adlı bir grup, Sümerler ve yazarın iddiasına göre Sümerli olan Hazreti İbrahim ve Hz. İbrahim soyundan gelen Hz. Muhammed (A.S), Hititler, Lidyalılar, Yunanlılarla karışarak Hellen uygarlığını oluşturan Dorlar, Lidyalılar, Spartalılar (kaç yüz taneydi işte onlar), Saksonlar, Çekler, Keltler, Hindistan kastlarının en üstündeki kastta olanlar, Etrüskler, Finler, İsveçliler, Gotlar kitapta adı geçen belli başlı R grubu gen taşıyan milletler. Basklar ve Çerkezler çok yakın akrabaymış ayrıca. Aşağıdaki grafikte kırmızı ve sarı ile işaretli pasta grafik dilimleri R1a ve R1b genlerini taşıyan insanları gösteriyor. Yalnız Türkiye’de Avrupa kadar yaygın değil. Avrupa’da hele ki batı Avrupa’da Türkiye’de yaşayandan daha fazla Türk varmış orantısal olarak. haplo2

 

 

 

Yine yazarın iddiasına göre MÖ 12000 – MÖ 1000 yılları arasında Avrupa’da Türk kültürü ve dili hakim durumda. Hintlilerle Avrupalıların hiçbir akrabalığı yok, bu sadece İngilizlerin Hindistan’ı sömürmek için uydurdukları bir palavra. Zaten genetik yapıları farklı, süt enzimlerini sindirme açısından da incelenmiş bu milletler ve Hintlilerin Türkler gibi süt enzimlerini kolay sindiremedikleri ortaya çıkmış. Ölü gömme şekillerini de detaylı bir şekilde incelemiş yazar. Ölüleri gömme gelenekleri de Avrupa milletleriyle Türkler arasında benzerlik gösteriyor. Hatta ölüyü yakmayıp gömme işini yapanların hepsi Türk bile olabilir.

Yazar kitabının önemli bir bölümünde İskitler ve Peçenekleri incelemiş. Kral Arthur’un yuvarlak masa şövalyelerinin 6 tanesi İskitmiş. Heredot tarihinden de İskitlerle ilgili bilgiler edinmiş.

Kitabın bence en ilgi çekici yerlerinden biri de ilk sayfalarda bahsettiği kök R kısmı. Nasıl Maraş kahraman, Urfa şanlı, Antep gaziyse Malatya da kök olmalıdır diyor. R genlerinin kökü Malatyadaymış. Kökmalatya. Fena durmuyor.

Benim açımdan milllet ve ırk kavramları Müslüman olmanın yanında çok önemli bir yer tutmuyor. Türk olduğum için mutluyum, tarih boyunca kahramanlık, doğruluk ve vicdanlılığın örneği olmuş bir milletle aramda bir bağın olması benim için mutluluk kaynağı fakat dedelerimin son otuz bin yıl içinde hangi gruplarla akrabalık kurmuş olduklarını tahmin etmem mümkün değil. Benim seçimim olmayan bir durum hangi milletten olduğum ve Müslümanlık benim için Türklükten daha baskın bir kimlik. Bu açıdan yazarın eseri bana saf ırk diye bir şeyin olmadığı, bugün menfi milliyetçilik yüzünden birbirlerinin kanını döken insanların büyük ihtimalle aynı dedenin torunları olduğu mesajını verdi. Ülkemizin başına terör belasını saranlar bu şekil bir milliyetçiliği kullanıyorla kanlı emelleri için fakat bir DNA testi yapılsa herkese eminim ki %99 ihtimal çok yakın bir akrabalık ortaya çıkacak.

Togan yayınlarından çıkan 488 sayfalık bu kitabın yazarı Osman Çataloluk. Kitap 2012 yılında basılmış. Biraz teknik terimlerin ve isimlerin çokluğu kafa karıştırsa da zevkle okuduğum bir kitap oldu.

(konuyla ilgilenenlere www.eupedia.com sitesine göz atmalarını tavsiye ederim)

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Mehmet Akif Ersoy

Mehmet Akif Ersoy milletimizin kalbinde taht kurmuş ender şahsiyetlerden biridir. Öyle ki halen çocuklarına Mehmet Akif ismi koyanlar vardır ve bu ismin yaygınlığı en az Fatih ismi, Yavuz ismi kadardır. Mehmet Akif’in bu kadar fazla hüsn-ü teveccüh kazanması sadece İstiklal Marşı şairi olmasından değil aynı zamanda iyi bir Müslüman, doğru ve dürüst bir insan olmasından ve hepsinden önemlisi milletine karşı beslediği sevginin büyüklüğünden kaynaklanmaktadır.

Mehmet Akif hakkında daha güzel eserler verilmiştir muhakkak. İhsan Eliaçık’ın Çağa İz Bırakan Müslüman Önderler serisi için hazırladığı bu küçük kitapçık çok baştansavma olmuş. Hacmi küçük, 134 sayfa ama özenilseydi çok daha farklı, güzel bir eser meydana çıkabilirdi. Ne yazık ki kısa bir zamana sığdırılmaya çalışılmış, çok kuru, çok yavan olmuş. Onlarca gramer hatası var. Ne yazık ki serinin İhsan Eliaçık tarafından hazırlanan bir diğer kitabı olan Aliya İzzetbegoviç’de böyle kuru bir eserdi, bu da öyle olmuş.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Erdoğan’dan Numan’a

Kitabın ismi aslında Bilge Erdoğan’dan İlkeli Numan’a ama başlığı bir miktar kısaltmak zorunda kaldım. Ahmet Akgül, önsözde de söylediği gibi Milli Görüş akımının içinden gelen bir isim, ’49 Elazığ doğumlu. Yazarın kitap çalışmalarının yanında Milli Çözüm diye de bir dergisi var. Dergiyi daha önce görüp duymadım, bir fırsat olursa incelemek isterim. Ahmet Akgül’ün onlarca kitabı da var fakat biraz problemli bir tip zira kendi fikrini kayıtsız şartsız kabul etmeyen herkesi işbirlikçi, mason vs. diye yaftalıyor. Şimdi buraya kadar yazdıklarımı hasbelkader okusa hemen beni de mason diye damgalar eminim. Zaten mason-sebatayist diye bahsettiklerinden uzun bir listede tanıdık bir isme rastgelince kafasına uymayan herkesi damgalıyor olduğu anlaşılıyor. Keşke biraz daha sakin olabilseymiş dedim içimden kitabı okurken. Kitabın bir bütünlüğünün olmayışı da yazarın bu aşırı heyecanlı kişiliğinden kaynaklanıyor. Biraz başı sonu belli, düzenli bir şey meydana getirseymiş çok insana faydalı olabilecekmiş. Ama ne yazık ki bir dereden, bir tepeden konuşarak sonlandırmış kitabını. Yazar hakkındaki bir diğer eleştirimse Erbakan’a bakış açısı. Sanki bir şeyh-mürit ilişkisi var aralarında. Erbakan’dan bu ölçüde bir hayranlıkla bahsediyor kitap boyunca. Erbakan’ın kıymetli bir insan olduğunu ben de düşünmüyor değilim fakat hiçbir insan evladının bu kadar da kusursuz olduğuna inanmam. Gelelim kitaba:

Kitap neredeyse tümüyle Numan Kurtulmuş’un Milli Görüş’e ihanet etmiş olduğundan bahsediyor. Yazar göre daha önce Korkut Özal’ın, Tayyip Erdoğan’ın yaptıklarının bir benzerini yapıyor Kurtulmuş. Benim açımdan da Kurtulmuş’un hareketleri pek tasvip edilebilecek durumda değil. Bir partiden ayrılıp yenisini kurması, sonra o partiyi fesh edip muhalefet ettiği partiye geçmesi bir zamanlar bende oluşmuş Kurtulmuş sempatisini sıfıra indirdikten sonra eksiye geçerek bir miktar da negatif doğrultuda ilerletti. Kendisine artık antipatiyle bakıyorum, söylediklerine itibar etmiyorum. Ahmet Akgül’de kitabını baştan sona kendi antipatisine ayırmış, daha önce de Kurtulmuş’u sevmediğini değişik tarihlerdeki değişik hadiseleri örnek vererek anlatmış.

