Sayfalar: Önceki Sayfa 1 2 3 ... 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 Sonraki Sayfa

Kan Emici Doktorlar

Bu doktor milletini tepemize biz kendi ellerimizle taşıdık. Yanıp tutuşan egolarının altına odunu biz attık, aman hocam, cicim doktorum, güzel hekimim diye diye. Unuttuğumuz “insanlığın” okulların fakültelerinde okutulmuyor olduğu idi. Hele ki tıp fakültelerinde hiç okutulmuyor. Bu doktorları tepemize kendimiz çıkardık. Eğitim seviyesi liseden düşük olanlar hep gıpta ile baktılar okuyanlara. Okumuş, görmüş adam dediler. Okumamışlık hep bir eziklik sebebi oldu. İnsanlıkla okumayı hep aynı paralelde düşündük. En kafa karıştırıcı fakülteler tıp fakülteleri olduğu için en büyük insanlar doktorlardır dedik. Sonra da boynumuzu uzattık kanımızı emsinler diye.

Başımıza gelmeyince bilmiyoruz. Kıymetini bilmediğimiz sağlık ve boş vakit; ömür geçince ya da sağlık sorunlarımız başlayınca önemleniyor. Soluğu hastanelerde alıyoruz artık başımız sıkıştığı için. Düzen bizi hastanelere yönlendiriyor. Çaresiz biz de gidip soluğu bir özel hastanede, bir kaprisli sekreterin yönlendirdiği bir uzun kuyruğun ucunda alıyoruz. Uzun beklemelerimiz, doktorun odasına paldır küldür dalan insanlar, neticede sıra bize geliyor. Kapıdan içeri girince kaf dağının ardından bize seslenen bir insanlık faciası. Zamane doktorlarının hasta ile irtibatı birkaç kelimeden ibaret. Hastayı uzun uzun bilgilendiren, ilgisini alakasını esirgemeyen, her zaman güleryüzlü doktorları görme ihtimaliniz var tabi ki ama sadece televizyon filmlerinde ya da belki gelişmiş dünya ülkelerinde. Türkiye’de hiç yok.

Dünya ülkelerinde yapılan ultrason, MR, tahlil, röntgen benzeri tetkiklerin istatistikleri gösteriyor ki nüfusa oranla en fazla tetkik bu ülkede yapılıyor. Doktorun odasına girer girmez size bir iki baktıktan sonra sizi hemen tetkike gönderiyor. Bir probleminiz yoksa bile tomografiye girmeniz an meselesi. Sonrasında nasıl olsa devletin karşılayacağı bir dizi pahalı test. Daha fazla para kazanması için doktorun ameliyat yapması lazım. Bu yüzden iyileşme ihtimali yakın olan durumlarda bile hemen ameliyat teklif ediyorlar. Düşmek ihtimali yüksek olan bir böbrek taşı için dahi ameliyat isteyen doktorlar, normal doğum ihtimali olan hamileler için dahi sezaryen teklif eden doktorlar mevcut. Bizim aklımıza bunlar geliyor ilk etapta. Sezaryan oranı en yüksek olduğu ülkelerin başında Türkiye’nin gelmesi, hele ki özel hastanelerdeki doğumların tamamına yakınının sezaryen olması ne kadar düşündürücü. İşin aslı özel hastane doktorlarının kan emici olmaları. Sezaryen doğumdan daha fazla para kazanacak olmalarından öte bir şey düşündükleri yok. Karşıdakinin insan olması, bir hayatının olması ve bu hayatın kıymetli olması doktor için çok da önemli değil. Önemli olan yapacağı ameliyat neticesinde alacağı para. Aslolan para, önemli olan para.

Bu yazdıklarımızın dışında doktorların olduğundan da eminiz. Eminiz ki insana insan değeri veren, insan sağlığını herşeyin üzerinde tutan, hastaya müşteri gözüyle bakmayan doktorlar mevcut. Ama ne yazık ki genelin yanında o kadar az yer tutuyorlar ki bunlar. Meydan vampirlere kalmış. Hastasıyla üç kelime etmeyi belki de zül addedecek kadar kendini beğenmiş, üç kuruşluk maddi menfaat için karşıdakine insan muamelesi yapmayacak kadar insanlıktan uzak doktorlarla dolu hastaneler. Duamız insana insan değeri veren, hastasını sağmal inek olarak değil de hasta olarak gören doktorların sayısının ülkemizde artması yönünde.

