Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Raf

Kentlerde insanlar artık bir cep telefonu, bir kulaklıkla bağlandıkları farklı bir dünyada (farklı dünyalarda) yaşıyorlar. Bir kulaklıkla bağlandıkları o farklı dünyadan besleniyorlarmış gibi bir izlenim veriyorlar. O kulaklık çıkarıldığı zaman fişi çekilmiş bir robot gibi yere düşecekmiş gibiler. Bireyselleşmeden bahsettiğimizde örnek olarak insanların içinde ve insanlardan uzakta olan bu insanları verebiliriz. Bireyin kendi içine döndüğü, dostlukların soğuk bilgisayar camlarından yaşandığı bir dünyada yaşıyoruz. Eminim benim somnambül, (uyurgezer) olarak tanımlayabileceğim bu insanlar bilgisayarın başında yaşadıkları bu dostluklar münasebetiyle gözyaşı da döküyorlardır.

Devir kullanılmayan şeylerin rafa kaldırıldığı, çok kullanılanların ise illa ki vitrine çıkarıldığı bir devir. Herkesin bir rafı bir de vitrini var. Rafa kaldırılan şeylerin üzerinden uzun zaman geçtikten sonra işlevsizleşmesi, bozulması, modasının geçmesi ihtimallerini düşünürsek, rafa kaldırılan kimi duygu ve düşüncelerin zamanla yok olacağı sonucuna varabiliriz. Yüz yüze, samimiyetle kurulan dostluklar rafa, sanal dostluklar vitrine; gönül zenginliği rafa, para cüzdanları vitrine, manevi yaşam rafa, gösteriş vitrine… İnsani olan her şeyin rafa doğru yol alması hayvani olarak nitelendirebileceklerimizin vitrine çıkmasına sebep oluyor. Burası panayır mı, hayvanat bahçesi mi?

Müstakbel ya da şimdiki eşinin mahremi olan-olacak bedenini sergileyen bir kadın edebi rafa kaldırmış, hayasızlığı vitrine çıkarıyor değil mi? Alın size bir hayvanat bahçesi manzarası. En ufak maddi menfaat için birbirlerini ezen insanları düşünün. Ya da düşünmeyin, gidin bir akşam vaktinde belediye otobüsüne binmeyi deneyin. Gidin bir yerde kuyruğa girin. İnsanların kalabalık oldukları ve minnacık bir menfaatin söz konusu olduğu bir yere gidin. Hemen ardından hayvanat bahçesine gidip gözünüze kestirdiğiniz bir hayvan grubuna yem atın. Bakın nasıl birbirlerini yiyecekler. Şimdi yukarıda davranışlarını zikrettiğimiz insanların insanlığı rafa kaldırıp hayvanlığı vitrine çıkardıklarını söyleyemez miyiz?

Bir kulaklıkla kendini dünyanın geri kalanından koparan insan o kendini kopardığı dünyayı sadece takdir edilmek, dikkat çekmek, ilgi görmek konularında önemseyen, sair konularda ise umursamayan bir yaratık haline geliyor. Diğer insanların varlığı sadece onun varlığını önce tasdik, sonra takdir etmeye yarıyor. Vitrine koyulan bencillik, rafa kaldırılan ise tevazu ile birlikte insanı insan yapan vicdani tüm özellikler oluyor.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Kuş

Bugün yolda yürürken bir çift kuş havalandı önümden. Yaşadığım hayattan bir anlığına sıyrılıp yerimde kalakaldım. Ben ne yapıyorum, nereye gidiyorum, neyim? İnsan gündelik hayatının telaşelerinin içinde varlığının anlamını düşünmeyi unutuyor. Bazı insanlar hayatlarını bu anlamı aramaya adarken çoğunluk belki hayatında bir defa bile düşünmüyor. Arzular, istekler, hevesler. Bizi yaşadığımız dünyanın gerçeklerinden, gerçekliğinden ya da gerçek dışılığından uzak tutuyor.

Bir çift kuş belki kader çizgimin kırılma noktalarından biriydi. Allah tarafından beni ikaz etmek için gönderilmişti. Belki yürüdüğüm o yolda her gün bir çift kuş havalanıyordu da ben görmüyordum. Bugün o kuşları görmem, varlıklarını düşünmem, varlıklarının amacını düşünmem, benim varlığımla ilintilendirmem, kendimi kaptırdığım hayatın akışından bu vesileyle sıyrılmam benim için hayata farklı bir bakış açısıyla devam etmek için bir fırsat olabilir. Belki de birkaç gün içinde bunu unutup yine ezberlediğim yaşam biçimine geri dönerim. Hep böyle olmuyor mu zaten?

Hayatlarımızı ezberlenmiş bir programla sürdürüyoruz. Bize dikte ettirilmiş bazı doğrularımız ve amaçlarımız var. Düşünce biçimimize kadar bilgisayarlardaki paket programlar gibi en baştan belirlenmiş ve dışına çıkılması imkânsız olan bir sistemi uyguluyoruz. İçinde bulunduğumuz kültürün düşünce yapısını sorgulamadan kabullendiğimiz gibi hayatımızı biçimlendirirken de bu sistemin öngördüklerinin dışına çıkmıyoruz. Eğitim alırken amacımız kâinatı tanıyıp burada bulunma sebebimizi araştırmak değil de bu eğitimi maddi bir kazanca dönüştürmek. Bu sistemin öngördüğü davranış biçimi okul okuyarak ya da okumayarak paraya dönüşebilecek bilgilere sahip olmak, en verimli bir şekilde bilgiyi paraya dönüştürebilmek, elde edilen parayla refah seviyesini optimum noktaya çıkarmak. İnsan ilişkilerimizi menfaat eksenli kurmak. Başkalarıyla ilgimizi bize getirisini hesaplayarak göstermek.

Hayat ne garip değil mi? Nereden geldiğimizi bilmiyoruz ve nereye gideceğimiz hakkında en ufak bir bilgimiz dahi yok. Vahyedilmiş bilgiye inandığımız sürece kafamızda bir fikir oluşuyor ama bu fikir imanımızın gereği, kesinleşmiş bir bilgi değil. Bu imana sahip olmak bile düşünmenin sonucu. Düşünmeden iman edemiyoruz. Düşünmeden varlığın ne kadar tuhaf bir durum olduğunu, bu tuhaflığın bir sebebinin olduğunu, muhakkak ki bir yaratıcının bizi ve bu dünyayı yarattığını ve yine muhakkak ki bizden bir muradının olduğunu anlayamıyor, böyle bir sonuca ulaşamıyoruz. Düşüncelerimiz sadece maddi refah, tensel zevkler, dünyevi makamlara yoğunlaştığı için hayal gücümüz donuklaşıyor, varlığımızın en önemli meselesi olan; yaratıcının bizden muradı nedir konusunu düşünmemiz gereken yerlerde düğmesine basılmış makineler gibi kapanıyoruz.