Dikkatimi çeken bir mesele çok az değinildiğini düşündüğüm Bilderberg toplantıları. Senede bir değişik ülkelerde gerçekleşen bu toplantılara dünyanın her yerinden etkili insanlar katılıyor ve ülkemizden son yıllarda Ali Babacan katılmış bu toplantılarda. Resmi olmayan bu toplantılarda ne konuşulduğu da belli değil. Bu tür organizasyonlar hoşuma gitmiyor niyeyse. Bir de siyonist CFR – Council of Foreign Relations diye think-tank kuruluşundan bahsetmiş yazar. Bu kuruluşu da Bilderbergle birlikte kara listeme almış bulundum.

Kitabın devamında Erbakan’ın görüşlerinde de bol bol yer verilmiş. Erbakan’ın fikirlerini merak edenler için doyurucu olmasa da tadımlık bir bilgi verilmiş. Ben de rahmetli Erbakan’ı çoğunlukla takdir ettiğim için bu kısımları da dikkatlice okumaya çalıştım. Zekası efsane olmuş bu devlet adamının fikirlerini bir miktar daha öğrendim. Milko diye bir kavram ortaya koymuş mesela. Milli Görüş, Saadet Partisi, Milli Gazete, Anadolu Gençlik Derneği bu milkonun unsurları. Cansuyu derneğini de Erbakan kurmuş. Eleştirilebilecek yön ve fikirleriyle birlikte takdir toplayacak bir çok düşünce ve projenin de mimarı olarak ben Erbakan’ı hayırla yad ediyorum.

Togan yayınlarının çıkardığı bu kitap 500 sayfa ve yazarı Ahmet Akgül.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Yabancılaşmak

Yabancılaşmak devam eden şeyler için rotadan, durağan şeyler içinse merkezden uzaklaşmak anlamına gelir. Bir insan davranışlarının merkezine şiddeti koyuyorsa, şiddetten uzaklaşması yabancılaşmadır; aynı şekilde merkeze insan sevgisini koyan birisi için insan sevgisini yitirmek de yabancılaşmadır. Malatyalı bir insan için İstanbul yabancı bir memlekettir, İstanbul’da yaşamak zorunda kalınca yabancı hisseder kendini, yaban düşmüştür. İstanbul’u merkeze oturtabilmiş bir Malatyalı için ise Malatya yabancıdır. Yabancılaşma merkez değişiminin yanında rota değişimidir de. Sırat-ı müstakimi rota olarak belirlemiş birisinin haramlarla iştigali yabancılaşmadır, tersi bir şekilde bir günahkârın yönünü kıbleye çevirmesi de günahlara yabancılaşmasıdır.

Örneklerden de anlaşılacağı gibi yabancılaşma sübjektif bir kavramdır. Kişiden kişiye ve durumdan duruma değişir. Merkezi ya da rotayı belirleyenin iradesine göre değişir. Peki, objektif olan ne?

Albert Camus’nun Yabancı adlı kitabını okuduktan sonraki gece uykumdan gözyaşlarıyla uyanmıştım. O kadar vicdanı taşlaşmış bir adam portresi çiziyordu ki yazar, etkilenmemek mümkün değildi. Annesinin cenazesine gidip zerre kadar üzüntü duymadan oradan ayrılan bir adamdı kitabın kahramanı. Yabancılığı kendine, vicdanına karşıydı. Objektif yabancılaşma insanın vicdanından uzaklaşmasıdır. Yukarıda bahsettiğim merkez, objektif açıdan insanın vicdanıdır. Vicdanının sesini dinleyen merkeze yaklaşır, nefsinin sesini dinleyense merkezden uzaklaşır, yabancılaşır. İnsan hilkatinin en temel noktası vicdanıdır. Zalimlik eden, insan öldüren, hırsızlık yapan, zina eden ve bilumum kötü-yanlış-günah saydığımız davranışlarda bulunanlar kendi benliklerine ihanet ederek insan olmanın gereklerinden uzaklaşmakta, kendilerine yabancılaşmaktadırlar.

Yabancılaşmanın bir diğer dikkat çekici örneği topyekûn yabancılaşmadır. Bir toplumun kendi kültürüne olan yabancılaşmasını buna örnek olarak verebiliriz. İslamiyet’in bizim için çizdiği sınırların dışına çıkıp, dışarıda yaşamaya alıştığımız zaman İslam’a yabancılaşmış oluruz. Dinin çizmiş olduğu sınırlar bizim için pek fazla önemli değilse, emir ve yasaklar bizi pek fazla bağlamıyorsa, yetimi korumak, yoksulu gözetmek gibi içtimai, namazı kılmak, orucu tutmak gibi bireysel emir ve yasaklar artık önemini yitirmişse İslam’a yabancılaşmış olduğumuz apaçık söylenebilir. İslam’a yabancılaşmanın ne anlama geleceği konusunda yorum yapmak istemiyorum, Rabbim hepimizi muhafaza buyursun.

Bireylerin ortak oldukları noktadan yani ortak merkezden uzaklaşması da bir diğer örnektir yabancılaşma için. Bizim toplumumuzda aynı kültürel altyapıya sahip, aynı tarihi yaşamış, aynı amaç için mücadele etmiş insanlar bu bütün ortak yaşanmışlıkların yanında teferruat sayabileceğimiz mevzular yüzünden birbirlerine düşman oluyorlarsa birbirlerine yabancılaşmış olduklarını söyleyebiliriz. Kürt-Türk, Alevi-Sünni yabancılaşmasından başlayarak karı-koca, ağabey-kardeş yabancılaşmasına kadar şairin “kardeşler arasına heyhat su-i zan düştü” diye ifade ettiği her türlü merkezden uzaklaşma toplumun temeline yerleştirilmiş dinamitler gibidir.

Mesnevi’nin girişinde Mevlana insanı ney’le özdeşleştirmiş, asli vatanından uzak kalan kamışla ahiret yurdundan uzak kalan insanı karşılaştırmıştır. Vatanından ayrı kalan ney bu yüzden hayat boyu ah-u efgan etmektedir. İnsanın dünya yolculuğu ahiret fikriyle birleştiği zaman bir yabancılaşmadır. Bu dünyaya ait olan bedenin tarafında olmakla ebedi olan ruhun tarafında olmak nefisle vicdan arasında olmaktır ki objektif yabancılaşma inananlar için baki olmayan bedenin tarafında olmaktır.