Share

Düm Tek Tek

Cuma namazında cemaat ikinci rekâta kalkıyor. Tam o sırada bir cep telefonu melodisi ile irkiliyoruz. Eskiden ne güzeldi cep telefonları yeni çıktığında. Belli bir iki melodi vardı, sadece onlar çalardı namazda. Teknoloji ilerledikçe müzikler de değişti, kişiselleşti. Şimdi artık namaz kılan Müslümanlar herhangi bir müzikle yerlerinden hoplayabiliyorlar. Bu cuma bizi hoplatan müzik Türkiye’nin Eurovision şarkısı idi. Düm tek tek. Aklımız Amerikan filmlerindeki kilise müziklerine gitti. İbadet için kiliselerde toplanmış olan cemaat org eşliğinde müzik söyleyip dans ediyorlar. Bizim dinimiz de böylesi bir ritüeli hoş görüyor olsa idi cami cemaati olarak düm tek tek eşliğinde hoplayıp zıplayacaktık o an. İmam efendi de tempo tutacaktı. Fakat cami cemaatinin o kadar ileri görüşlü olmaması ve imam efendinin istifini bozmayıp Fatiha’dan zammı sureye geçiş yapması bizi de böylesi şenlikli bir cuma eda etme mutluluğundan alıkoydu. Bir süre dinledik müziği, sonrasında kesildi.
Namaz dinin direği, İslamiyet’in de en temel ibadetidir. Bazı âlimler iman ile namazı birbirinden ayırmazlar. İkisi birbirinin parçası gibidir. Peygamberimiz de bir hadis-i şerifinde “Namaz dinin direğidir, namazı terk eden dinini yıkmış olur” diyor. Sahabe adı verdiğimiz arkadaşları da dediklerini harfiyen uygulayarak namaza önem veriyorlar. Namaz kılarken öyle sık tutuyorlar ki safları elbiselerinin önce omuzları eskiyor. Aradan 1400 sene geçtikten sonra Müslümanlar nisyana mağlup oluyorlar. Namazın önemi hayatlardaki yerini daha önemli diğer dünyevi hadiselere bırakıyor. Camilerden Kur’an sesi yerine müzik sesi yankılanıyor artık.
Camiye giderken cep telefonunu kapatmak normal şartlar altında bir Müslüman’ın ortalama 5 saniyesini alır. Bu kapatma işlemini biz namazı ciddiye alan Müslümanlar için söylüyoruz. Zannetmiyoruz ki Cuma namazına giden herhangi bir Müslüman herhangi bir namazını cep telefonu melodisi dinlemeden tamamlıyor olsun. Bizim başımıza gelmedi. Biz bir Cuma namazından çıkıp da “Hayret, bu sefer cep telefonu çalan kimse olmadı” diyemedik henüz. İlla ki bir telefon açık, illa ki hopluyoruz yerimizden bir tane melodinin tınısı ile. Camilerin kapılarına “Lütfen cep telefonunuzu kapatınız” uyarılarının asılması da boşuna. Yaptığı işi ciddiye almayan insanlar için ikaz gereksiz.
Mesele aslında ciddiyet meselesi. Ayinesi iştir kişinin söze bakılmaz demiş ya Ziya Paşa. Aynen öyle. Müslüman toplum Müslümanlığı o kadar ciddiye almıyor. Müslüman toplum faiz batağında, Müslümanlar işret aleminde, Müslümanlar dedikodunun ortasında. Müslüman toplumda açlık var, fakirlik var, paylaşım az, bencillik çok. Hırsızlık, dolandırıcılık ayyuka çıkmış. İnsanlar üç kuruşluk maddi menfaat, üç günlük fani dünyanın makamı, mevkii uğruna özlerini unutmuş vaziyetteler. Hal böyleyken cami cemaatinden de çok şey beklemiyoruz. Çalsın sazlar, oynasın kızlar. Biz namaz kılıyoruz.

Share

Enerjide Dışa Bağımlılık

Savaşlar top ve tüfekle kazanılır lakin milletlerin bağımsızlıklarını sürdürmeleri için top ve tüfek yeterli ve hatta gerekli bile değildir. 1920′li yıllarda savaşarak bağımsızlığını kazanan genç Türkiye Cumhuriyeti bu kazanımını sürdürebilmek için diğer ülkelerle bu defa ekonomi alanında mücadele etmeye başladı. Atatürk 1923 senesinde İzmir İktisat Kongresinde yaptığı konuşmada bu kongrenin en az Erzurum Kongresi kadar önemli olduğunu söylemiş, tarihte yaşamış olduğumuz tüm savaşların sebebini ekonomiye bağlamış ve milletin hâkimiyetinin ekonomiye hâkim olarak sağlamlaştırılacağını söylemiştir. Geçen 86 senenin sonunda geriye dönüp baktığımızda o muazzam Kurtuluş Savaşını aynı şekilde devam ettiremediğimizi ve ekonomik bağımsızlığımızı tam olarak sağlayamadığımızı görüyoruz. Ekonomimizi yabancı ellere bırakışımızın birçok sebebi var. Bunlardan biri de enerjide dışarıya bağımlı oluşumuzdur.
Geçen yıllar zarfında enerjinin hava gibi sınırsız bir mal olmadığını gördük. İhtiyacımız her geçen gün katlanırken bizim bu ihtiyacı giderme yönündeki çalışmalarımız yeterli olmadı. Bugün ülkemizin enerji tüketimi yıllık 200 milyar kilovat saat’e yaklaşırken bizim üretimimiz bunun ancak %20’si seviyesindedir. Enerji üretimimiz bu seviyelerde kalırsa ilerleyen yıllarda üretimimiz tüketimimizin %20′lerinin dahi altına düşecektir ki bu da dışarıya olan bağımlılığımızın giderek artacak olması anlamına gelir.
Türkiye’nin enerji ithalatında en ön sıraları doğalgaz ve petrol almaktadır. Ülkemiz doğalgazının %97’sini ithal etmektedir. Doğalgaz sadece evlerde kullanılan bir yakıt değil, elektrik üretimimizin de yarıya yakınını doğalgazdan sağlamaktayız. Doğalgaza bu kadar bağımlı olduğumuz için her kış krizler yaşıyoruz. Rusya doğalgaz akışını durduruyor, fiyatlar artıyor, hem cebimiz yanıyor hem de elektrik üretimimiz çoğunlukla doğalgaza bağlı olduğu için bağımlı duruma düşüyoruz. Ekonomik bir konuda, hele ki enerjide dışarıya bağımlı olmak bir ülke için en büyük risklerden birisidir. Yabancı ülkelerin iç işlerimize karışması ihtimali bile bizim için kabullenilemez bir durumdur ki bir nevi kapitülasyondur bu. Kurtulmak için mücadele verdiğimiz, savaşıp kan döktüğümüz bağımlılık durumunun içine tekrar düşmek anlamına gelir ekonomik olarak başka ülkelere bağlı olmamız.
Bağımsızlık mücadelesini şükür ki topla tüfekle vermiyoruz artık. Şimdi bağımsızlığı koruma vaktidir. 90 sene evvel nasıl topyekûn ayaklandıysa bu millet bağımsızlığı için bu gün artık ekonomik olarak mücadele vermemiz gerekmektedir. Bu konuda vazife bireye ve devlete düşüyor. Birey olarak yapacağımız en önemli faaliyet tasarruftur. Hanelerimizde kullandığımız elektrik ve doğalgazı daha iktisatlı kullanmalı, enerji verimliliğini artırmalıyız. Yalıtıma önem vererek çok fazla tasarruf edebiliriz. İnşaat yapanlar çok büyük ve ısınması zor evler yapacaklarına daha küçük ve kullanışlı evler yaparak enerjinin havaya gitmesine engel olabilirler. Devletin de bu konuda yapması gerekenler var. Yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması için yapılması gereken çok şey var. Öncelikle bürokratik engellerin kaldırılması lazım. Bundan sonra da sanayide kullanılan enerjinin yenilenebilir enerji kaynaklarına dönüştürülmesi için teşvikler verilmesi gerekiyor. Böylelikle yenilenebilir enerji kaynakları dediğimiz güneş, rüzgâr gibi enerji kaynaklarının kullanımı fabrikalardan hanelere kadar inecektir.
Atatürk’ün iktisat kongresi ile Erzurum Kongresini benzeştirdiği gibi biz de Kurtuluş Savaşı ile bugünün ekonomik bağımsızlık mücadelesini özdeşleştiriyoruz. Bu konuda hepimizin yapmamız gerekenlerin bilincinde olup elimizden geleni yapması tam bağımsız olarak hayatımızı sürdürmemiz için atacağımız en önemli adımdır.