Yirmi dört saatlik bir küçük günümüz yüzlerce hikmeti barındırıyor içinde. Düşüncelerimizi donukluktan kurtarabilirsek göreceğiz, güneşin ne muazzam yaratıldığını, her gün hiç şaşmadan üzerimize doğup mevsimine göre ışınlarının açısını değiştirerek bize sıcağı ya da soğuğu yaşattığını; vücudumuzun ne güzel yaratıldığını ve herhangi bir insan işi üretimin asla ulaşamayacağı mükemmellikte olduğunu, dünyanın ve içinde bulunan her şeyin belki de dilleri olsa konuşup bizlere varlığımızın amacını hatırlatacağını. Önümüzden belki de her gün binlerce kuşun uçarak bakışlarımızı ve düşüncemizi ezberlenmiş basmakalıp düşünce şekillerinden kurtarmaya çalıştığını biraz dikkatli bakarsak fark edebileceğiz. İşte o zaman insan olduğumuz hatırlayacak, kainatın bize her gün fısıldadıklarını net bir şekilde işitebileceğiz.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Dalgaların Sesi

Dalgaların Sesi Japonya’nın uzak bir adasındaki bir köyde geçen bir aşk romanı. İki gencin yaşadıkları aşkın etrafında savaş sonrası Japonya’daki bir okyanus köyünde yaşananlar, içtimai hayat, insanların iyi ve kötü yönleri anlatılıyor. Genç yaşta ailesini geçindirme sorumluluğu sırtına binmiş bir çocuk Shinji. “Tanrım, bize durgun bir deniz, bol balık bağışla, köyümüzü daha mutlu, daha neşeli kıl. Daha gencim ama, gözü pek bir balıkçı olmama yardım et. Denizle, balık avıyla, tekneler ve hava ile ilişkili her şeyde zengin bilgi sahibi olmama yardım et. Her şeyi becerebilen yetenekli bir erkek olmayı benden esirgeme. Sevgili anamı, daha çocuk sayılacak yaştaki kardeşimi koru. Anam yeniden dalmak zorunda kalırsa, vücudunu denizin bütün tehlikelerinden uzak tut. Sonra senden dilediğim bir şey daha var. Günü saati gelince bana uygun bir kız, iyi, güzel bir eş gönder. Terukichi Miyata’nın eve dönen kızı gibi bir kız.” Köyde bir tapınak var ve Shinji sık sık bu tapınağa uğrayıp dua ediyor. Tanrı fikri tabiatla iç içe olan yerlerde daha baskın gibi. Şehirlerde, binaların arasında insan Tanrısını kaybediyor zaman zaman.

Okyanus köyü o kadar güzel betimlenmiş ki kitabı burnuma götürsem hem okyanusun hem de varsa köyün; insanların tabiatı dışarıya atarak kurdukları şehirlere hiç benzemeyen insan-tabiat karışımı konusunu duyacağımı hissettim. Birkaç sayfadan sonra kitap insanı sarıyor. Sıkmayan tatlı bir kavrayışı var. Shinji’nin durumuyla köydeki insan ilişkileri arasında gidip geliyor. Kapalı sosyal toplumun hadiseleri, insanların gösteriş merakı, dedikodu hastalıkları değişik örneklerle anlatılıyor. Bir köyde mesela bu bir Türk köyü de olabilirdi; bir sır saklanmıyor. Shinji’nin başından ne geçse anında bütün köy duyuyor. Shinji Japon kültürünü temsil ediyor sanırım yazarın gözünde. Gözüpek, yiğit, az konuşan, maddiyata önem vermeyen bir yapısı var. Yazarın olmasını istediği Japon genci. Bütün zorlukların karşısında yılmayan, aşkını sonuna kadar savunan, mert bir insan. Öyle ki savaşını hem maddi imkansızlıklara, hem insanların kötü yönlerine hem de tabiata karşı verecek kadar gözünü budaktan sakınmıyor.

Elimdeki 1972’de Hürriyet Yayınları’ndan çıkmış baskısının çevirisini Zeyyat Selimoğlu yapmış. 178 sayfalık bu roman Yukio Mişima tarafından kaleme alınmış, Japonya’da bir de ödül almış.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Sürgün

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun kitabını bir dönem romanı olarak tanımlamak mümkün. Geçtiğimiz yüzyılın başında sürgün olarak İzmir’de ikamete mecbur tutulmuş olan Doktor Hikmet’in bir gün ani bir kararla Paris’e kaçması ve bu yaban ellerde yaşadıklarının üzerine kurulu olan hikâye o dönemin düşünce dünyasını da önemli fikir ve aksiyon adamlarının etrafında değerlendiriyor. Hikmet’in gözlerinden dönemin bir fotoğrafını çekiyor. Fransız Yahudilerinden Jöntürklere, Avrupalıların Osmanlı’ya bakışına kadar her şey kitapta mevcut. Yazarın da benzeri bir hayat yaşadığı, varlıktan yokluğa düştüğü, Avrupa ülkelerinde yaşadığı, verem hastalığından dolayı tedavi gördüğü düşünülürse kitap oldukça gerçekçi.

Doktor Hikmet gözden düşmüş bir saray mensubunun oğlu. Aldığı Avrupai tarzdaki eğitim onu köklerinden uzaklaştırmış, dönemin klasik Avrupa hayranı entelektüel insanlarından biri haline getirmiştir. Öyle ki Fransızcaya anadili kadar hâkim olan Hikmet Fransızca bir gazeteyi bile kutsal bir metin addederek okuyor. Hikmet’in ve kitaptaki diğer kahramanların şahsında yazar Osmanlı aydın tipinin de bir eleştirisini yapıyor. Osmanlı aydın tipi kendi tarih ve kültüründen daha fazla batı kültürüne aşina. Henüz etkileri taze diyebileceğimiz Fransız İhtilalına karşı gıpta ile bakılıyor ve Osmanlı’nın da bir gün aynı şekilde özgürlüğüne kavuşacağını ümit ediyorlar fakat bunu gerçekleştirecek azim, irade ve birlik mevcut değil. Avrupalıların karşısında aşağılık kompleksine kapılan bu aydınlar kendi halklarınaysa tepeden bakıyorlar. Her milleti alaya alan bir şiirde Türk milletinin adı geçmedi diye üzülen bir Ragıp Efendi var mesela. Bir türlü bir araya gelemeyen Ahmet Rıza taraftarları ile Prens Sabahattin yandaşları var.