Yabancılaşmanın daha değişik örneklerinden bahsedebiliriz. Kimisi insanı daha iyiye, kimisi de daha kötüye taşımaktadır. Başta söylediğim gibi, yabancılaşma öznel bir kavram olduğu için insanı iyiye mi taşıyor kötüye mi bilmek biraz zor. Bu soruya en doğru cevabı zaman içinde yaşanmış tecrübeler ve insanın kendi vicdanı verecektir.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Ben Buradayım

Yıldız Ecevit’in yazdığı Oğuz Atay biyografisi Ben Buradayım kitabını okumaya çok önceden başlamış, yarım bırakmıştım. Kolay kolay elime aldığım bir kitabı yarım bırakmam, yarım bırakılan işler aklımın bir köşesinde kalıp beni uzun süre rahatsız ettiği için bir an önce bitirmeye çalışırım. 6 sene önce alıp okumaya başladığım bu kitabı ilginç bir şekilde ortalarında bir yerde yarım bıraktım ve bu yıllar zarfında elime bile almadım. Sebebi sanırım Atay’ın karışık dünyası ve bu kitaba benim yaptığım gibi yarım kalmış hayatıydı. Oğuz Atay Türk Edebiyatında yeri bambaşka olan bir yazar. Yazdığı her şey kendini ve dışarıya vuramadığı iç dünyasını yansıttığı için kendinin dışında bir şey yazmamış Atay, bu yüzden eserlerine otobiyografi demek de uygun düşebilir. Yıldız Ecevit’in yaptığı ise Atay’ın arkasında bıraktığı ipuçlarını birleştirerek gerçek resmi ortaya çıkarmak olmuş. Yıldız Ecevit’ten de takdirle bahsetmek istiyorum. Kitabın adını bile koyarken Oğuz Atay’ı ne kadar derinlemesine araştırdığı ve anladığı belli oluyor. Ben buradayım derken Atay, yıllar yılı anlaşılmayı, keşfedilmeyi beklemiş bir insanın feryadını gerçekten işitmiş olduğu anlaşılıyor. Yazar araştırması sırasında yaşadığı zorluklardan da bahsediyor kitabın girişinde. Türkiye’de arşiv geleneğinin olmayışından yakınıyor, İngiltere ile karşılaştırma yapıyor. Bu noktada yazara katılmadığımı söylemeliyim. Osmanlı’nın arşivler konusunda titiz olduğunu bilmesi lazım. Vagonlar dolusu atık kâğıt haline gelmiş arşiv belgelerinin varlığını çok işitmişizdir. Alfabesi değişmiş bir ülkeden bahsediyoruz neticede. Bir de yazarın “on yıllar” gibi Türkçe kullanımı anlamsız olan İngilizce “decade” çevirisi bir söz kullanması dikkatimi çekti. Bunların haricinde yazara bir diyeceğim yok. Hatta “Ben Buradayım”, Oğuz Atay’ın eserlerinden daha kolay okunabiliyor diyebilirim.

Atay kültürlü bir öğretmen olan ve annesi Fransız olan müşfik bir anne ile Kastamonulu yerel bir insan olan, alaylı hukukçu, biraz sert, bazı konularda sabit fikirli kuralcı bir babanın ilk çocuğu olarak dünyaya geliyor. Kastamonu’da başlayan çocukluk babanın milletvekilliği sebebiyle Ankara’da devam ediyor ve ardından İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi’nde eğitime başlıyor. Çok zeki bir çocuk olmasına rağmen içine kapanık bir kitap kurdu olarak yetişiyor. Bazen hafif depresif, bazen de hafif manik oluşunu gözümde canlandırabiliyorum. Sanata olan ilgisi sebebiyle ressam olmak istiyor fakat sabit fikirli babası engel oluyor bu girişimine. Fakat hayat boyu resimle, müzikle, sinemayla, tiyatroyla ve edebiyatla ilişkisi sürüyor. Hayatının çeşitli aşamalarının izlerini kitaplarında görmek mümkün. Turgut Özben’in, Selim Işık’ın, Hikmet Benol’un aslında Atay oldukları açık seçik ortada.

“Hayatta başarı kazanan bütün insanların okul yılları başarısız geçmişti. Çalışkan olmak ilerisi için kötü bir işaretti. Böyle insanlar para kazanamaz, kadınlarla ilişkide başarıya ulaşamazdı. En kötüsü hayatın dışında kalırdı. (Tutunamayanlar)”atay

Gerçekten Atay’da okulda çok başarılı, okul birincisi, kadınlarla iletişim kuramayan bir tiptir. Başarılı olmasına rağmen dersleri sevmediği için çok sıkılmaktadır. Buradan şu anlam da çıkıyor okuyucu için, Oğuz Atay’ı okumadan önce hayatı hakkında bilgi sahibi olmak gerek. Tutunamayanlar’ı, Tehlikeli Oyunları’ı daha iyi anlayabilmek için Ben Buradayım bir kere okunmalı öncesinde.

“Dünya tefekkür tarihinde ‘dur bakalım helecilik’ geçmezse, babama yapılmış en büyük haksızlık olacaktır bu.”

Atay feodal kökenli babasıyla hep bir çatışma içindedir. Onun kendisini sürekli engellediğinden ve anlamak istemediğinden yakınır. Kişiliğinin oluşumunda baba çatışmasının önemli bir rolü vardır. Baba hep otoriter, dediği dedik, kendisine sunulan her fikri “dur bakalım hele” diye geçiştiren bir tiptir.

Gençlik yıllarında, üniversitenin son yılları ve sonrası dönemde iyi bir Marksist’tir Atay. Bütün dünyayı değiştirebileceği hissiyatına kapılmıştır, insanlardan henüz ümidini kesmediği zamanlardır bu yıllar. Marks’tan farklı olmak üzere dünyayı değil bireyi değiştirmek istemektedir. Yedek subay olarak askerliğini yaptığı Ankara’da sol çevrelerle aşina olur. Bu da heyecanını daha da artırmaktadır. Askerlikten sonra İstanbul’a dönüp çalışma hayatına başlar. Bu esnada Ankara’da basılan bir dergiyi İstanbul’a taşımış, mesaiden arta kalan vaktinde derginin tüm işleriyle ilgilenmektedir. Bir yandan deli gibi okuduğu da düşünülürse hayatının en yorucu dönemini geçirmiştir bu döneminde. Yine bu zamanlarda radyoda yayınlanan bir bilgi yarışmasına katılarak üstün zekâsını ve çok az kişide bulunabilecek hafızasını da ispatlamıştır. Eserleri de bu keskin hafızanın yeniden ispatlanması niteliğinde bana göre.

Oğuz Atay’ın kimseyle iletişim kuramayışı, iç dünyasını dışarıya aksedemeyişi nasıl Tutunamayanlar’ın patlamasına sebep oluyorsa (yazılması değil patlaması); evliliği de Tehlikeli Oyunlar için aynı etkiyi yapıyor. Yavaş yavaş oluşturduğu, tutunan insanlardan oluşan, sosyal çevresi, birlikte olmaktan zevk aldığı insanlar yerini eşine ve orta sınıf bir ailenin aşırı sıradan hayatına bırakıyor. Atay bu döneminde de kendini kitaplara vererek sıkıldığı, pasifize olduğu bu hayattan sıyrılmaya belki de küçük burjuva alışkanlıklarından kendini soyutlamaya çalışıyor.

“Böyle bir düzen içinde insan düşünebilir mi? Büyük ve güzel şeyleri demek istiyorum. Önce eşya engel oluyor sonra şartlar: kalorifer, hizmetçi, çocuk odası. Düşünmek için kendime bir daire tutsam. İçinde düşünmeye engel olacak eşyalardan hiçbiri bulunmayan küçük bir daire. Kapıdan girer girmez ayakkabılarımı çıkarıyorum, düşünme terliklerimi giyiyorum. Düşünmeyi öğrenirim orada. Sonra oturur yazarım. Yazmak mı? Bu kelimden ürktü birden. (Tutunamayanlar)”

Başarısız bir de müteahhitlik deneyimi olur Atay’ın. Buradan kendisine büyük bir zarar miras kalır. Öyle ki hayatı boyunca kalan borcu maaşından kesilir. “Hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım? İnsanların dünyasına atılmayı nasıl göze aldım? Ben insan değildim ki. Yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım?” der Atay bu girişimi ile ilgili Tutunamayanlar’da.

Daha sonraki dönemlerinde Atay eserlerini vermeye başlar. Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar, Korkuyu Beklerken, Bir Bilim Adamının Romanı, Günlük, Eylembilim ve sahnelenmek için yazdığı Oyunlarla Yaşayanlar. Türk Edebiyatı için bambaşka diyebileceğim nitelikte bu eserler hayatı boyunca beklediği ilgiyi görmesine yetmez Atay’ın. Günlüğünde bu durumdan “yaşarken unutulup gitmek” diye bahseder yazar. Yaşarken hakikaten unutulup gitmiştir fakat öldüğünde Sultanahmet Camii’nin avlusunu dolduran binlerce insan ve 1977’deki vefatının ardından giderek kıymetlenen eserleri Oyunlarla Yaşayanlar’da sorduğu “insanlığa bir şeyler bırakabildim mi? Görevimi yapabildim mi?” sorularının cevabını en güzel şekilde veriyor.

