Arşivler

Son Yorumlar

Açlık

“Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp gitmediği o garip şehir Kristiana’da aç gezdiğim günlerdeydi. Tavan arasında uyanık yatıyordum. Alt katta bir saatin altıya vurduğunu duydum. Hafif aydınlanmıştı ortalık; insanlar merdivenleri inip çıkmaya başlamışlardı…”

Knut Hamsun Norveçli bir yazar. Yüz yıla yaklaşan ilginç bir yaşam öyküsü ve kendisine Nobel Edebiyat ödülü kazandıran ilginç bir kitabı var: Açlık. Bu kitabın birinci dünya savaşı sonrasında insanların açlıkla mücadelesini anlattığını zannedip içim kaldırmayacak diye okumayı sürekli erteliyordum. Meğer kitap sosyolojiden çok psikolojiye yakınmış bilimlerden. Yazar kendi hayatından bir kesiti belki de biraz abartarak roman haline getirmiş. Gazetelere makale yazarak geçimini sağlayan bir yazarın gittikçe yoksulluğun pençesine düşmesi, üç kuruş parası, satacak bir eşyası kalmadıktan sonra açlıkla yüzleşmesi. Açlık öyle böyle bir açlık değil, yeri geliyor yolda bulduğu tahta parçalarını yeri geliyor portakal kabuklarını kemiriyor. Hatta açlığın zirve yaptığı bir yerde bir ceketinden bir parçayı bile kesip ağzına atıyor. Yersizlik de başka bir sorun. Kirasını ödeyemediği için atıldığı yerlerden ödünç aldığı bir battaniyeden başka bir eşyası olmadığı için rahatlıkla çıkıp bir ormana ya da parka gidebiliyor. Fakat açlığın ve soğuğun bileşimi dışarıda uyumayı bir kabus haline getiriyor yazar için.

“Kalsın, kalsın!, diye cevap verdim. “Size bağışlıyorum. Ufak tefek, değersiz şeyler. Dünya malım hemen hemen bundan ibaret!” Akşamın alaca karanlığında ümitsiz yankılanan kendi sözlerim, dokundu bana; ağlamaya başladım. Rüzgâr esiyor, gökte bulutlar hızla kayıp gidiyorlar, karanlık bastıkça serinlik artıyordu. Cadde boyunca hem yürüdüm, hem ağladım; kendime gittikçe daha çok acıyordum; defalarca tekrarladığım birkaç kelime, bir feryat, diner gibi oldukça gözyaşlarımı yeniden akıtıyordu: “Rabbim, Allah’ım, ne kadar bedbahtım! Rabbim, Allah’ım, ne kadar bedbahtım!” Bir saat geçti; bitip tükenmek bilmeyen, yavaş ve uyuşuk bir saat. Torv caddesinde durdum bir müddet, merdivenlere oturdum, birisi geçerken giriş kapılarının aralıklarına gizlendim, gözlerimi, dalgın, pırıl pırıl bakkal dükkânlarına diktim; bu dükkânlarda insanlar, ellerinde eşyalar, paraları, oradan oraya kayıp gidiyorlardı. Nihayet kilise ile pazar yeri arasında bir tahta yığını gerisinde muhafazalı bir yer buldum.” Bir de gururumuz var üzerine basmayıp bastırmayacağımız. Yeri geliyor tüm dünya malını oluşturan iki parça değersiz eşyayı bir kalemde başka birine verebiliyor. Üç gün aç dolaşmışken eline geçirdiği parayı ya bir fakirin ya da alacağı yüzünden kendisini kapı dışarı atmış ev sahibinin eline sıkıştırabiliyor. Başkalarının kendisi hakkında ne düşündükleri çok mühim zira kendisine duyduğu saygı da görüntüsünün hırpaniliğinin tam zıddı bir şekilde fazla. Üstü başı dökülse de yoksulluğunu gizleme çabası içerisinde. Kan kusuyor kızılcık şerbeti içtim diyor.

 

“Oturduğum kanepede yıldızlar görüyorum gözlerimin önünde ve düşüncelerim bir ışık kasırgası içine kayıyor. Uyuyakalmışım, polis uyandırdı. Merhametsizce, tekrar hayata ve sefalete çağırmışlardı beni. İlk duygum, kendimi böyle açıkta bulmaktan doğan salakça bir şaşkınlık oldu; ama bu duygu az sonra yerini acı bir yeise devretti; hâlâ hayatta oluşumun üzüntüsünden ağlıyordum neredeyse. Ben uyurken yağmur yağmış, elbiselerim sırsıklam olmuştu; ayazı kollarımda bacaklarımda hissediyordum. Karanlık daha da koyulaşmıştı; karşımdaki polisin yüz hatlarını güç bela seçebiliyordum.”  Hayatının bitmek üzere olduğunu düşünüp içleniyor ara ara. Ha bugün ha yarın diyerek ölmeyi de bekliyor. Soğuk ve aç geçen bir günün gecesinde kaldığı odayı toparlıyor ki gelip cesedini bulacak olanlar kendisini ayıplamasınlar.