“Merak etmeyin, Türklerin topu vardır ama gülleleri yoktur. Attıkları hep kurusıkıdır.”

Bu aydınlar Avrupa karşısında her zaman ezikler. Önüne gelenin Osmanlı kültür ve kurumlarını eleştirdiği bir ortamda başlarını önlerinde eğmekten başka bir tepki veremiyorlar. Yazar yer yer Yahudilerin durumlarına da yer vermiş. Klasik ezilmişlik psikolojisi ile kendilerini acındırarak toplumdaki yerlerini sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Kitabın yazıldığı dönemde Yahudilerin durumu nasıldı bilmiyorum ama yazarın da bir Yahudi sempatizanı olma ihtimali var. Fevziye mektebi mezunu olmasının bunla bir ilgisi var mı bilemiyorum.

“Bütün manasiyle hürdür. Fakat bu hürriyeti nasıl istimal edeceğinde mütehayyirdir. Kapalı hazinelerin içinde altınlarını kemire kemire ölen masaldaki zengin gibi esaretten daha sert bu beyhude hürriyeti bir pranganın demirleri gibi sürüklemektedir.”

Doktor Hikmet Paris’te yaşadıkça kitaplarda yazanla gerçek Avrupa’nın aynı olmadığını keşfediyor. Sık sık çocukluğunu, İstanbul günlerini hatırlıyor. Medeni Paris’te ayda iki defa banyo yapmasına tuhaf bakıyor insanlar. Hasta mısın bu kadar sık yıkanıyorsun diyorlar. Osmanlı insanının kibarlığının karşısında bu kaba saba Parisliler Hikmet’i hayal kırıklığına uğratıyor. Kendi annesi ile sevdiği kızın annesini karşılaştırıyor mesela. Asil, kibar, bayağılıktan uzak, geleneklerine bağlı, kültürel derinliği olan Osmanlı kadını ile Avrupa kadını adeta birbirlerinin zıddı gibi. Bugünün dünyasına baktığımız zaman artık bizim de kadınımız Avrupalılaştı, içtimai hayatta onlardan hiçbir farkı kalmadı; Hikmet kendini parası için seven kadınlardan fersah fersah kaçarken Hikmet’in Türkiye’deki yeğenleri kendilerini kadınlara beğendirmek için cüzdanlarını göstermekten başka bir yol kullanamıyorlar artık.

“Evet, garbın yeni kapitalist rejimi, işte, bir medeni varlığı; -hiç şüphesiz keyfiyet itibariyle Roma İmparatorluğu’ndan ne daha aşağı, ne daha üstün- bir devlet ve cemiyet nizamını bir asır zarfında böyle bir viraneye çevirdi. Emin olun ki, Barbarların Roma’yı istilası bundan daha yıkıcı olmamıştır ve Avrupa emperyalistleri bu neticeyi bir küme bezirganla, beş on tefeci sayesinde elde etmiştir. Bütün istila ordusu bundan ibarettir.”

Bir süre sonra parasız kalan kahramanımız komünistlerle takılmaya başlıyor. Komünizm parayı bulana kadar, feminizm kocayı bulana kadarmış. Tersi bir şekilde parayı kaybedenin komünizme, kocayı kaybedenin feminizme yelken açması ne kadar doğal.

 “Bizim neşemiz dışarıya doğru taşmaz. Hep gönlümüzde için için kabarır. Bir müziğimiz vardır ki, bizi ağlatır; fakat tatlı göz yaşlarile…”

Parasızlık, hayal kırıklıkları derken maymun gözünü açıyor ve doğu-batı mukayesesi yapmaya devam ediyor. Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sini yad ettim buraları okurken.

“Ben muvaffakiyete ermenin muayyen yolları olduğuna kaniim. Fakat bu yollar o kadar pis, kirlidir ki temiz yürekli insanlar buradan geçmekten tiksinirler.”

Hastalıklarla, yoksullukla mücadele ederken Hikmet’in kanına biraz da Oblomov mikrobu karışıyor.

“Tarihte Barbarların Romayı istilası namı verilen hadise işte, böyle coğrafi ve tabii bir zaruretin neticesidir. Romalılar bilirsiniz, Afrika’nın iptidai kabileleriyle, Asya’nın birtakım geri milletleriyle ve bakir Makedonya’nın tabiatın bağrından yeni fışkıran akvamiyle çarpışmışlardır. Fakat dikkat edin; Romalı müverrihler bunların hiçbirine Barbar lakabını vermemiştir. Barbar, onların nazarında yalnız şimalden inenlerdir. Cermenlerdi, Franklardı, Gotlardır, Vizigotlardı. Niçin? Çünkü yırtıcı mahlûk tipine en yakın olan bunlardı.”

Yukarıdaki tespite katılmamak mümkün değil. Barbar Avrupa milletlerinin tarih boyunca yaptıkları zulümler bugün de bu barbarların en seçmelerinden oluşan A.B.D tarafından bütün dünyaya uygulanıyor.

1938 yılında yayınlanan bu eser bence Yaban’dan çok daha güzel. Kitap edebi açıdan her ne kadar gereken ilgiyi görmemiş olsa da Türk Edebiyatı’nın köşe taşlarından birini oluşturabilecek kadar mükemmel. Dönemin fikir hayatını çok gerçekçi bir şekilde anlatması açısından da bilgilendirici. 360 sayfalık bu eser İletişim Yayınlarından çıkmış, yayına hazırlayan Atilla Özkırımlı.