Son olarak Oğuz Atay’ın düşünsel dünyasının gelişimine katkıda bulunan yazarlardan bahsetmek istiyorum, Yıldız Ecevit’in kitabından süzebildiğim kadarıyla: Başta Dostoyevski diyerek başlayacağım zira Dostoyevski’yi bir dostu gibi görüyor yazar hayatı boyunca. Maksim Gorki, James Joyce, Jean Jacques Rousseau, Hegel, Marks, Lenin, Kafka, Samuel Beckett, Descartes, Kemal Tahir, Vüs’at Bener, Thomas Mann, Albert Camus, Martin Heidegger, Elias Canetti, Anton Çehov, Jean Paul Sartre, Robert Musil, Herman Hesse, Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan, Vladimir Nabokov, Jorge Luis Borges ve Joseph Conrad benim kitaptan süzebildiklerim. Tabi bu kadarla kalmıyor ama en önemlileri sanırım bunlar.

Yıldız Ecevit çok iyi bir araştırmacı. Bir insan hakkında bu kadar titiz, bu kadar doyurucu bir çalışma hazırlanabilir ancak. Turgut Özben’in, Selim Işık’ın intiharından sonra yaptığı iz sürme çalışmasından daha güzel olmuş diyebilirim. Bu yazarın titizliğinden mi yoksa biyografisini yazdığı insanın değişik kişiliğinden mi bilemiyorum fakat Oğuz Atay’ı okumuş, etkilenmiş olan bir okurun bu kitabı da aynı ölçüde beğeneceğinden eminim. Atay hakkında araştırarak bulunacak her şey var kitapta. Yazarın ikinci evliliğini ben bilmiyordum örneğin. Bu kitap beni bu açıdan da mutlu etti. Londra’da yalnızken vefat ettiğini düşünüyordum. Daha evvel yarım bıraktığım kitabın okumadığım kısımlarından Atay’ın Pakize Kutlu (Pakize Barışta) adlı bir hanımefendiyle evlendiğini, ömrünün sonuna kadar da ayrılmadıklarını öğrenip seviniyorum. Oğuz Atay’ın yaşarken anlaşılamamış olması ve bu duyguyla vefatının içimde oluşturduğu üzüntü bunu öğrenmemle bir nebze de olsun hafiflemiş oldu. Atay deyince aklıma gelen: ”Kimse bizi sevmedi, ağır kan kaybıyız” dizeleri bir nebze de olsun erimiş oldu içimde. İletişim Yayınları’ndan çıkan kitap 580 sayfa, ilk baskısı 2005’te yapılmış. Teşekkürler Yıldız Ecevit.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Çepniler

Çepniler konusu Oğuzların bir boyu ve bu boyun bugüne kadarki tarihi serüveni ile Giresun çevresinde, bilhassa Espiye ilçesinde yerleşmiş olanların kültürel ve sosyal hayatları olan bir araştırma kitabı. Benzerleri Malatya için de yapılmış olan bu tarz araştırmaları sevenler için eşsiz bir kaynak olan eser konunun ilgilileri için neredeyse hiçbir ayrıntının atlanmamış olması hasebiyle gerçekten doyurucu bir eser. Yazar sanırım kendisi de buralı olduğu için ve Espiye yöresinde Rum üstünlüğü olduğu iddialarını da çürütmek için araştırma konusu olarak kendine bu alanı seçmiş. Kitapta Çepnilerin tarihi kökeni, yaşanılan yer isimlerinin kökenleri gibi konulara da değinilerek bugün ülkemizin değişik yerlerinde yaşayan Çepnilerin bilhassa Giresun-Espiye yöresinde olanların sosyo-kültürel hayatları ile ilgili kıymetli bilgiler veriliyor. Yunus Emre’den Topal Osman’a kadar bir çok etkili ismin Çepni kökenli olduğu bilgilerini de bu kitap sayesinde öğrenmiş oldum.

Kitap 5 ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Espiye ve ahalisinin siyasi tarihi, ikinci bölümde Doğu Karedeniz Bölgesi’nde Çepni iskanı, üçüncü bölümde Espiye’nin Türkleşmesi sürecinde Çepniler’de ekonomik ve idari durum, dördüncü bölümde sözlü tarih ürünleri ve yörenin kültür kökenleri ve son bölümde ise dil konuları işlenmiş. Baba İshak ayaklanması dahil Anadolu’daki bir çok siyasi hadisede önemli rol oynayan, Anadolu’nun Türkleşmesinde etkili olan bu boyun mensuplarının halen Bolu, Bursa, Gaziantep, Şanlıurfa, Balıkesir, Samsun, Yozgat, Kırşehir, Manisa… gibi bir çok vilayetimizde yaşıyor olduğunu da öğrendikten sonra eminim ilgililer büyük zevk alacaklardır bu kitabı okurken.

Togan Yayınlarından çıkan 416 sayfalık bu kitabın yazarı araştırmacı Mevlüt Kaya.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Taşralı