“Açlık yine bildiğini okuyordu içimde; iki gecedir ağzıma lokma koymamıştım. Ama yine de öyle uzun bir zaman değildi bu; ben günlerce süren açlıklara az mı dayanmıştım?”

“Her şeye rağmen dayanmış, bunca yoksulluğun göbeğinde namuslu kalabilmiştim; ha hay, alabildiğine namuslu! Aman Allah, ne de aptalmışım! Hans Pauli’nin battaniyesini rehine vermek istediğim için şerefime leke sürdüğümü anlattım kendime. Bu ince dürüstlüğümle eğlenerek güldüm, hakaretle tükürdüm sokağa; kendi aptallığımla adamakıllı alay etmeye kâfi kelime bulamıyordum. Şimdi olmalıydı ki! Şu anda sokakta bir okullu kızın harçlığından arttırdığı bir beş para, yahut yoksul bir dulun düşürdüğü bir öre bulsaydım, alır cebime atardım; vicdanım sızlamadan bu parayı çalar, sonra da bütün gece kütük gibi uyurdum. Boş şeyler uğruna böyle tarifsiz acılara katlanmış olmam, işte şimdi semeresini veriyordu; sabrım tükenmişti, ne olursa olsun her şeyi yapmaya hazırdım artık.” Bunları söylemesine rağmen yine de dürüstlüğü bırakamıyor bir kenara. Kendi kendine konuşmaya başlıyor, deli gibi insanlara saçma sapan şeyler anlatıyor. Yoldan insanları çevirerek saçma sapan şeyler söyleyerek dikkatlerini çekiyor… İnsanın bu kadar aç kalınca akıl sağlığını yitirmesini de normal buluyorum okudukça. Hangi can dayanır ki bu kadar açlığa. Ramazan ayında aç kaldığımız on-on beş saat boyunca akşamı iple çeken sonra da kıtlıktan çıkmış gibi tıka basa mideyi dolduran bizler. Ne kadar dayanabilirdik ki bu açlığa. Kahramanımız bir zaman kendi parmağını ısırarak kendi kanını emmeye başlıyor açlığı yenmek için. Karnını doyurmak demiyorum, açlığı yenmek diyorum.

Behçet Necatigil’in çevirisiyle Türkçeye kazandırılan bu kitap 160 sayfa. Varlık yayınlarından çıkmış. Kitabın orijinali ise 1890 yılında yayınlanmış.

“Bütün ömrüm bir mercimek çorbasına fedadır!”

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana

Ne acı şey savaş. Dün Suriye’den kalkmış buralara sığınmış bir adamla tanıştım. Dil bilmez, yol bilmez. Gelmiş bir yabancı memleketin bir kenar mahallesinde bir damın altına sığınmış. Eşi ölmüş, bir tane çocuğuyla birlikte. Ne acılar çekmiş insanlar tarih boyunca. Hep savaşlar yüzünden. Neyi paylaşamıyorsunuz bilmiyorum ki. Ya para yüzünden ya din yüzünden. Ben senin dinini kabul ediyorum sen ne diye benimkini kabul etmiyorsun? Ben senin rızkına mani olmuyorum sen niye gözünü ekmeğime, zeytinime dikmişsin? İnsan dünyanın en vahşi yaratığı.

Yaşar Kemal’in kitabı da savaş sonrasından birkaç insan portresi çiziyor bize. Bir adada mübadeleden kaçmış bir Rum, istiklal madalyalı yarı asker yarı eşkıya bir Çerkez. İkisinin iki koldan savaş hatıraları. Acılar, kırımlar, ölümler… Yaşar Kemal okumamıştım daha önce. Yıllar önce Hürriyet gazetesinin tefrika halinde yayınladığı İnce Memed serisini saymazsak ki o zamanlar çok küçüktüm. Yazarın tarzı her romanında böyleyse eğer gerçekten Nobel’e aday gösterildiği kadar varmış dedim içimden. Romancılığı farklı bir boyuta taşımış yazar. Cengiz Aytmatov’un kitaplarındaki gibi, romanla tiyatro arasında gezinip duruyor, Eski Türk ve İran edebiyatlarının hikayelerinin şekillerini de kullanıyor. Bazen de Küçük Prens’in gezegenleri dolaşması gibi dolaştırıyor insanı. Anlatım şekli, ifadeler, benzetmeler kendine özgü. Orhan Pamuk’un da hemen tüm kitaplarını okudum. Nobel ödülünü ben veriyor olsaydım hiç tereddüt göstermezdim iki yazar arasında.