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Çelo

Köy romanı deyince aklıma Fakir Baykurt ve Talip Apaydın gelirdi. Şimdi listeye Abbas Sayar’ı da ekledim. Abbas Sayar aslen yozgatlı. Maddi olanaksızlıktan dolayı tamamlayamadığı bir eğitim macerasından sonra Yozgat’a dönmüş ve hayatını burada gazeteceilik yaparak sürdürmüş. Kırsal kesimden gelen yazar eserinde köy hayatını, köydeki insanların sosyal durumlarını, konuşma şekillerini kendi tecrübelerinden de faydalanarak çok gerçekçi bir şekilde anlatmış. Kitaptaki Nail Bey’in yazarın kendisi olduğunu düşünüyorum. Esas kahramanımız Çelebi yani Çelo ise Necip Fazıl’ın “Bir idamlık Ali vardı asıldı” mısrasındaki Ali, Nazım Hikmet’in “Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri /yedibuçuğu doldurup çıktı” mısralarındaki Osman ve birçok yazar ve şairin hapishane hayatlarında rastlayıp eserlerinde bahsettikleri halk tipi, köylü tipi insanların bir örneği. Abbas Sayar kesinlikle rastlamıştır Çelo’ya hayatının bir aşamasında diye düşünüyorum. Aslında çok farklı olmayan bir kişiliği olan Çelo’yu dikkat çekici kılan hayat serüveninin anne babasının ölümü üzerine rutinin dışına çıkması; kendisini bir hak arama mücadelesinin ortasında bulması. Hayatı normal seyrinde devam etseydi Çelo’da diğer köylülerden farklı olmayacaktı.

Çelo öksüz ve yetim. Amca elinde zulüm altında büyüyor. Kitap Çelo’nun şahsında ve etrafında köylünün ve köy yaşamının sorunlarından bahsediyor. Köyün birinci sorunu tabi ki cahillik. Kasabaya gitmiş, bir süre oranın havasını teneffüs etmiş insanlar daha kültürlü, bilgili kabul ediliyor. Kitap 1972’de yayınlandığına göre hadiselerin 60’lı yıllarda geçtiğini varsayıyorum. Yazar cahilliğin bir diğer örneği olarak da köy enstitülerine çocuklarının gitmesinin köylülerin zorlarına gitmesini gösteriyor. Köydeki imam kötülüğü temsil eden muhtar, Eser Çavuş ve diğerlerinin tarafında üstelik hastaları duayla iyileştirmeye çalışan bir üfürükçü. Halk zengin ve fakir olarak tabakalaşmış. Yoksul olan hayat boyu yoksul oluyor. Miras yüzünden toprağın küçülmesi ve bu küçülmenin önüne geçmek için yapılan haksızlıklar var. Çelo da haksızlığa uğrayanlardan birisi. Aziz Nesin’in İpsizlerin Memedi, Barış Manço’nun Mehmet’i gibi. Öksüz ve yetim olmasına rağmen kollanıp gözetileceğine sırf malının üzerine yatmak için zulmediyorlar Çelo’ya. Çelo çareyi kaçmakta buluyor. Öksüz ve yetim büyüdüğü için karakter zaafiyetleri de var Çelo’nun. Kötülüğe meyli var, bir süper kahraman değil.

Kitapta kadınların kırsal kesimdeki yerlerine de değiniliyor. Kadın tüm ilkel toplumlarda görüldüğü gibi, bir eşya, bir mal gibi görülüyor. İneği ölen kadının sevinmesi dikkat çekici, bu elim hadiseden dolayı kendine geçmiş olsuna gelinmesi kadını sevindiriyor, hayatımda ilk defa babam öldüğünde adam yerine konmuştum şimdi de inek öldüğünde beni adam yerine koyuyorlar diyor. Kadınlar genelde dayak, küfür, kölellik üçgeninde yaşıyorlar ve kendilerini çocuklarına adayarak kocalarından görmedikleri sevgiyi belki çocuklarından görmek ümidi ile tüm şefkatlerini çocuklarına yönlendiriyorlar.

Hikaye biraz Romeo-Juliet havasında trajik bir şekilde devam ederken sonuna doğru biraz saadet rüzgarı esmeye başlıyor fakat neticede realist bir roman olduğu için romantizme fazla bulaşmadan neticeye ulaşıyor. Abbas Sayarın 250 sayfa civarındaki bu romanı e yayınlarından çıkmış. Şimdiki baskılarını Ötüken yapıyor.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Kul Hakkı Kimin Hakkı?

Kul hakkı kavramı yetiştiğimiz kültürün en temel kavramlarından biridir. Çocukluğumuzdan beri önce anne babalarımızdan sonra çevremizden ve içinde yaşadığımız toplumdan ve en nihayetinde dini eğitimimizi aldığımız kişi ve kitaplardan kul hakkı yemenin ne kadar büyük bir günah olduğunu; kul hakkı yememenin bir erdem değil de her dürüst insanın karakterinin öğelerinden birisi olduğunu öğrendik. Hak, toplumun huzurunun oluşması ve sürmesi için en önemli kavramlardan biridir. Herkesin haklarını ve beraber yaşadığı insanların haklarını bilmesi ve buna göre yaşaması için ailede, okulda, camide ve diğer sosyal birimlerde böyle bir eğitimin verilmesi çok önemli. Eskiden kimsenin evinin kapısını kilitlemediğini, çarşıda kimsenin dükkânının kapısını kilitlemediğini efsane gibi dinleriz. Belki abartılıyordur, belki gerçekten efsanedir ama düşünürler insanlık ve ideal toplum için bir hedef belirleyecek olsalar bence herkesin havada uçtuğu, ışınlandığı, teknolojinin en üst noktasına vardığı bir dünyadan ziyade kimsenin kapısını kilitlemediği bir dünyadan bahsetmeleri gerekir zira olgunluğun en üst noktası budur. Herkesin kul hakkı yemekten korktuğu, helal ile haramın en ince noktasına kadar hesaplandığı bir dünya gelişmişliğin en son noktasıdır.

Benim dikkat çekmek istediğim nokta kul hakkı kavramına dini açıdan bakanların hadiseyi gereksiz yere tehlikeli noktalara çekmeleri. Örnek vermek gerekirse Allah’ın her türlü günahı affedeceğini fakat kul hakkını affetmeyeceğini ve hatta (hâşâ) affedemeyeceğini söyleyenler var. Günahın küçüğü büyüğü olmaz ve tabi ki kul hakkı yemek de Allah’ın yasakladığı her davranış gibi büyük bir günah. Fakat bunu anlatırken Allah’ın adına konuşarak affetmez, affedemez demek insanın haddini aşması anlamına geliyor. Dünya ve içinde var olan her şey Allah’ın mülkü olduğuna göre o gasp edilen hak kulun hakkı değil Allah’ın hakkıdır. Günahları affetmek ya da affetmemek iradesi Allah’a ait olduğu için bizim insanlar olarak böylesi yorumların içine girmemiz hem gereksiz hem de yanlıştır. Allah’ın adına konuşulacaksa O’nun kitabında çizdiği sınırların dışına çıkmamak lazım. Kuran’da Allah, O’na şirk koşma dışında her günahın affedilebileceğini söylüyor (Nisa-48). Bunun haricinde bir yorum yapmak, Allah adına affedilebilir ve affedilemezler listesi çıkarmak insanın kendini ateşe atması anlamına geliyor ki daha tehlikelisi sözüne itibar edilen kimselerin bunu yüzlerce, binlerce insanla paylaşıp onları da aynı tehlikenin içine çekmeleri.