Fikir, düşünce adamı, felsefeci Nurettin Topçu’nun bir hikâye kitabının olduğunu dahi bilmiyordum. Kitabı elime aldığımda hem şaşırdım hem de bir fikir adamının, “İsyan Ahlakı” gibi henüz benim kodlarını çözemediğim bir kitabın yazarının belki de fikirlerini bu hikâyeleriyle benim seviyemde anlatmıştır diye ümit ettim. Seviye konusunda yanılmadığımı söyleyebilirim fakat isyan ahlakından bahseden bir yazar için fazla karamsar, fazla iç karartıcı buldum hikâyeci Nurettin Topçu’yu.
Hikâyeler genel olarak kitabın ismiyle de paralel olarak taşrada geçiyor. Bir köy kitabı diyebilirim kitap için. İlk birkaç hikâyeden sonra taşraya giden yazar neredeyse kitabın sonuna kadar köylerden, kasabalardan uzaklaşamıyor. İlk hikâye, kitaba ismini veren Taşralı hikâyesi. Köyden büyük şehre, İstanbul’a gelen bir kadının dramı. Saf niyetli, herkesi kendi gibi bilen, kimseden kötülük beklemeyen, herkese inanan bir Anadolu kadınının türlü vicdansızlıklara maruz kalışıyla içiniz kararmaya başlıyor kitaba bismillah der demez. Hemen ardından “Memuriyet Hayatı” ile hayatını karısının sözünü dinlemeye adamış bir emekli memurun hikâyesiyle bir hayat nasıl boşa geçer mesajını çok güzel sokuyor kafamıza. 50’lerin Türkiye’si ile bugün arasında kıyas yapmaya çalışıp durdum hikâyeleri okurken. Memuriyet hayatı hikâyesinde kadının toplumsal hayatta çok fazla yer tutmasının sakıncaları anlatılmaya çalışılmış ve eleştirilmiş. Kadın kocasının ailesini yılan gibi görüyor, alışveriş tutkusuyla adamcağızın emeğini çarçur ediyor, düğün-doğum hediyesi gibi memur bütçesi için ağır yük oluşturan ve yazarın ifadesiyle “dostluğu alışverişe, riyakârlığa dönüştüren” saçmalıkları izzeti nefsini bahane ederek yine adamın sırtına yüklüyor.
“Ne tezat Yarabbi! Onun bütün ömrünce karısına söyleyemediği öyle şeyler vardı ki bunları pekâlâ bir dostuna söyleyebilirdi. Muhakkak olan şu ki, karı koca arasında iç cinayeti diye bir şey varsa o da aralarında dostluğun memnu oluşudur. Samimiyet, aile hayatında pek çabuk eriyen bir zamktır. İki tarafın birbirini idare etmesi, hele kadının her işinde kocasını idare ve aldatma siyaseti yok mu, bu hangi babayiğitte kırılmadık gönül bırakmıştır?
Dünyada ne gördü ki? Kendinin bütün ömrü yıllarca yakasını bırakmayan muhakeme günlerini saymakla, karısının günleri de kendi düğünlerine hediye getiren ve getirmeyenlerden hangi ahbabına vaktiyle kendisi hediye götürmüş olduğunu hesaplamakla geçti. “
Çok şey değişmemiş değil mi?
Daha sonra Mübarek Zat hikâyesinde idealist bir doktorun arkadaşını hapisten çıkaracak kefalet parasını bulabilmek için kapı kapı dolaşmasını anlatıyor. Attila İlhan’ın “hâlbuki kimlere, kimlere başvurmadık” dediği gibi, kimlere kimlere başvurmuyor genç doktor. Ne zengin Müslümanların kapısını aşındırıyor da bir kuruş destek bulamıyor. Kitabın bu kısmında yavaş yavaş Topçu’nun İslam anlayışının eşitlikçi, adil, sermaye karşıtı olduğu anlaşılmaya başlıyor. Bu konularda ben de yazarla hemfikirim lakin başta da dediğim gibi fazla karamsar. Bugün nice genç hikâyedeki doktor gibi kapı kapı dolaşarak idealleri uğruna yardım topluyor. Tabi ki çok zor birisinden bir şey istemek, hele dikkate bile alınmayacak küçük meblağların karşısında bile titreyen, cebi akrep yuvası insanlar karşısında ister istemez insanın hevesi kırılıyordur ama dava insanının hayatında ümitsizliğe yer olmamalı bence. Para verenin yok, akıl verenin çok olduğu bir ortamda, klasik bir uçan şeyh uçuran mürit ortamında zengin adamların riyakâr tavırlarıyla doktorumuzu baş başa bırakıp bir sonraki hikâyeye, Deli’ye geçiyoruz hemen ardından. Bana göre kitabın en güzel hikâyesi bu. Bir tımarhanede, delilerin arasında deli olmayan bir adamın durumu; dünyanın bunca deliliğinin içinde olan ve buna dışarıdan bakabilen bir avuç insanın durumuyla aynı değil mi?
Bu hikâyeden sonra köy hikâyeleri başlıyor. Bağnaz, mutaassıp insanlar, kendi menfaatlerine her şeyi uydurmak için din dâhil her türlü çareye başvuran ve alet eden köy kurnazları ve mazlumlar. Bu hikâyeleri okudukça içim karardı, bir fikir adamı nasıl bu kadar karamsar olabilir, nasıl insanlıktan bu kadar kolay ümidini keser diye kendime sormadan edemedim.
Kitabın sonuna doğru yazar artık tüm şikâyetlerini somutlaştırmaya başlıyor. Murat Hüdavendigar’ın, Yıldırım’ın mezarının başına giderek tüm bu olup bitenleri; insanların hırslarını ve bu hırsa kurban ettikleri vicdanlarını, İslam’ın ayaklar altına alındığını, asırlardır Türk milletinin bayrağını semada dalgalandırdıkları bu dinin yine aynı Türk milleti tarafından nasıl da yok edilme tehlikesiyle baş başa olduğunu şikâyet ediyor. Hemen ardından Kuran’dan esinlendiği belli olan bir anlatımla mahşer yerini, hesap gününü tasvir ediyor ve nihayet bir ümit kırıntısını bu son hikâyelerde görebiliyoruz. Yazar hesabını doğru veren, kitabı sağından verilenlerle birlikte haşr olduğu ümidiyle noktalıyor kitabını.
Elimde 1959’da basılan bir nüshası olan Taşralı kitabının kapağında Fransız ressam Hermann Paul’un bir gravürü var. Kurtulmuş Matbaası tarafından basılmış, 262 sayfa. Bugün bu kitabı Dergah Yayınlarından bulmak mümkün. İçinizi biraz karartmak istiyorsanız, bu dünyaya kapılmayıp idealist kalmanın zararlarını görmek istiyorsanız okuyun derim.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Arsız

Teknoloji ilerledikçe hayat daha da hızlanıyor. Bir güne sığdırmamız gereken çok iş, bir yılda gerçekleştirmemiz gereken çok proje, bir ömürde öğrenmemiz gereken çok bilgi var. Eskiden kitapların elle yazıldığı ve bu kadar yaygın olmadığı zamanlarda insan bir şeyler öğrenmek için çaba göstermeliydi. İlim tahsil edenlerin imkânsızlıklarını düşünsenize. Matbaa yok, kitap az, kâğıt az, kalem az. Bugün biz kafamıza takılan herhangi bir meseleyi google nam modern zaman âlimine sorarak kör-topal çözüyoruz. O gün ilim öğrenmek belirli bir çabayı gerektiriyordu. Sabır en temel şartıydı öğrenmenin. Öğrenilen şey de öğrenirken yaşanan zorlukların fazlalığı nispetinde kıymetli oluyordu. Bugün internete girip iki üç çevrimiçi gazeteyi okuyan ülkesi hakkında her şeyi öğrendiğini zannediyor, bir mesele hakkında iki tane internet sitesinden kaynağı meçhul bilgileri öğrenen âlim olduğunu zannediyor. Öğrenmenin kolaylığına nispetle de çabuk unutuluyor bu popüler ilim. Hız her zaman iyi bir şey değilmiş demek ki.

Acelemiz var fakat sabrımız yok. Her şey bir anda olsun istiyoruz fakat sabır gösteremiyoruz. Bir an önce zengin olmak istediğimiz için şans oyunları kuyrukları her geçen gün uzuyor, soygunculuk, hırsızlık artıyor, namuslu insanlar bile daha az çalışarak daha fazla para kazanacakları işlerin peşine düşüyorlar. Beden işçisi diye tabir edebileceğimiz vasıfsız çalışan artık karaborsa. Herkes sabrederek edinilebilecek vasıflara sabretmediği halde sahip olduğu yanılgısıyla masa başında oturarak yapacağı işlerin peşine düşüyor. Bahsedilen masanın başında oturanlar ise mesailerini feysbuk, tivitter, yutub gibi zaman öldürücü yerlerde tüketip gönül rahatlığıyla ekmek götürüyorlar evlerine.

Hızlı yaşam rekabeti getiriyor beraberinde. Ast, üst olmaya uğraşıyor, memur amir olmaya, işçi patron olmaya, köylü şehirli olmaya, şehirli büyük şehirli olmaya, büyük şehirli yurt dışına gitmeye. Birer idealimiz var ve en az kuvvetle en hızlı bir şekilde o ideale ulaşmak derdindeyiz. Konuşmalarımız bile ölçülse, yüz sene öncesinin insanının konuşmasına göre daha hızlı olduğu ortaya çıkacak. Karşıdakini dinleyip özümsemeye sabrımız olmadığı gibi bizim de yavaş anlatmaya sabrımız yok.

Tabiattan uzaklaşmanın da bu hızlanmada etkisinin olduğunu düşünüyorum. Kırsal bir alanda, gece yıldızların altında, gündüz dünyanın sonundaymış gibi görünen ufuk çizgisine bakarken insan Allah’a daha fazla iman ediyor, kendini O’na daha yakın hissediyor. Şehirlerde, kalabalığın ortasındaysa Allah sanki (hâşâ) bize ulaşamayacakmış gibi arsızlaşıyoruz. Utanma duygumuzu kaybediyoruz. Teknoloji arsızı, hızlı yaşama arsızı, büyük şehir arsızı, sevgi arsızı, bilgi arsızı, ekran arsızı… oluyoruz. Uçsuz bucaksız dünyanın orta yerinde bir noktayken utanmadan büyüklük iddiasında bulunuyoruz. Bu sürat bize güçlü olduğumuz, bilgili olduğumuz, büyük olduğumuz duygusunu aşıladıkça aslında küçülüyor, cahilleşiyor, zayıflıyoruz.