Share

Sevgililer Günü

İnsanı insan yapan, diğer canlılardan ayıran, Eşref-i Mahlukat yapan fark; duygu ve düşünecelerinin olmasıdır. İnsanlar arasında da belirli bir ölçek vardır. Bu ölçeğin tepesinde melekler, en altında hayvanlar bulunur. İnsan bu duygu ve düşüncelerini olumlu yönde geliştirdikçe meleklere yaklaşır, bu yeteneğini görmezden geldikçe de hayvandan dahi aşağı durumlara düşer. Bize göre insan evladını diğer yaratılmışlardan ayıran en önemli duygusu sevgidir. Sevgi duygusu Yaradan’dan gelir. Yaratıcı, kullarını sever; kullar da birbirlerini sevdikçe O’nun hoşuna giderler. Bu yüzdendir ki Efendimiz “Birbirinizi sevmedikçe hakiki mü’min olamazsınız” demiştir. Bu da demek oluyor ki insan olmak kadar Müslüman olmanın da yolu sevgiden geçiyor.
Bugün bizim insanımızı da dahil ederek sevgililer günü kutluyor dünyanın büyük bir kısmı. Biz de gelişmiş bir toplum olarak bu sevgi ve sevgililik hadisesinden kendimizi alamıyoruz ve dış dünyada nasıl kutlanıyorsa aynı coşku ve mutlulukla kutluyoruz bu günü. Bundan 1400 yıl evvel “Birbirinizi sevin” mesajını verirken bu dinin peygamberi, şu anda bu günü kutlayan toplumlar henüz duygu ve düşünce olarak hazır değillerdi bu tür kavramlara. Bizim dinimiz merhamet ve şefkatten bahsederken bu dinin dışındaki toplumlar ortaçağ karanlığı diye tabir ettiğimiz bir karanlığın içindeydiler. Geçen bu kadar zaman içerisinde biz onlara sevgi, merhamet ve insani duygular konusunda dersler verirken bugün böylesi temel kavramlarımızı dahi onlardan öğreniyor, onları taklit ediyoruz.
Müslüman toplumdan beklenirdi ki sevgiyi ve sevgililiği, başkalarını taklit etmeye gerek kalmadan kendileri yerleştirsinler hayatlarının merkezine ve örnek olsunlar. Elalemin papazının arabesk aşk hikayesinin neticesinde intihar etmesinin bizim için hiçbir enteresanlığı yok. Bu intihar gününün Hristiyanlık alemince 1969 yılına kadar dini bir bayram muamelesi görmüş olmasını da mantıklı bulmuyoruz zaten. Rahiplerini evlendirmeyen, intiharı da yasaklayan bir din neden karşılık bulamadığı sevgi yüzünden kendini asan rahibin ölüm yıldönümünü kutlasın, bizce anlaşılır bir hadise değil. Bizim için en güzel sevgililer günü hepimizin sevgilisi olan Rahmet Peygamberinin doğduğu gündür. Bizce sevgi konusu geçtiği zaman kutlanmaya değecek olan yegane gün de budur.
Sevginin ve sevgililiğin gün olarak kutlanıyor olması mantık olarak fena bir şey değil. Uygulamaya geçildiğinde ise çok fena ayrıntılarla karşılaşıyoruz. Sevgi kavramının ilişkiler dünyasının kavramlarından birisi haline geldiğini görüyoruz öncelikle. Sevgililer günü kutlayan sevgililerin büyük kısmının sevgisi meşru bile değil. İnsanlar aralarında bağlayıcı bir akdin olmadığı flörtleriyle kutluyorlar bu günü. Halbuki sevgi hakikatlilik ister. Medyada böyle bir dayatmaca hakim oluyor bu sıralarda. Sevgilinizle ne yiyip ne içeceksiniz, ne yapacaksınız baskısı. Sanki sevgi ve sevgililik sadece birbirleriyle gayri meşru bir şekilde ilişki halinde olan insanlara mahsus kavramlarmış gibi.
Sevginin hakikisi Allah’tan gelen ve Allah rızası için olanıdır. İnsanlar birbirlerini Allah rızası için sevdikçe sevgileri hakiki olur. O zaman böylesi günlerin, tabi ki daha ahlaki kriterler içerisinde, kutlanması da çok güzel olur. İnsanların birbirlerine hediye alıp sevindirdikleri, zaten var olan sevgilerini bir günlüğüne dahi olsa gündeme taşıdıkları bir günün olması ne kadar güzel. Bu sayede piyasada yaşanan canlılık da kışın çoğunlukla işleri durgun geçen esnafın yüzünün gülmesi, harcanan paraların değişik ellere geçmesi sebebiyle binlerce ailenin ekmek kazanmasına vesile olması da çok güzel. Fakat gönül isterdi ki biz böyle bir günü başkalarını taklit ederek değil de içinde yaşadığımız kültürün ve mensubu bulunduğumuz dinin bir yansıması olarak; saçma sapan bir intihar tarihini değil de Gönüller Sultanı, Sevgililer Sevgilisi’nin aleme teşrif tarihini alarak kutluyor olalım.