İnsanları kul hakkından korkutayım derken Allah adına konuşmak durduk yerde en büyük günahın etrafında dolaşmaktır. Hepinizin dikkatini çekmiştir kul hakkından bahsedilen dini konuşmaların zaman zaman haddini aştığı. Dünya, içindeki tüm canlı ve cansız varlıklarla beraber Allah’a aittir. Bir hırsızın çaldığı mal da Allah’a aittir, hırsızın kendisi de Allah’a aittir, malı çalınan da. Hırsızlık insani açıdan karaktersizlik, toplumsal açıdan erdemsizlik, dini açıdan ise günahtır. Bir günahın affedilip affedilmeyeceği o günahı işleyenin daha sonraki davranışlarına ve Allah’ın takdirine bağlıdır. Benim inandığım Allah sonsuz ve sınırsızdır. O’na sınırlar çizmek kimsenin haddi değildir

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Anayasa Hukukunun Genel Esasları

Burada bir ders kitabından bahsetmek şimdiye kadar uyguladığım formata pek uygun olmasa da kendimi bu kitaptan bahsetmek zorunda hissediyorum. Anayasa Hukuku konulu birçok metin ve birçok ders kitabı okumuşumdur. Genelde hukuk kitapları sıkıcı ve anlaşılmazdır. Kemal Gözler’in bu kitabı sanki sadece hukuk öğrencileri okusun diye değil de konuyla ilgilenebilecek herkes okusun diye yazılmış. Lisedeyken bir kimya kitabım vardı. Çark yayınlarıydı yanlış hatırlamıyorsam. Kimya konularını basitten zora doğru o kadar güzel anlatıyordu ki, normalde fen dersleriyle ilgim zayıf olmasına rağmen bu kitap sayesinde biraz kimya öğrenmiş hatta üniversitede seçmeli organik kimya alarak bilgimi pekiştirmiştim. Bu Anayasa Hukuku kitabı bana o kimya kitabını anlattı anlatım tarzı olarak. Konu hakkında en basit bilgilerden en detaylı bilgilere kadar geçişlerle, kutucuklar içinde verilmiş pekiştirici-ilginç örneklerle Anayasa Hukuku’nu okuyucuya bir hobisiyle uğraşır gibi zevkle okutuyor.

Kitap 19 konu başlığından oluşuyor. Anayasa Hukuku’nun tanımları, tarihi gelişimi, kurucu iktidar, devlet, demokrasi, devlet şekilleri, hükûmet sistemleri, seçimler, yasama, yürütme, yargı konuları 504 sayfa, 135 ilginç, pekiştirici bilgi içeren kutucuk, konuları pratik bir şekilde açıklayan 21 şema ve 11 tablo ile anlatılmış. Anayasa Hukuku ile ilgili sadece öğrencilerin değil, tarihsel gelişiminden bugünkü uygulamalarına kadar her konuda bilgi edinmek isteyen tüm ilgililerin rahatlıkla okuyup bilgi edinebilecekleri çok güzel bir kitap.

Ekin basım yayın dağıtım tarafından basılmış olan bu eserin yazarı Kemal Gözler. Kemal Hoca Uludağ üniversitesinde Hukuk Profesörü ve elimde okuyacağım birkaç kitabının daha olmasından dolayı çok mutluyum.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Adi

İnsanlıktan ümidimi trafikte kestim. Kar yağmış, şehir buz tutmuş vaziyette. Yolda arabalar zar zor ilerliyorlar. Çevre yolu ana baba günü, normalde on dakikada gideceğiniz yolu bir saatte alabiliyorsunuz. Okullar dağılmış, arabalar kuyruk olmuş. Ben buzda kaymayayım diye yavaş yavaş giderken arkamdaki araba selektör yapıyor bana. Nereye gidip yol verebilirim bilmiyorum zira solumda araba var sağda ise kar yığılmış. Adamın benden isteği o kar yığınının üzerine geçip kendine yol vermem. Yol verirsem önümdeki arabanın arkasında olacak. Tek kazancı iki metrelik bir mesafe olacak ve ardından diğer sürücüyü rahatsız etmeye başlayacak.

Babamın bir sözü var, birisi ummadığı bir adilik yaptığında “kazıyınca altından bakır çıktı” diyor. Bunları kazımaya bile hacet yok. Bakır bile değil, teneke parçası. Sanayi kavşağından çıkanları çevre yoluna aktaran bir geçiş var, arabalar bu geçişe geri geri girip tali yola girmek için olmadık cambazlıklar yapıyorlar. Kar yağıyor, buz üstünde zar zor gidiyorlar ama gidiyorlar. Trafiğin daha az olduğu tali yola geçmek için bu çaba neden? Bu yolun ilerisinde trafiğin tıkanmamış olduğunu size kim söylüyor? Bu aceleniz ne, nereye yetişeceksiniz? Hepinizin mi acelesi var, benim niye yok? Bütün soruların cevabını kendi kendime verebiliyorum. Girilen her kuyrukta, insanların insanca davranırlarsa, başkalarının hukuklarına riayet ederlerse rahat edebilecekleri her yerde birkaç tane adi çıkıp düzeni bozuyor. Ne kendilerine faydası dokunuyor bu düzeni bozmaların ne başkalarına. Edepleriyle beklemeyi bilseler herkes rahat edecek. Ama yok, neden beklesinler ki?

Kar erimeye başlamış, gündüz vakti Milli Egemenlik caddesinden bir minibüs son hız geçiyor. Her taraf kar değilken bile şehir içinde o sürati yapması doğru değil. O hızla geçerken sanki dalgalı bir deniz kıyılara çarpıyormuş gibi kaldırımdan geçenlerin üzerine erimiş kar suyu yağıyor. Islananlar, kaçışanlar, sövenler gırla. Kendi kendime soruyorum nasıl bir ruh hali bu saygısızlığı bir cadde boyunca tüm yayalara yapabilir diye. Durumun psikolojik sebeplerini izah edebilecek donanıma sahip değilim fakat insani olarak bu sürücüyü tek kelime ile değerlendirebilirim: Adi. Adamın insanlıkla tüm ilişkisi görüntüsü. Bunun haricinde nefes alıp vererek doğaya karbondioksit salmasından ve bu vesileyle küresel ısınmaya sebep olmasından başlayarak varlığının anlam ifade ettiği bir nice halin hepsi menfi. Müspet manada insanlığa zerre kadar katkısı yok.