Bu süratin ve insanlardan eksilttikleriyle birlikte arsızlaştırmasının en kötü yönü de çocukların her yeni nesilde daha süratli bir dünyaya gözlerini açıyor olmaları. Kendi kendilerine kalmış olsalar bile ailelerinin baskılarıyla sürat müptelası oluyorlar ve kaçınılmaz bir şekilde arsızlaşıyorlar. Daha kötüsü, hıza alışmış anne-babaların çocukların makine olmadığını algılayamayıp, hızla büyümelerini istemeleri. Çabuk öğren, çabuk büyü, çabuk algıla, rekabete gir, kazan, öne geç… Sabretmeyi değil de sabırsızlığı telkin ettiğimiz çocuklarımız bir de bizim sabırsızlığımız yüzünden işittikleri azarlarla, yedikleri dayaklarla arsızlaşıyorlar. Sonra da yeni nesil niye böyle diye kuma gömdüğümüz kafamızı kurcalayıp duruyoruz.

Sürat iyi bir şey değil. Aşırı sürat ya kaza getirir ya da insanı arsız eder. Atalarımızın “çok söyleme arsız olur” sözünün bir değişik versiyonunu “çok hızlanma arsız olursun” şeklinde de literatüre sokabiliriz. Daha sabırlı, bir söylemeden iki düşünen, bir yapmadan üç düşünen insanların dünyası daha yaşanılır, daha imanlı, daha erdemli ve daha bilgili olacaktır.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Boğaz’daki Aşiret

Boğaz’daki Aşiret; Osmanlı’ya intisap eden gayrimüslimin ailelerini anlatıyor. Bu ailelerden çıkanlar zamanla değişik alanlarda başarılı olmuşlar, değişik mevkilerde görev yapmışlar. Alman, Hırvat, Leh  ve Rum kökenli olan bu dört kişinin torunlarının içinde Nazım Hikmet, Oktay Rıfat, Mehmet Ali Aybar, Ali Fuat Cebesoy, Abidin Dino, Mehmet Ali Birand, Sabahattin Ali gibi isimler var. Bu isimlerden yola çıkarak bir şey anlatmaya çalışıyor yazar ama ne anlatmaya çalıştığını doğru düzgün anlayamadım ne yalan söyleyeyim. Soner Yalçın’ın Efendi’sindeki gibi derli toplu bir anlatım yok zira. Soner Yalçın ne kadar net ifade etmişse insanların aralarındaki ilişkileri ve kökenleri, Mahmut Çetin o kadar birbirine karıştırmış. Ne demeye getiriyor diye sık sık düşündüm kitabı okurken ama bir şey çıkaramadım. Bu dört aileye mensup olanlar Yahudidir demiş olsa amenna, demiyor. Müslüman olmamışlar, öyle görünmüşler dese, yok, onu da demiyor. Türk solunun içine girmiş ajanlardır dese, hayır, alakası yok. Türkiye’nin batılılaşmasında etkili olan isimler, genelde sol fikir akımlarına kapılmış ve hatta liderlik etmişler, doğru. Fakat kimse hakkında net bir iddiası yok yazarın. Tek dayanağı gayrimüslim asıllı oluşları. Yazar net olarak söylemiyor belki ama bunların menfaatleri için Müslüman olduklarını ima ediyor. Kökenleri farklı olduğu için millet mevhumunun geçerli olmadığı komünizm fikrine daha samimi bağlandıklarını ima ediyor. Yazarın bir sürü iması var belki ama ben bir şey anlayamadım. İsimlerle boğuşurken, hangisi hangisiydi diye kendi kendime sorup durdum. Bir tek Ali Fuat Cebesoy’un; Nazım Hikmet’in dayısı olduğu aklımda kalmış bunca okumadan sonra.

Bir millete mensup olmak güzel bir şey tabiki ama yine de insan atalarından bir tanesinin başka bir millete mensup olmadığını iddia ve ispat edemez. Önemli olan bizim bugün ne hissettiğimizdir. Ben kendimi Türk olarak hissediyorum ve geçmişte yaşamış olan Türkleri atam kabul ederek saygı duyuyorum. Yarın bir gün birisi benim soyağacımı çıkarsa ve aslen Türk değil de Ermeni, Rum, Arap, Fars olduğumu ispatlarsa ben yine de Türk hissetmekten vazgeçmem. Aslolan kişinin ne hissettiğidir. Yazarın saydığı bunca ismin arasında tabi ki memleketini sevmeyen, vatanına yabancı tipler de vardır ama ben sırf dedesinin dedesi Türk değil diye kimseyi fişlemem. Diğerleri bir yana Namık Kemal’in anne tarafından üç yüz yıl önceki dedesinin Hırvat kökenli olması dikkate değebilecek bir ayrıntı değil benim için. Bektaşi tarikatına bağlı olmak da benim açımdan suç sayılabilecek bir eğilim de değil, ya da şöyle söyleyeyim, bir tarikata bağlı olmak suçsa hepsi birdir benim için, ha Bektaşi olmuş ha başka bir şey. Kitapta adı geçen insanlar arasında ilişki kurmak noktasında da bayağı bir zorlama yapmış yazar. Hani diyorum ki bu ilişki ağından dişe dokunur bir şeyler çıkardı çıkmasına ama… laf kalabalığının arasında kaybolmuş gitmiş.

Farklı bir açıdan bakılınca kitap uzun yıllar sürdüğü belli olan, yoğun bir emeğin ürünü. O kadar ismi bulup çıkarmak, aralarındaki ilişkiyi ortaya koymak öyle her babayiğidin harcı değil. 224 sayfalık bu eser gerçek bir araştırma, ölüm ilanlarındaki akrabalık ilişkilerinin hem mantık, hem matematik kullanılarak bulunmasını takdir ettim.

Mahmut Çetin’in bu eseri dediğim gibi 224 sayfa ve biyografi.net yayınlarından çıkmış, elimdeki 8. baskısının basım yılı 2008.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Altıncı Şehir

Turfe dükkanı-ı hikemdir bu kühen tak-ı felek

Ne ararsan bulunur, derde devadan gayrı

 

Altıncı Şehir’i okumaya başladığımda Malatya adına hayıflanmadım değil. Altıncı Şehir, Malatya olmalıydı ya da en azından bir “Yedinci Şehir” yazılmalıydı Malatya için. Kitap bittikten sonra hayıflanmamın yersiz olduğunu anladım. Altıncı Şehir aslında Malatya’ydı. Dünya var oldukça var olacak bir değişimin kısa bir sürecinden bahsediyordu ve bu kısa süreç “şehir”likten “kent”liğe dönüşen tüm şehirlerin hikâyesiydi. Yüz yıl öncenin İstanbul’unun, elli yıl öncenin Sivas’ının, Malatya’sının ya da yirmi sene öncenin Bingöl’ünün, Bilecik’inin. Şehirlerde insanlar gibi yavaş yavaş değişir, belirli dönemlerde kabuklarını atarak bambaşka bir şekle bürünürler. Bu değişim yavaş olduğu için, şehirde yaşayanlar kolayca fark edemezler fakat geriye dönüp yirmi, otuz, kırk sene evveline baktıkları zaman anlarlar ne kadar çok şeyin değiştiğini. Ahmet Turan Alkan’da Sivas’ın değişimini anlatmış eserinde. Hem hatıralarından hem de kimle kıyaslayacağımı bilemediğim çok kuvvetli kaleminden faydalanmış. Kitabın sonundaki “Şimdi pişmanlık haletindeyim; çok güzel şeyleri çok kötü yazmış olmanın çağırdığı bir pişmanlık. Elbette ki bir vakt-i merhun’da daha güzel yazabilirdim; ama o vakitte orada olamamak endişesi de var” hayıflanması da yersiz. Bundan daha güzel anlatılamazdı bir şehir.