Share

Merhamet Demokrasisi

Türkiye insanını gelişmiş ülke insanlarından ayıran bir özelliği de ülkesinin sahipliğini yönetici sınıfa kayıtsız şartsız teslim etmesidir. Gelişmiş ülkelerde insanlar yönetilme haklarını bir süreliğine yönetici sınıfa verseler bile ülkelerinin sahipliğinden vazgeçmezler, yönetimde aksaklık olduğu zaman olaylara direk müdahale etmekten çekinmezler. Biz yönetilme olayına bambaşka bir açıdan bakarız. Yönetilme hakkımızla birlikte ülkemizin ve bölgelerimizin anahtarlarını seçilenin eline bırakıveririz ve sonrasında yapılanların hesabını asla sormayız.
Zaman zaman gazetelerde dış dünyadan haberler okuyoruz ve şaşırıyoruz: Hindistan içişleri bakanı Mumbai kentindeki terör olaylarının sorumluluğunu üstlenerek istifa etti. İngiltere çalışma bakanı partiye yapılan 103 bin dolar bağışın harcamalarını belgelemeyince istifa etti. Alkollü araç kullanan Honduras dışişleri bakanı istifa etti. Kanada dışişleri bakanı gizli belgeleri güvenli olmayan bir yerde bıraktığı için istifa etti. Bulgaristan içişleri bakanı bir mafya lideriyle görüntülendiği için istifa etti. Brezilya kültür bakanı sanat çalışmalarına vakit ayırabilmek için istifa etti. Japonya tarım bakanı bazı kurumlara gönderilen pirincin küflü çıkması üzerine istifa etti. Makamında 64 bin dolar bulunan Arjantin ekonomi bakanı istifa etti. Bunlara benzeyen dana nice istifa haberleri.
Bize sudan görünen bu sebepler adı geçen ülkelerde hiç hafife alınmıyor. Bizim ülkemizde bunlardan daha vahim onlarca olay oluyor. 64 bin dolar, 103 bin dolar ne kadar komik paralar değil mi. Bizim yöneticilerimiz hesap verme gereği duymadan milyonlarca dolar harcayabiliyor. Bizim idarecilerimiz herhangi bir suçlamaya maruz kaldıkları zaman yukarıdaki örneklerdeki gibi, “istifa edeyim de soruşturma daha kolay yapılsın” demek yerine; “Bu bana yapılmış bir komplodur, görevimin başındayım” açıklamaları yapıyorlar. Bu kendi suçları değil tabi ki. Eminiz ki bahsettiğimiz bu yabancı devlet adamları da bizim gibi seçmenlere sahip olsalardı yerlerinden ayrılmayı kabul etmezlerdi.
Demokrasi de bir kültür meselesi. Olayların karşısında her ülke vatandaşı kendi kültürünün gerektirdiği gibi davranıyor. Demokrasi kültürünün yerleşmiş olduğu toplumlarda sivil halkın inisiyatif kullanma ihtimali her zaman var. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu zaman halk yöneticiye müdahale edebiliyor. Demokrasi konusunda yeterli altyapıya sahip olmayan bizim gibi toplumlarda ise yönetme hakkını ele geçirenler ülkenin sahipliğini de ele geçiriyorlar ve halka rağmen halkı yönetiyorlar. Böylesi durumlarda topluma ancak dua etmek düşüyor. Dua ediyoruz ki yöneticimiz merhametli olsun, hakkımızı yemesin, çiğnemesin, çiğnetmesin.
En tehlikeli yönetim şekli de bu olsa gerek. İdarecinin vicdanı ile baş başa kaldığı bu yönetim şekline biz “Merhamet Demokrasisi” adını veriyoruz. Hz. Ömer hilafete geçtiği zaman: “Ey nas! Ben haktan, adaletten ayrılırsam ne yaparsınız?” diye soruyor. Ahali: “Ya Ömer! Sen eğrilir, haktan ayrılırsan, seni kılıcımızla doğrulturuz!” cevabını verince Hz. Ömer “Elhamdülillah! Eğrilirsem beni kılıçları ile doğrultacak arkadaşlarım varmış!” diyerek şükredip seviniyor. Bizim yöneticilerimiz bize böyle bir şey sorsa: “Estağfurullah, siz hiç haktan adaletten ayrılır mısınız?” deriz. Sonsuz itimat gösterir, ülkemizin sahipliğini kayıtsız şartsız teslim ederiz. Sonra hakkımız yenilince de kendimiz ört bas ederiz hadiseleri. Takım tutar gibi tuttuğumuz siyasi partiyi onlardan önce biz savunuruz muhalefete karşı. Kılıcımızla eğrilikleri doğrultmak şöyle dursun, idarecinin eğriliğine karşı çıkanların eleştiri kılıçlarına karşı kendimizi siper ederiz.

Share

Küresel Isınma

Dünya nüfusu arttıkça enerji ihtiyacı da buna bağlı olarak katlanmaktadır. Bugün dünyamızın ihtiyaç duyduğu enerjinin büyük bir kısmı fosil yakıtlardan sağlamaktadır. Fosil yakıtlar çürüyen tarih öncesi bitki ve hayvanlardan milyonlarca yılda oluşan petrol, kömür, doğalgaz gibi yakıtlardır. Bu yakıtlar karbon ve hidrojen elementlerinin değişik şekillerde birleşmesinden oluşur. Yanmaları neticesi havadaki oksijen gazı ile birleşerek karbondioksit oluştururlar. Karbondioksit güneş ışınlarının atmosferde tutulmasını artıran bir gaz olduğu için atmosferdeki oranının fazlalığı dünyanın sıcaklığının artmasına sebep olur.