İmanın seviyelerinden bahsederken üç aşama kullanıyor İslam âlimleri. İlme’l yakin, ayne’l yakin, hakke’l yakin. Bir insanın vahşetinin derecelerini öğrenmek için gazete okumak yeterli. Tüm dünyada savaş ya da başka vesilelerle kendi türdeşlerini öldüren insanlar var. Bunu ilme’l yakin biliyoruz, görmüyoruz fakat var olduklarını biliyoruz. Ayne’l yakin ise görerek iman etmek demek (ayn eski dilde göz anlamına geliyor).  Çok şükür kimsenin kimseyi öldürdüğünü görmedim ama insanlıktan ümidimi keseceğim kadar çok adi insanla karşılaştım trafikte. Bir insanın vahşetinin ne ölçülere varabileceği hakke’l yakin nasıl müşahede edilir diye sorarsanız zulmü bizzat yaşamaktır derim. Memleketimden hiç kimsenin hakke’l yakin zulmü öğrenmesini istemem ama o minibüsün sırılsıklam ıslattığı bir cadde dolusu insana sorarsanız sizi hakke’l yakin’in ne anlama geldiği konusunda bir miktar bilgilendirebilirler.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Et

İnsanlar zindanda birer kemiyet;

Urbalarla kemik, mintanlarla et

Necip Fazıl bu mısralarında insanların hapishane ortamında duygularını yitirip ceset haline gelmeye başladıklarını ifade ediyor. Duyguların yitirilip ceset haline gelinmesi için zindanda olmak şart değil tabi ki. Dağ başında da, kalabalığın en orta yerinde de insan duygularını yitirerek cesetleşebilir. İbn Sina ve Farabi’ye göre insan nefsi bedenin içinde var olan bir cevherdir. Bahaeddin Özkişi bu durumu kozanın içindeki ipekböceğine benzetiyor:“ Yeni insana mezarın koza, yaşadığı hayatın bir kurt hayatı, mezar sonrasının da kelebeklik olduğunu anlatmaya pek imkân yok” diyor. Vakti zamanı geldiğinde nefs bedenden, kelebek kozadan ayrılır. Beden, insanın özü de diyebileceğimiz o cevher için geçici bir ikametgâh, tasavvuf ehline göre ise hapishanedir.

Yin ve Yang felsefesinin işareti gözümün önüne geliyor bu konuyu düşünürken. Hani bir çemberin içinde birbirine birer nokta geçirmiş siyah ve beyaz. Her şeyin bir zıddı vardır, karşıtlar bir diğerini kendi içinde barındırır bu felsefenin temel düşüncesi. Et ve içinde bulunan cevher de biraz buna benziyor. Duygu ve düşüncelerimiz var fakat bedenimiz bu duygu ve düşüncelerin oluşumunu etkiliyor. Bedenimiz var fakat bu bedeni hayvan gibi kullanmaktan bizi alıkoyan bir vicdana da sahibiz. Dünya tarihi bu karşıtlığın birbiri ile savaşmasından oluşmuştur diyebiliriz. Duygularla isteklerin savaşı, madde ile mananın savaşı. Yin ve Yang işaretinin aksine hiç eşitlik meydana gelmemiş, her zaman ibre bir miktar et, ceset, madde tarafında olmuştur. Mikroekonomi’nin temel kabullenmelerinden birisi rasyonel insanın her zaman kendisi için en mantıklı olanı seçmesidir. Bu en mantıklı olan da insanın kendi menfaatlerini en üst seviyede kollaması, vücudunun rahatını sağlamasıdır. Başka insanlara yardımcı olmayı ekonomi bilimi ifade edemez. Örneğin bir şirket bir vakfa bağışta bulunuyorsa bunu vergiden düşmek için yapıyordur. Kendi kişisel bütçesini başkalarının iyiliği için harcamak rasyonel insana göre bir şey değildir. Vicdana sorduğumuz zaman durum başkalaşır. Vicdan komşusu açken tok yatamaz, yoksul insanlar varken lüks harcama yapamaz, vücudu ne kadar çok şey isterse istesin isteklerine gem vurup rasyonel insanın tam zıddına hareket eder.

Bu karşıtlıkla hayatımızın bir çok aşamasında yüz yüze geliyoruz. Vücudumuz, bedenimiz, etimiz bizden bir şeyler istiyor. Aşırı bir şekilde tüketmemizi istiyor örneğin. Dış dünyada da madde yanlısı destekçileri var. Kapitalizm dediğimiz tüketim yanlısı sistem herkesi daha fazla kazanıp daha fazla tüketmeye yönlendiriyor. Vicdanımızın da bizden talepleri var ki bunlar daha çok manevi şeyler. Başka insanların mutluluğunu düşünerek manevi tatmin seviyemizi artırabiliriz, daha az tüketerek daha fazla mutlu olabiliriz. Erişemeyeceğimiz doruklara ellerimizi uzatacağımıza bulunduğumuz duruma şükrederek psikolojik sorunlardan uzak durabiliriz. Madde-mana zıtlığının bu zamandaki yansıması rekabet-tevazu şeklinde gerçekleşiyor. Daha mütevazı ve manevi bir yaşam tarzı bizi bedenin esaretinden kurtarabilir.

Yukarıdaki mısrada Necip Fazıl’ın dediği gibi mintanlarla kemik, urbalarla et olmak duyguları yitirmek anlamına geliyor. Nasıl ki hapishane ortamında şairin gözlemlediği gibi insanlar yavaş yavaş duygularını yitiriyorsa beden dediğimiz hapishanede bir süreliğine mahkûm olmuş olan cevherimizi parlatmadığımız zaman biz insanlar da maddeleşiyor, ceset haline geliyoruz.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Istılah

Istılah belli bir bilim dalına ya da kültüre ait terim anlamına geliyor. Birisinin çok fazla anlaşılmaz terim içeren bir konuşmasına rastladığımız zaman konuşmacı hakkında “ıstılah paralıyor” diye bir yorumda da bulunabiliriz. Bilimsel ortamlarda daha çok ıstılah kullanıldığına şahit olabiliriz. Bir bilim dalı ile ilgili verilen bir seminerde yahut tıp hekimlerinin bir hasta hakkında konuşmalarını dinlerken bizim için anlaşılmaz olan bazı kelimelerin kullanımını görür, ilgili konudaki bilgi yetersizliğimizi hissederiz ya da bir ilacın prospektüsünü okurken anlayamayacağımız bu tarifin kim için yapılmış olduğunu merak ederiz.

Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ederken “Türkçe konuş, ne dediğini anlamıyorum” tarzında bir yakınması ile karşılaştım. Farklı insanlardan da daha önce aynı şikâyeti işitmiştim. Kendi kendime acaba fazla mı yabancı kelime kullanıyorum diye sordum. Bilim insanı değilim ve konuşurken olsun, yazarken olsun düzgün bir Türkçe kullanmaya gayret ediyorum. Sorunun bende değil de iletişim halinde olduğum insanlarda olduğuna karar verdim. Kullandığım kelimelerin dilimizde var olduğuna eminim, problem insanların kelime dağarcıklarını yeterli miktarda geliştirmiyor olmaları. Kültürel birikimimizin televizyonda gördüklerimiz, internet sitelerinde okuduklarımızla sınırlı olduğu bir dünyada kendimizi karşıdakine ifade edebilmek için en basit kelimeleri kullanmamız gerekiyor.

Toplumumuzda üniversite eğitimine çok yoğun bir hüsnüteveccüh var. Üniversite mezunlarını kültürlü kabul ediyor, daha az okuyanları ise eğitim seviyelerine göre cahil görüyoruz. Gözden kaçırdığımız nokta üniversitelerde bir kültür eğitiminin verilmiyor oluşu. Bir ilkokul mezunun kendisini çok iyi yetiştirmesine, bir akademisyenin konusu haricinde hiçbir birikiminin olmayışına rastlayabiliriz. Önemli olan insanın belli bir alanda çok fazla bilgi sahibi olması değil sahip olduğu bilgiyi yorumlayabilecek kültürel birikime sahip olmasıdır.

Kitap okumuyoruz. Popüler kültürün bize dayattıklarını sorgusuz sualsiz kabul ediyoruz ve Peyami Safa’nın deyimiyle Hazine-i Efkar’ımızı yani fikir hazinemizi zenginleştirecek hiçbir adım atmıyoruz. Televizyon izleyerek kendimizi bilgilenmiş kabul ediyoruz. Televizyonlarda ise toplumsal yapımıza uymayan film ve diziler, bize hiçbir şey katmadığı gibi kaybettiren programlar ve düşüncelerimizi manipüle etmeye yarayan yayınlar var. Televizyon insanı özgürce düşünebilmekten alıkoyan bir alet olduğu gibi hipnotize olmuş gibi seyrettiğimiz için yeni şeyler öğretmeyi bırakın, bildiklerimizi bile zaman içinde bizlere unutturuyor. Aynı şeyi internet için de söyleyebiliriz. Girdiğimiz birkaç web sayfasından edindiğimiz basit birkaç bilgi bize hiçbir şey kazandırmadığı gibi bu kaynaktan edindiklerimizin güvenilirlikleri de tartışılır durumda. İnternet ansiklopedisi “wikipedia” artık akademik yayınlarda bile kaynak olarak gösteriliyor fakat içeriğinin doğruluğu kesin değil.

Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça elimizi uzatmamız zorlaşıyor. Teknoloji bize daha az zaman harcayarak daha fazla bilgiye erişme imkânı veriyor fakat biz arta kalan vaktimizi dalga geçerek harcadığımız için bu hızdan istifade edemiyoruz. Akademik yayınlarda bile güvensiz internet sitelerinin kullanılması kolaycılığımızı gösteriyor. Dilimizi kullanırken bile aynı kolaycılığı bekliyoruz. Herkes basit kelimeler kullansın; anlamak için çaba göstermeyelim diyoruz. Biz okuyarak, araştırarak, kendimizi geliştirerek kültür seviyemizi yükselteceğimize karşımızdakiler bizim seviyemize insinler istiyoruz. Haliyle de toplumun bilgi birikimi azalıyor ve ne yazık ki gittikçe cahilleşiyoruz.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Prens Von Hombourg

Tiyatro eseri denince aklıma ilk olarak Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac’ı ardından da Moliere’nin Cimri’si gelir. İtiraf etmeliyim ki derinlikli bir şekilde Shakespeare okumadım. Daha geniş zamanlarda İngilizce aslından okuma isteğimden kaynaklanıyor olabilir okumamam. Kleist’in Prens Von Hombourg ya da başka bir adıyla Hamburg Prensi eserinden bahsetmeden önce yazar Heinrich Wilhelm von Kleist’ten bahsetmek istiyorum. 1777 doğumlu Alman yazar kısa hayatını çok maceralı bir şekilde yaşar. Askerlikle geçirdiği gençlik yıllarının üzerine hukuk ve felsefe eğitimi alır ve eser vermeye başlar. Karamsar bir ruh hali olduğunu düşünüyorum yazarın. Eserini okuduktan sonra idealize ettiği dünya ve gerçek dünya arasındaki farklara dayanamayan bir romantik, bir tutunamayan olduğu düşüncesi oluştu bende. Genç yaşında hayatına son vermiş olması da bundan kaynaklanıyor olmalı. Henüz otuzlu yaşlarında, sevgilisi Henriette Vogel ile birlikte bir nehrin kenarında gider, silahı önce sevgilisine sonra da kendine doğrultur. Prens von Hombourg’un hayata çok bağlı olan birinci hali sanırım ilk kurşunu sıktıktan sonra namluyu kendine çevirmesi gerekirken artık ölümü cesaretle karşılayan ikinci haline dönüşmüş olmalı.