Kitap dört bölümden oluşuyor. Birinci bölümde bir şehre ait olma şuurundan bahsediyor yazar. Bugün şehirlerde artık “yerlilik” kavramının pek geçer akçe olmamasından bahsederken “ümran ve refah” arayışını her şeyin üstünde tutan, bağlı olduğu bir yeri olmayan, her an daha iyi başka bir yere göçmek üzere hazır bulunan bir muhacir grubunun artık yerlilerin yerini almış olduğunu gözler önüne seriyor. Hakikaten Malatya’ya da bakınca aynı durumun ne kadar geçerli olduğunu görüyoruz. Tabi ki büyümenin kaçınılmaz sonudur sokağa çıkınca gördüğünüz simaların artık tanıdık olmaması, selamlaştığınız ahbap sayısının yıllar geçerken giderek azalması, şehrin kalabalığını öğrenci-asker-memur gibi muhacir sınıfların oluşturması ve ülke genelinde artık “annem şuralı, babam buralı, ben şurada doğdum, burada büyüdüm, burada okudum…” diyerek bir yere ait olmamanın esas, ait olmanınsa istisnaya dönüşmesi. Yine de belki insanlık tarihiyle yaşıt olabilecek bir duyguyla insan çocukluğunu ve çocukluğunun geçtiği mekânları özler durur. Babam Malatya’nın 50’li yıllarını özlerken ben 80’li yıllarını özlüyorum, benim çocuğumsa 2010’lu yıllarını özleyecek. Şehirlerin kendilerini farklı kılan özelliklerini yitirip yazarın ifadesiyle kentlere dönüştüğü bu zamanlar benim için çocukluğumun da artık geri dönmemek üzere kaybolduğu zamanlar anlamını taşıyor. Bütün şehirler bir küçük New Yor, ya da bir küçük Ankara olmak için değiştiriyor çehresini. Fahri Kayahan bulvarından aşağı inerken ya da hâkim bir tepeden Karakavak mıntıkasına bakarken gördüğünüz inşaat, yeni yapılmış site tarlası bu benzerliğin en güzel ispatı. Kayseri’ye de gitseniz, Antep’e de gitseniz aynı tarladan birkaç adet göreceksiniz. Şehri geçmişiyle bağlayan bazı yapılar olmasa hiçbir şehir yekdiğerinden farklı olmayacak.

“Burası sizi ürkütmeyen, endişelendirmeyen, korkutmayan, “emin bir belde”dir. Şaşırmazsınız; olmadık bir sürprizle karşılaşmanın tedirginliği yoktur bu şehrin sokaklarında. Şehrin her köşe-bucağını ezbere bilmek de bıkkınlık vermez. Size tanıdık gelen her mahalde, keşfedebileceğiniz yeni ayrıntıların heyecanı saklıdır. Günün birinde, “a bu burada mıymış?” diye fark eder sevinirsiniz.” Ahmet Turan Alkan’ın neden Sivas’tan kopamayıp, bir yazar olarak büyük şehre göçemeyişini en güzel şekilde bu satırlar ifade ediyor bence. Bir şehri bu kadar içselleştirirseniz artık sizin kökleriniz haline gelmiştir o şehir. Malatya için hissettiklerimin yazıya dökülmüş olduğunu görmek sevindirici oldu benim için de.

“Bizim bir insan tipimiz vardır ve bu karakter bütün orta Anadolu’da şaşılacak derecede yaygınlık gösterir. Vatanseverdir, toprağa ve memlekete bağlıdır. Kendisini –aslında pek de öyle olmadığı halde- bütün memleketin tapu sicil muhafızı zanneden bir karakter. Yokluğa düştüğünde eline tencere, file, döviz-pankart ya da silah alıp bağırmayan, isyan etmeyen, haykırmayan bir sahiplik duygusu içindedir…bütün memleketin zübdesi gibidir. Başı devlete bağlı ve ulul-emre karşı mutidir. Asırlardan beri idare edilmiştir, asırlardan beri idare edildiği halde kendini memleketin sahibi, jandarması ya da ammenin vicdanı zanneder. Onda, şevket ve debdebesinden bir şey kalmadığı halde hanedan geleneklerine sıkı sıkıya riayet eden düşkün bir aristokrat haleti vardır. Karşıdan bakınca enayi gibi görünür, ama hakikaten asildir. Asaleti, soy kütüklerine, toprak derebeyliklerine, aşiret ve hanedan sülalelerine bağlı değildir, ruha aittir, fıtridir.”

Kitabın ikinci bölümünde geçmiş yılların Sivas’ını anlatıyor yazar. Tabi ben Malatya diye okuyorum tüm yazılanları. Locadan aşağı sigara izmariti atan sinema izleyicisine yapılan ikazları, tasavvura imkân bırakmayan televizyonlardan önceki dönemlerde hayal gücünün nasıl canlı olduğunu sanki Malatya’nın geçmiş zamanlarıymış gibi okudum. İnsanların televizyon ve internet öncesi dönemlerde içtimai hayatın içinde ne kadar fazla yer aldıklarını ve evlerindeki televizyon-bilgisayar karşısındaki tek kişilik dünyalarına çekildikçe şehir kültürünün birey kültürüne dönüştüğünü daha iyi anladım.

Kitabın üçüncü bölümünde ise mekânların geçmiş zamanları anlatılıyor. Şehrin çarşısının bir zamanlardaki düzeni. Cami avlusunda traş yapan berberler, seyyar dondurmacılar, kadınlar hamamında dayak yiye yiye yıkanan çocuklar, Kızılırmak, Çerkez’in kahvesi, bahçeler, bostanlar, Alirıza eczanesi ve matbuat âleminin yıldızları. Daha sonra son bölümde geçmiş zaman kişileriyle birleşiyor bu mekânlar. Tamburi Cemil hayranı saatçi Hüsnü Emmi, şeyh efendi, faytoncular, kuşçular, deliler ve sarhoşlarıyla Sivas şehrinin bir dönemi tamamlanmış oluyor.

Başta dediğim gibi ben Malatya’yı okudum bu kitapta.  Yavaş yavaş zihnimdeki imajları puslulaşmaya başlayan çocukluk günlerimin Malatya’sı ve yazarın yaşına geldiğimde belki de aynı hüzünle hatırlayacağım bugünün Malatya’sını. Ahmet Turan Alkan dediğim gibi hem Sivas’ı yazmış hem de kaleminin kuvvetiyle müthiş bir edebi eser meydana getirmiş. İkisinin bir araya gelmesi de bana bayram ettirdi bir okuyucu olarak. 158 sayfalık bu kitap Ötüken yayınlarından 1992 yılında çıkmış.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Tavzif

Bir adam bir mevzuyu hararetle anlatıyor. Eli kalkıyor, iniyor, sonra yine kalkıyor, yine iniyor. Ayakları bir enstrüman çalarken tempo tutuyormuş gibi inip inip kalkıyor. Konuşurken tempo tutuyor, dinlerken duruyor. Koltuğa oturmuş, elleri koltuğun tutacak yerinin ucunda, kollarını paralel bir şekilde koltuğun koluna yatırmış. Kol inip kalkmadığı zamanlarda ölü bir balık gibi.