21. yüzyılda dünyanın ortalama sıcaklığının 2 ile 6 derece arasında artacağı hesaplanmaktadır. Bunun sebebi nüfus artışına bağlı olarak petrol, doğalgaz ve kömür kullanımının artacak olması ve dolayısı ile atmosfere daha fazla karbondioksit gazının salınacak olmasıdır. Geçtiğimiz yüzyılda 0.6 derece olarak gerçekleşen bu artışın 10 katına çıkması büyük felaketlerle yüzyüze geleceğimizin de habercisidir. Bilim insanları deniz suyu seviyesinin önümüzdeki yüzyılda 1,5 metre yükseleceğini öngörüyor. Bu yükselme rakam olarak bize basit gelse de gerçek hayata uygulandığı zaman yüzmilyonlarca insanın yerlerinden olacağı anlamına geliyor. Temiz içme suları deniz suyu ile karışacak ve içilmez hale gelecek. Bu da içme suyu bulamayacak insanların göç edeceği anlamına geliyor. Topraktaki verimsizleşme, tarım alanlarından yeteri miktarda ürün alamama ve başka kimyasal zararlı etkileri de düşündüğümüz zaman yüz yıl sonra dünyanın felaket senaryoları çizilen Amerikan filmlerindeki gibi bir yer olacağı kesinleşiyor. Açlık ve yoksulluk kol gezecek, her yerde sokaklarda yaşayan milyonlarca evsiz olacak.

Yüz yıl sonrasından bize ne denildiğini duyar gibi oluyoruz. Doğrudur, yüz yıl sonra bu dünyada biz yaşıyor olmayacağız. Bu ısınmadan dolayı bir miktar etkileneceğiz ama gelecek kuşaklar kadar değil. Bu yüzden küresel ısınma bizi ilgilendirmiyor. Biz yine de gelecek nesillere kötü bir dünya bırakmak istemeyenler için yapılması gerekenleri sıralayalım. En başta ağaç dikmek geliyor. Çünkü ağaçlar fotosentez adı verdiğimiz büyük bir mucizeyi gerçekleştiriyorlar. Karbondioksiti alıp oksijene çevirirler ki insanların böyle bir teknolojiyi yapmaları imkansız. Bu yüzden sorumluluk duygusu hisseden her bireyin senede en az bir tane ağaç dikmesi gerekir. Sivil toplum kuruluşlarının, kamunun desteğini de alarak göstermelik değil gerçek ormanlar oluşturmaları icap ediyor.

Sorumluluklar ağaç dikmekle bitmiyor. Sivil toplum kuruluşları, kamu kuruluşları ve bireylerin yapmaları gereken daha çok iş var. Alternatif enerji yollarını herkesin araştırması gerekiyor. Türkiye’nin elektriğinin çok büyük bir kısmı termik santrallerde kömür kullanarak üretiliyor. Çok fazla elektrik tüketen işletmelerin ihtiyaçlarını güneş ve rüzgar enerjileri kullanarak giderme ihtimalleri var. Devletin de desteği ile güneş ve rüzgar enerjileri kullanımı yaygınlaştırılmalı, bu ucuz ve zararsız enerji üretim metotları teşvik edilmelidir.

Nüfus artışıyla beraber otomobil kullanımı da arttı. Otomobillerin eksozlarından atmosfere tonlarca karbondioksit yayılmaktadır. Seyahat ederken insanların özel araçlarından ziyade toplu taşımayı kullanmayı tercih etmeleri doğaya karbondioksit salınımını azaltacaktır. Plastik maddelerin ve kağıdın kullanıldıktan sonra çöpe atılmaması ve geri dönüşüm kutularında biriktirilmesi de doğa için önemli bir kazanım olacaktır. Bir ton kağıt için 16 tane ağaç kesiliyor. Kullanılmış kağıtlarımızı ve plastik maddelerimizi atmayarak geri dönüşümlerine sebep olursak en az ağaç dikmek kadar faydalı bir iş yapmış olacağız.

Kocaman evler yapıyor sonra da yüzlerce lira vererek ısıtmaya çalışıyoruz. Kanaat bitmek tükenmek bilmeyen bir hazineyken, müsrifliğimiz yüzünden hem doğalgazımız bitti, petrolümüz yok diye dış ülkelere el açıp zelil oluyoruz hem de yaşadığımız dünyayı kirleterek gelecek kuşaklara yaşanmaz bir dünya bırakıyoruz. Küresel ısınmanın çözümü çok basit aslında. Sadece biraz daha bilinçli davranmak gerekiyor. İçinde bulunduğumuz durumun vehametini hissetmek, kanaatkar olmayı toplumsal bir yaşam biçimi haline getirmek, petrol, doğalgaz ve kömür kullanımını en aza indirecek tedbirler almak, kağıt ve plastiği geri dönüştürmek bizim için zahmetli olmayacak bazı tedbirler. Özel aracımız yerine toplu taşıma kullanmamız, bir kağıt parçasını bile esirgememiz çok küçük adımlar gibi geliyor bize. Fakat karıncanın Hazreti İbrahim’i yakan ateşe döktüğü su gibi, diktiğimiz her ağaç bir damla olacak ve gelecek nesillere bizden yangın yeri değil, gül bahçesi kalmış olacak.