Kitap Alman ordusunda görev yapan ve ordunun bir bölümünü komuta eden Prens von Hombourg’un uyurgezerliği sırasında Kral’a rastlamasıyla başlıyor. Beş perdelik eserin girişi böyle. Üç gündür savaş meydanlarında uyumamış olan prens uyguya yenik düşmüştür ve ertesi gün de önemli rol oynayacağı başka bir muharebe vardır. Prens kralın uzaktan yeğenidir ve bir başka yeğeni olan Natalie’ye aşıktır. Savaş meydanında üstün bir gayret gösterse de kralın emrettiği biçimde ihtiyat kuvvetlerini komuta edeceği yerde ordusu ile savaşa dahil olduğu için kralın gazabını üzerine çeker ve idamına karar verilir. Önce idam kararı ona olmayacak bir şeymiş gibi görünür zira kendisi bir savaş kahramanıdır, sonrasında ise ölüm korkusu sarar prensi. Kraliçeye yalvararak kendisini bağışlatmasını ister. Bir kahramanın düştüğü bu hal içler acısıdır. Ölümü de kahramanca karşılaması gerekmektedir. Sonra kral yanlış yaptığını kabul etmiyorsa idam kararından vazgeçeceği haberini gönderir prense. Prens bağlı olduğu kralı haksız çıkarmaktansa ölmeyi yeğlemektedir bu aşamada. Burada aklıma Ömer Seyfettin’in Ferman adlı hikayesi geldi. O hikayede de kendi ölüm fermanını taşıyan bir asker vardı ve bile isteye idama gidiyordu sırf otoriteye itaatsizlik etmemek için. Ömer Seyfettin’in bu hikayeden esinlenmiş olması muhtemel gibi geldi bana. Kral prense kendi hayatı hakkında karar verme yetkisini de kendisine verirken sanki şerefinle hayatın arasında bir tercih yap demek istiyor. Prens bir miktar ikilemde kaldıktan sonra ölümü cesaretle kabul ediyor. Daha sonra diğer ordu komutanlarının krala şefaatçi olarak gitmeleri, kraliçenin ve prenses Natalie’nin yalvarmaları ile devam ediyor oyun.

Benim elimde 1955’te Maarif Basımevi tarafından yayınlanmış olan baskısı var, daha yeni baskılar da mevcuttur elbet. Çeviren Burhanettin Batıman, 102 sayfa.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Yılbaşı Neyin Başı?

Geçen hafta bir haber dikkatimi çekti. Sabaha yakın bir saatte bir markete giren hırsızlar tam malları istif ederken ezan sesi duyuyorlar. Marketin kameraları bu esnada kayıt yapıyor. Hırsızın biri bir anlığına durup elini kaldırıyor ezan sesi ile ve dua ediyor: “Haydi Allah’ım bana yardım et”. İnsan nefsini tatmin edecek işlerle uğraşırken akıl ve mantıktan o kadar uzaklaşıyor ki bir hırsızlığa kâinatın yaratıcısını ortak etmeye dahi girişiyor. Hırsızlık yaparken Allah’tan yardım beklemek, kumar oynarken besmeleyle zar atmak, içki içerken Allah’tan şifa dilemek nefsin körleştirdiği insanlar için sıradan hadiseler. Bu dozda olmasa da bizler de günlük hayatlarımızda Rabbimizin hoşuna gitmeyecek türlü işi nerden geldiği belli olmayan bir cesaretle yapıyor ve başımızı kuma gömerek hesaptan kurtulacağımızı zannediyoruz.

Yılın son Cuma hutbesinde hoca efendi çıkmış minbere zamanın kıymetinden, eski yılın geçtiğinden, yeni yılda nasıl olmamız gerektiğinden bahsediyor. Konuşabilecek mevzunun fazla olmaması nedeniyle diyanetimiz belirli gün ve haftalara sarmış vaziyette. Orman haftasında ağaçlardan, trafik haftasında trafik kurallarından bahseden hutbeler dinlemişliğimiz çoktur; fakat mevzu miladi yılbaşı olunca bununla ilgili hutbe hazırlamak biraz zorlama gibi geliyor. Ormanlarla ilgili, kural ve kaidelerle ilgili ve hatta yerli malı ile ilgili dahi dinimizle bağdaştırılabilecek hutbeler hazırlanabilir. Neticede bizim dinimiz doğruluk dini olduğu için doğru yapılan her türlü insan davranışının onaylandığı birçok ayet ve hadis bulabilmek mümkün. Fakat ne kadar uğraşırsanız uğraşın miladi yılbaşını İslam’la bağdaştıramazsınız. Hırsızlık yaparken ezanı duyup “Haydi Allah’ım bana yardım et” demekle ne farkı var bunun? Bir yanlış hakkında bin tane doğru söz de söyleseniz yanlış yine yanlıştır. Allah zaman ve mekândan münezzehtir, Allah için zaman diye bir kavram söz konusu değildir. Allah zamanı insanlar için yaratmıştır, insanlar da kolaylık olsun diye bu zamanı saatlere, günlere, aylara, yıllara bölmüşlerdir. Bunun hiçbir enteresanlığı yoktur. Yeni başlayan miladi yıl yekpare zamanın bir parçasından başka bir şey değildir. Müslüman işini hafta başına, ay başına, yılbaşına göre düzenlemez. Müslüman aldığı her nefesin Rabbinin kendine verdiği bir ihsan olduğunu bilir ve vaktini şükür ile geçirir. Bir şeyleri yapmak için yeni zamanları kollamak Müslümanca bir davranış değildir. Namaza başlamak için Ramazan aynı beklemek dahi Müslümanca değildir.

Bir zaman diliminin bitmesine sevinmek makul bir davranış değil. Bu sene de ülkemizde terör vardı, yoksulluk vardı, hırsızlık vardı, cinayet vardı. Gencecik Mehmetlerimiz bu sene de hayatlarının baharında toprağa düştüler. Burnumuzun dibindeki Suriye’de her gün yüzlerce insan öldü. Arakan’da, Gazze’de, Doğu Türkistan’da katliamlar sürdü, dindaşlarımız öldü. Bizim dinimizden olmasalar dahi binlerce insan zulüm altında can verdi. Bu sene çok güzel geçmedi, gelecek sene de geçmeyecek. İnsanlar yine acı çekecek, zalimler yine zulmedecekler. Gözlerini bütün dünyaya kapatıp, ben keyfime bakarım demek, yeni yıl kutlamaları yapmak, bırakın Müslümanlığı insanca bir davranış bile değil. O yüzden bırakalım yeni yılın gelişini eski yılda kar eden zalimler kutlasın. Biz de ağlayamıyorsak bile en azından gülmeyelim, zalimlerin oyunlarına kanmayalım, onlardan biriymiş gibi görünmeyelim ki rıza-i İlahi’den uzaklaşmayalım, toprağın altında kefenli ya da kefensiz yatan şehidleri, masumları, mazlumları incitmeyelim.

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Toplam 57 sayfa, 35. sayfa gösteriliyor.« İlk...102030...3334353637...4050...Son »