Adam karşısında oturanlara bir şeyler anlatıyor, tek tek her birinden bir şeyler istiyor. Otururken çok rahat, göbeğinin kat kat olduğu kat kat olmuş gömleğinden ve kravatından belli oluyor. Karşısında oturanlar aynı ölçüde gergin. Adamın el kol hareketlerinden, koltuğa oturuş şeklinden kendine ne kadar güvendiği belli oluyor, elemanlarına görev veren bir şirket sahibi olma ihtimali var. Personeline iş buyuran bir müdür de olabilir, takipçilerine nasihat eden bir cemaat lideri ya da fikir önderi de olabilir. Küçük bir ihtimalle de aile fertlerinden bir şeyler isteyen babadır. Karşısındakilerin üzerinde mutlak bir otoritesi olduğu kesin. Dinleyicilerinin dikkatinden, gözlerini kırpmadan adamın dudak hareketlerini takip etmelerinden, bazısının bu dudaklardan çıkan hiçbir kelimeyi kaçırmamaya çalışarak not almasından belli bu otorite.

Hayatımız belli otoritelerin sözlerini dinlemek üzerine kurulu. Bazı vazifelerimiz var bizi vazifelendiren, tavzif edenler var. Sorunsuz bir hayat yaşamak için bizi tavzif edenlerin sözlerine kati surette itaat ediyoruz. İş yerinde amirimizin, patronumuzun; evde anne babamızın; okulda öğretmenimizin verdiği işleri yerine getiriyoruz ve bu yerine getirme performansımızın yüksekliğine göre de rahat ediyor, hayatımızı sorunsuz bir şekilde idame ediyoruz. Bizi tavzif edenlerin niteliğine göre duyduğumuz kalbi muhabbetin ya da belki nefretin yanında mutlak surette saygı da gösteriyoruz. İlişkilerimizin temel prensibi “kazan kazan”. Hem biz kazanıyoruz, hem karşıdakine kazandırıyoruz.

Manevi dünyamız açısından hadiseye baktığımızsa ise bambaşka bir durum söz konusu. Geçen haftaki “kuş” yazımda bir yaratıcının varlığı ve bizden muradından bahsetmiştim. Bir yaratıcı varsa muhakkak ki bizden de bir muradı var. İnananlar için hayatın gayesi bu murad çerçevesinde ömür sürmek ve bu muradı yerine getirmiş olarak hayatı tamamlamak olmalı. Bizim inanç dediğimiz cevher benzine, murada yönelik davranışlar da motora benzetilirse bu motor benzin olmasına rağmen bazen hiç hareket etmiyor. İş, kariyer, dünya menfaati motorları benzini bittiğinde dahi iterek de olsa hareket ettirilirken maneviyat motoru hep durağan. Geçici olan dünyayı biraz fazla umursayıp baki olduğuna iman ettiğimiz ahiret için kılımızı kıpırdatmıyor oluşumuz inancımızdaki samimiyetsizliğe delalet ediyor. Yoksa dolu olduğunu zannettiğimiz ve her fırsatta doluluğunu dile getirdiğimiz o depoda benzin yerine su mu var?

Samimiyet her kapının anahtarı. Dünya gailesine harcadığımız emeğin arka planında çok samimi bir şekilde dünyayı kazanma isteğimiz yatıyor. Etrafımızdakilerden, akranlarımızdan, akrabalarımızdan ve daha dış dairelere gidilince tüm insanlardan üstün olma arzusu ile çabalayıp, bu dünyada bırakıp gideceğimiz mallar, makamlar elde etmeye uğraşıyoruz. Aynı samimiyeti inancımız için gösterdiğimiz takdirde kazancımız rakamlarla ve harflerle ifade edilemeyecek kadar çok olacak ama ne yazık ki sözde inandığımız ve uğruna yaşadığımızı iddia ettiğimiz değerlerin yeri sıralamada çok geride. İnandığımız yaratıcının bize verdiğine inandığımız vazifelerin yerini niyeyse hep hayat döngümüzün içinde mantıken daha az yer tutması gerekenlerin verdiği vazifeler alıyor ve geçici kazançlar sağlayacak olan vazifeler hep baki neticeler verecek olanların önüne geçiyor; onların ertelenmesine sebep oluyor.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Uyuz

İnsanlığa olan inancımı trafikte yitirdim. Uyuz kelimesi geçtiği anda aklıma trafik geliyor ve kaşınmaya başlıyorum. Arkasından içtimai hayatta insan davranışlarına geliyor sıra. Genelde menfaat üzerine kurulmuş ilişkilerden uyuz oluyorum. Riyakâr gülümsemeler, riyakâr hal hatır sormalar. Böylesi ortamlarda da kaşıntı beni tutuyor ama belli etmiyorum. Kafamın en tepesini kaşımaya başlıyorum önce. Sonra biraz daha aşağısı kaşınmaya başlıyor hemen ardından sırtımın uzanabileceğim bir noktası beni imdada çağırıyor. Trafikte 51 km/sa hızla seyrederken bir tane beyaz şahin yanımdan vınn diye geçiyor. Baldırlarımı kaşıma isteği hâsıl oluyor hemen ardından. Biraz kaşıdıktan sonra sol kaşımın hemen altını kaşımaya başlıyorum. Gözümü hafiften kapatmak zorunda kalıyor ardından tekrar açıyorum. Yola devam ediyorum sinirlenmemeye çalışarak. Buraya hız limiti koyanları, bu limite uymayanlar için kırk yılda bir radar koyup onu da bir kilometre öteden duyuranları düşünüyorum. Sırtımın uzanamayacağım bir noktası kaşınıyor. Koltuğa biraz sürünüp yola devam ediyorum. Saygısızca önüme kıranlar, yol vermeyenler, yol verdiğim zaman arkamdan kornaya basanlar. Burnumun ucunu hafifçe kaşıyıp arabayı sürüyorum.

Riyakârlıktan uyuz oluyorum. Benim arzumun dışında birlikte olmak zorunda kaldığım insanlar var. Birinci uyuz olma sebebi lafı gereğinden fazla uzatıp beni bunalıma sokmaları. Böyle insanlar lafa başladı mı sağ yanağımda sakalımın henüz bitip saçımın başlaması gereken noktayı hafif hafif kaşımaya başlıyorum. Sonrasında sağ gözümün biraz altını bu sefer işaret parmağımın ucuyla kaşıyorum. Laf uzadıkça benim kaşıntım da artıyor. Sonrasında ortam sessizleşmesin diye muhabbet açmak zorunda kaldığım insanlar var. Sayın kardeşim siz nasılsınız? Çoluk çocuk sıhhatte afiyettesiniz inşallah. Havalar da bu sene sıcak gidiyor. Sağ gözün altı tekrar kaşınıyor bu esnada. Çocukların problemleri ve göğüs kabartma sebepleri. Benim çocuğum şöyle akıllı, şöyle zeki ama ders çalışmıyor klişesinden başlayan ve bitmek bilmeyen muhabbetler. Birden fazla samimi olmadığınız insanın bulunduğu ortamda siyaset muhabbeti açıldığındaysa sol şakağımla gözümün tam orta noktasını kaşımaya başlıyorum. Araba gibi kendi başıma olduğum bir ortamda olmadığım için göbeğimi, bacağımı kaşıyamıyorum böylesi yerlerde. Boş laflarla beni oyalayanlar olduğu zaman da sol yanağımın alt taraflarını hararetli hararetli kaşıyıp dişlerimi sıkıyorum. Sanki güneş gözüme geliyormuş gibi.

Çifte standart beni uyuz ediyor. Sağ tarafımda göbeğimle sırtımın tam orta noktası diyebileceğim, elimin rahat eriştiği bir yer var. Aynı davranışı gösteren iki insana farklı davranıldığını fark ettiğimde kanatasım gelir orayı. Şimdi aklıma bir mesele geldi yine kaşıdım hatta. Adaletsizliğe uyuz oluyorum. Kuyruksokumunun bir karış yukarısını adaletsizliğe ayırdım. Ortam fark etmiyor böylesi durumlarda direk elimi belime atıyorum.

Bu meseleyi uzatıp bütün uyuz olduklarımı yazmayı düşünüyordum ama bu kadar kaşıntıya tahammüllüm yok şu anda.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Toplam 58 sayfa, 35. sayfa gösteriliyor.« İlk...102030...3334353637...4050...Son »