Share

Mavi Işık

maviIşıkların ağaçları parlattığı bir düğün gecesi yanıyor bazen gözlerimde. Ağaçların dallarından çamaşır ipi gibi asılmış lambalar sarkıyor. Sarılar var, kırmızılar, maviler, yeşiller, turuncular. En çok mavileri seviyorum çünkü az bulunuyor. Onlarca gece lambası asılmış düğün gecesini aydınlatmak için, yetmiyor. Takviyelere ihtiyaç var. Çocuklar karanlıktan istifade ediyorlar haşarılıklar için. Kim daha çok gazoz içecek. Kim saklambacılıkta hiç ebe olmayacak. Ortama yabancı, hanımevladı misafir çocuğunu kim dövecek. Herkesin kendince bir vazifesi var. Düğün müziksiz değil ama müzikli de değil. Düğün evinin bahçeye bakan bir odasına eski bir pikap koymuşlar, değişik havalar çalıyor. Müzik dışarıda oturanların umrunda değil. İçeride kadınlar oyun oynuyorlar. Erkekler; memleket meselelerini konuşuyorlar. Daha samimi olanlar eski günleri yad edip orada olmayanların dedikodusunu yapıyorlar. Sigaralar sönmüyor. Tabakalar çıkarılıyor. Başparmakla işaret parmağının arasında yerleştirilen incecik kağıdın üzerine bir tutam tütün koyulup rulo yapılıyor. Rulonun kenarı tükürükle ıslatılıyor. Sigaranın bir ucunu toparlıyorlar ki güzel tutuşsun. Akşam daha uzun. Çocuklar yaramaz. Sıcak gecede koşuşturup ortalığı toz ediyorlar. Kapının önüne çıkıp gelen arabalara bakıyorlar sonra. Kültürel gelişimlerinin önemli ayrıntıları bunlar. Kaç kilometre yapıyor bu araba diye iddialaşıyorlar. 120 yapan var 140 yapan var. 180 yapanı görünce vay be çekiyorlar. Bir tanesinin Alamancı bir akrabasının arabası 220 yapıyormuş güya. Hiçbiri inanmıyor, üstelik çocuk da dışlanıyor bu palavra yüzünden. Sonra yine koşturmaca, yine toz bulutları, yine bitmez tükenmez azarlar, bir iki tane de tokat. O kadar. Tütünler sarılıyor. Çay bardakları dolup dolup boşalıyor. Kadınların konuşmaları müziği bastırıyor artık. Lambalar gecenin serininde daha bir güzel duruyor üşümeye başlayan çocuklar için. Bir tane yumurtayı yanan bir lambanın yanına koysak ve ikisini bir kutuya koysak, yumurtadan civciv çıkabilir. Gece oluyor. Uyku önce çocukların etrafını sarıyor. Çok direnmeden teslim bayrağını çekiyorlar. Sonra yavaş yavaş dağılıyor insanlar. Taksiler manevra yapıyor. Çoğusu yürüyerek gidiyor. Çocuklar ya arabalarda ya da anne babalarının kucağında uyukluyorlar. Sonra tenhalaşıyor sokaklar. Bir rüzgar kalıyor geceden sonra. Bir de yanan renkli ışıklar.

Share

TV Esiri Vicdanlar

Televizyon ve sinema insan beyninin çalışmasını engelleyen uyuşturucular adeta. Televizyon müptelası toplum gerçekle bağlantısını yitiriyor. Televizyonun olmadığı bir dünyada; “Filistin’de savaş var, insanlar kadın çocuk denmeden katlediliyor” diye bir haber yayılsaydı herkesin tüyleri diken diken olurdu. Fakat bugün televizyonlardan izlediğimiz bu haberler insanlığın icap ettirdiği kadar büyük bir tepki uyandırmıyor halkımızda. Beyinler uzun süredir uyuşturucuya alıştırıldığı için, basit hadiseler gibi geliyor. Sinemalarda izlenilen filmlerden pek de farklı değil yaşananlar. Televizyon ve sinema endüstrisi insanları düşünmekten alıkoyuyor. Türk insanı günlük ortalama 5,09 saat televizyon izliyor. Bu oran hafta sonları daha fazla. Günde 5 saatten fazla vaktini bu aletin karşısında geçiren insanın zombileşmesi tuhaf değil. Bu uyuşturucunun etkisi altındaki bir toplumun fazla ileri gitmemesi de normal. Zira dünyanın geri kalmış ülkelerinden olan Türkiye televizyon izleme açısından bakıldığı zaman açık arayla lider. Dünyada en fazla televizyon bu ülkede izleniyor.

Teknoloji insan eliyle üretiliyor. Televizyon da insan zekâsının bir ürünü. İnsanın kendi eliyle ürettiği bir aletin karşısında pasif durumda olması, aletin insan karşısında aktif olması ne kadar garip. Mantığın kabul etmemesi toplum olarak bu işi vazife edinmemize engel olmuyor. Dünyanın gelişmiş ülkelerinin halkları kitap okuma rekorları kırarken biz beynimizi her gün bu uyuşturma makinesinin eline bırakıyoruz. Kitap okumama bahaneleri de o kadar çok ki. Herkes vakit darlığından şikâyetçi. Sanki bu günde 5 saat televizyon izleyen insanlar uzaydan gelmiş gibi, kime ne kadar kitap okuduğunu sorsak vakit darlığından şikâyet ediyor. Sonra biz uyurken gelip elimizden vicdanımız dâhil her türlü varlığımızı alıyorlar.

Amerikan film endüstrisi Yahudilerin tekelinde. Her sene Yahudilik propagandası yapan birkaç film yapılıyor. Schindler’in listesi, Piyanist, Hayat Güzeldir, Sophie’nin seçimi, Son Tren, Amen, Müzik Kutusu, Anne Frank’ın Hatıra Defteri bir çırpıda sayabileceğimiz ödüllü filmler. Hepsi Yahudi soykırımından bahsediyor. Hepsi büyük ödüller almışlar. İzleyenler bilirler. Gerçekten güzel yapılmış, konuları itibariyle insanın içini acıtan filmler. Yahudilerin soykırıma uğradıkları bir gerçek. Çok büyük zalimliklere uğradıkları da doğru. Deneylerde kobay olarak kullanıldılar, acımasız bir şekilde işkencelerden geçtiler, milyonlarcası bu işkencelerde can verdi. Yıllardır bu acı dinmedi, bu yara kapanmadı. Aynı şekilde soykırımlardan geçen onlarca halk acılarını unuttu, fakat Yahudi katliamının yarası asla kabuk bağlamadı, sürekli kanıyor.

Bu esasında Yahudilerin politikası. Kendilerine yapılanlar hiç unutulmayacak ki kendileri zalimlik yaptıklarında da kimsenin sesi çıkmasın. Çok modern, çok ileri, çok müreffeh Avrupa devletleri, hayvan katliamı için dahi dünyayı ayağa kaldırırlar. Gelir bizim ülkemizde bize insan hakları dersi verirler. İNSAN HAKLARI konusunda çok geri kalmışsın ey Türkiye derler. Sen insan haklarına önem vermiyorsun derler. Bütün dünyaya insanlıktan bahsederler. Konu Filistin olduğunda ise yıllardır kör, sağır ve dilsiz kesilirler. Susarak yıllar önce Yahudilere yaptıklarının bedelini ödediklerini düşünüyorlardır, kim bilir.

Yaşananları gördükçe sinema ve televizyonun tüm o füzelerden daha tehlikeli Yahudi silahları olduğunu düşünüyoruz. Zihinlerimiz bu sayede olup bitenleri görmezden geliyor, görse bile kabullenmiş bir uyuşuklukla ses çıkarmıyor. Elimizle engel olmuyoruz, dilimizle kınamıyoruz, kalbimizle buğz dahi etmiyoruz. Düşünce kabiliyetimizi bir aletin içine bırakmışız, kurbanlık koyunlar gibi, benzerlerimiz yakınımızda kurban edilirken, sıra bizde değil diye masum masum otluyoruz, sanki sıra bize hiç gelmeyecekmiş gibi.

Share

Jingle Bells

Cingıl bels, cingıl bels. Yılbaşına yaklaştıkça televizyon kanallarının fon müziği oldu bu meşhur yeni yıl şarkısı. Mağazalar yoldan geçenlere bu şarkıyı dinletti. Bazıları üşenmedi şarkıyı Türkçe’ye çevirdi. Ülkemiz insanı gayet mutlu girdi yeni yıla. Hindi kesip yiyenler oldu, çam ağacı süsleyenler oldu, meydanlara akanlar, parti düzenleyip saat gece yarısına yaklaşırken geri sayım yapıp alkışlarla şampanya patlatanlar oldu. Bunların hepsi Türkiye’de oldu. Cingıl bels.
Önceleri biz bu yeni yıl ve bilumum diğer yabancı özentisi davranışların bizi hristiyanlaştırmak adına yapılan bir planın parçası zannediyorduk. Bugün fikrimiz değişti. Bu hristiyanlık değil de kapitalizm özentisi bir davranış. Zira hristiyanlar hindilerini noellerinde yani yılbaşından bir hafta önce kesiyorlar. Çam ağacı süslemenin de dini bir anlamı yok zira Hazreti İsa efendimizin bir çam ağacının altında doğmuş olma ihtimali çok zayıf, doğduğu bölgenin iklimi göz önüne alınırsa. Kapitalizmin insanlara dikte ettirdiklerini sorgusuz sualsiz alıp kabulleniyor bizim insanımız. Yabancı ülkeler yeni yıla girince kutlama yapıyor, bizim neyimiz eksik, biz de yapıyoruz. Onlar gece yarısına kadar kafayı çekip kumar oynuyorlar, biz de oynuyoruz. Dinle alakalı bir durum değil. Müslümanların; aşırı müslüman, islamcı, protestan müslüman, ılımlı ve sair gruplara bölünmesi de dış odakların etkisiyle olan bir hadise değil. Kapitalizmin fazla yerleştiği bir toplumda oluşması kaçınılmaz gruplar bunlar. Parası çok olan bir müslüman yeni yılı kutlamazlık edemez kolay kolay, şampanyasını da yudumlayacak, cingıl bels diye tempo da tutacak. Müslümanlıktan da vazgeçmeyeceğine göre protestan mülüman olacak. Başkalarıyla menfaat ilişkisi olan adam emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker yapamayacak. O da cingıl bels diyecek sırıtarak. Ilımlı müslüman olacak.
Kutlamanın bir mantığı olmalı. Güzel hadiseler kutlanır, güzel hadiselerin yıldönümleri kutlanır. Bayramlar bunun için var. Milli bayramlarımız var, bazı şehirlerimizin düşmandan kurtuluş günleri var. Kişisel olarak kutladığımız tarihler var, doğum günleri, evlilik yıldönümleri var. Hepsi de manen anlamı olan tarihler. Yeni yılı kutlamanın mantığını aradığımız zaman aklımıza manevi hiçbir anlam gelmiyor. Dünyanın her sene güneş etrafında yaptığı 365 gün 6 saatlik turun başlangıcı kabul edilen bir tarih. Ayları insanlar uydurdu halbuki. Turun başlama ya da bitiş tarihi de yok. Yazın ortası da olabilirdi, ekinoks tarihleri de. Birileri Ocak 1 olsun tarih dedi, diğerleri de kabul etti. 80 yıl öncesine kadar takvimimiz batılı takvimlerin 13 gün gerisindeydi. Yılbaşı 14 Mart günüydü. Yeni yıl kutlanıyor muydu bilmiyoruz ama kutlanıyordu ise bile 14 Mart’ta kutlanmalıydı, ya da 1 Muharrem’de.
Cingıl bels diye diye yeni bir yıla neşe içinde girdik. Sanki 2008 yılı bizim için her yıldan daha güzel geçmiş gibiydi. Ekonomik krizlerle belimiz bükülmemiş, karşıladığımız sene de bükülmeyecek gibiydi. Onlarca Mehmetçiğimiz hain saldırılarda şehit olmamıştı sanki. Ergenekon davaları ile başımıza ne çorapların örüldüğünü öğrenmemiştik. Güngören’de 17 kişi bombalı patlamada ölmemiş, Diyarbakır’da dershaneye giden çocuklar yine bombalı saldırı sonucu ölmemişti bu sene. Dünya güllük gülistanlıktı 2008′de, Bağdat’ta onlarca bomba patlayıp yüzlerce insanın ölümüne sebep olmadı, burnumuzun dibindeki Gürcistan’da savaş çıkmadı, dünyada kan ve gözyaşı oluk gibi akmadı. Cingıl bels diye tempo tutuyoruz biz de buradan, bütün dünyanın yeni yılını mutluluk içinde kutluyoruz. Bu kadar güzel bir yıl geçirdiğimiz için sevinçliyiz, gelecek yılın bu yıldan güzel olacağını düşünerek heyecanlanıyoruz. Vicdanımızın bangır bangır Fillistin diye bağıran sesini cingıl bels diye daha gür bağırarak bastırıyoruz. Gazze’nin üzerine bombalar yağarken biz yeni yıl şarkıları söylüyoruz.

Share

Gülerim Soykırımına

soykırımBakmayın Amerika’nın soykırım yaptınız laflarına. Soykırım konusunda bir kurs verilecek olsa üstat Amerika olur. Kızılderilileri katletmelerinden başlarlar derse. 20. Yüzyılda dahi Kızılderilileri deneylerde kobay olarak nasıl kullandıklarını anlatırlar. Bir deney için aynı gün 200 tane Kızılderili’yi nasıl ilaçla zehirleyip öldürdüklerinden devam ederler. Bakmayın başkanlarının zenci oluşuna. Afrika’dan hayvan toplar gibi topladıkları zencileri balık istifi gemilere nasıl yüklediklerini, ölen ölür kalan sağlar köle olur diye Atlantik’i aştıklarını anlatsalar dudaklarınız uçuklar. Sonra da demokrasi vaadiyle katlettikleri Vietnamlı, Iraklı, Afgan ve daha birçok ulustan siviller. Ve Japonya, Hiroşima’ya atılan atom bombası günlük hayatında olan, kadın, çocuk, genç, yaşlı 200 bin sivilin yanarak ölmesine sebep oldu. Nagazaki’nin bilânçosu 70 bin. Sonradan bombanın etkisiyle ölenleri saymıyoruz. Soykırım bir ders olsa Profesörlüğü kimselere kaptırmaz Amerika.
Ermeniler katledildik diye avazları çıktığı kadar bağırıyorlar ama 25 Şubat 1992’de Hocalı kentinde katlettikleri 1300 sivil’in acısı henüz dinmiş değil. Katliam için tarihe bakmaya gerek yok. 1992 daha tarih olmadı. 1992–1995 yılları arasında 300 bin Boşnak sivilin Sırplarca katledilmesi de daha tarih olmadı. 1995’te Srebrenitza’da katledilen 8300 sivil sadece bir örnek Bosna-Hersek için.
Ruanda’da Tutsi’ler ve Hutu’lar arasındaki savaşla ilgili haberleri duyarız ara sıra. Aslında ne Tutsi diye bir ırk var ne de Hutu diye bir kabile. Ruanda’yı sömüren Belçika’nın uydurduğu kelimeler bunlar. Birbirlerini katledenler aynı ırktan, aynı soydan. Belçika rahat sömürmek için çıkardı ayrımcılığı zamanında. 1994 yılında katledilen Raunda’lı sivillerin sayısı 800 bin. Belçika hükümetine bundan bahsetseniz hiç istifini bozmaz, üzerine alınmaz.
Fransa; Cezayir’i yönettiği zaman zarfında 1,5 milyon sivili katletmiştir. Fransız hükümetinin bu konudaki tutumu o kadar pişkin ki. Fransızlar bu hadiseler hakkında yorumun tarihçilere bırakılması gerektiğini savunuyorlar. Öyle ya, hadise tarih olmuş, ne gereği var Fransa’nın önüne temcit pilavı gibi çıkmasının her zaman.
18 Mayıs 1944 gecesi Kırım’daki bütün Türkler sorgusuz sualsiz şehir meydanlarına toplandı. Evlerinden toplu iğne dahi alamadılar. Toplanan 423 bin sivil Stalin’in emriyle tren vagonlarına balık istifi doldurulup güya sürgüne yollandılar. 195 bin kişi kötü şartlara dayanamayıp öldü. Katledilenler Türk olduğu için bu katliamdan çok bahsedildiğini duymazsınız. Hâlbuki Almanya’nın Nazi döneminde öldürdüğü 17 milyon kişinin acısı hiç dinmez. Zira ölenlerin arasında Yahudiler de vardı. Yahudiler belki de İsrail’deki zulümlerinin ve haksızlıklarının üzerini örtmek için gündemden hiç indirmezler bu katliamı. Aynı Almanya’nın 1904–1907 arasında Namibya nüfusunun %75’ini katletmelerinden bahsedildiğini hiç duymazsınız. 75 bin insanın hepsi de en az Türkler kadar kıymetsiz zencilerden oluşuyordu çünkü.
Geçtiğimiz yüzyıl o kadar fazla katliama sahne oldu ki yazmakla bitiremeyiz. Güçlü olan zayıf olanı katletti, işine geldiği gibi. Sonrasında saklamaya dahi çalışmadı yaptıklarını. Konu Ermeni soykırımına geldiğindeyse bu katillerin hepsi melek kesilip nutuklar atmaya başladılar. Ortada bir soykırımın olduğu dahi meçhul. Türk milletinin genel karakteristiğini inceleyen herhangi bir tarihçi böyle bir katliamın olmadığını rahatlıkla söyler. Hatta Ermeni tarihçiler bile, azıcık samimi olsalar varlıklarını Türk milletine borçlu olduklarını söylerler. Gelin görün ki dünyayı yönetenler, Türkiye üzerindeki planlarını gerçekleştirmek için gündemden indirmiyorlar bu soykırım laflarını, kendi katilliklerini meşru sayarak. Bazı kuklalar Ermenilerden özür dileme kampanyası başlatıyor bir de. Özür dileme kampanyası başlayacaksa dünyada, önce Amerika’nın nedametten salya sümük gözyaşı dökerek aşındırması lazım dünya halklarının kapısını sonra da Almanya, Fransa, Belçika, İspanya ve tüm diğer sömürgecilerin özür dilemesi gerekir katlettiklerinden. Bizdeki kuklalar eğer birazcık samimi olsalardı önce bu özürlerin hesabını sormaları gerekirdi.

Share
Sayfalar: Önceki Sayfa 1 2 3 ... 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 Sonraki Sayfa
WordPress theme: Kippis 1.15