Yaşar Kemal’in bu kitabı 1997 yılında basılmış. Daha eskiden olsaydı bu hikayeyi bu kadar rahat kaleme alabilir miydi bilmiyorum. Mübadil Rumların çektikleri ızdıraplar, savaşta katledilen Ermeniler, her yanlarından asaletleri belli olan Kürtler ve Araplar… bunların yanında gaddar, zalim, kan içici Türkler. Edebiyatı ne kadar güzel olursa olsun Türkçe bir kitapta Türklerin bu kadar adi gösterilmesi hoş olmamış. Orhan Pamuk’un 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt çıkışı aklıma geldi ister istemez. Birilerine hoş görünüp Nobel ödülü almak uğruna yapılan bu tür davranışlardan birisi Yaşar Kemal’in yaptığı da. Bu kadar kuvvetli bir kalemin alabileceği en güzel ödül benim gibi binlerce okuyucunun takdiridir oysa ki. Ben soyuna, sopuna, milletine bakmadan bir nice yazarı takdir ediyor, kendimce onlarla dost oluyorum yazdıklarından yola çıkarak. Bir yazar için bu yeterli değil midir? Yaşar Kemal ne yazık ki dostum olamadı bu güzel kitabıyla. Ezilen, işkence gören, katledilen milyonlarca Türk’ü göz ardı ederek.

 

“Yüzlerce, binlerce yıl bu topraklardaki insanlar savaşmamışlardır. Sonra, sonra da başka kavimler gelmişler Mezopotamyaya, bütün iyilikleri, güzellikleri, bütün güzel düşünceleri yakmış yıkmışlar, savaş, çirkinlik tohumlarını bu topraklara atmışlardır.” Türklerden bahsediyor arkadaşımız.

“Kürtçede ben, o dağlarda, dilin erişilmez sıcaklığını, insan yüreğinin ışığını, apaydınlık sevgisini buldum.” Ben de aynını Türkçede buldum. Anadilim, gözümün nuru Türkçem.

 

“Var idi bir Şehremini, toplatmış idi bütün köpeklerini Istanbulun, doldurmuş idi Sivriadaya. Dedi Istanbulda beş yıl hiçbir köpek kalmadı. Dedi, İstanbul şehri bomboş kaldı. Sivriadada köpekler üst üste yığıldılar, sivri, keskin kayalıkların aralarına, su yok, yiyecek hiçbir şey yok. Köpekler açlıktan susuzluktan, deniz suyu içip yanaraktan, hep bir ağızdan gece gündüz hiç kesmeden ürüşmeye başladılar. Dedi, o kadar çok ürüşüyorlardı ki, sesleri İstanbuldan duyuluyordu. Sivriadanın yakınlarından geçmez olduk. Bilmeyip de geçenler, kulaklarını tıkadılar. Balıkçılar, Sivriadanın yakınlarına bile uğramadılar. Köpekler, sonunda birbirlerini parçaladılar, birbirlerinin etini yiye yiye tükendiler. Şehremini, bir yıl sonra, birincisinden de daha çok binlerce köpeği adaya doldurdu. Onlar da birbirlerini yediler, bitirdiler… Üçüncü, dördüncü yıl… Dedi, şehremini ölmedi, daha yaşıyor. Osmanlı çok merhametli, çok iyidir, köpeklerin gözlerini oymuyor, dedi.” Osmanlı’ya da çatınca vazifemizi ifa etmiş olduk.

 

“Onlar gidince bet bereket de gitti. Evimizi yapacak bir duvarcı, bir marangoz, söküğümüzü dikecek bir terzi, saban demirimizi dövecek bir demirci, bir doktor, bir baytar, bir tekne ustası, bir motor tamircisi de kalmadı. Açlığa duçar olduk efendim, nuru aynım, mirim. Sizler okumuş insanlarsınız, bilirsiniz, Rumları niçin gönderdiler, ben bunu düşündüm de bir türlü çıkaramadım. Kim gönderdi bunları da bizi bu hale düşürdü?”

 

Bir roman karakterinin ağzından Rumlara ağıt. Ne hale düştüysek Rumlar gidince. İktisadi bakarsak hadiseye, gelişmiş dediğimiz ülkelerin ekonomilerinin temel dinamiği olan hizmetler sektörü hep onların elindeymiş ve yavaş yavaş Türklere geçmiş. Elbette ki kardeşlik hukukuna bağlı Rumlar da vardı bu mübadillerin içinde ama bizi sırtımızdan az mı vurdular?

 

“İşte bu kurt yemiş, çürümüş küçücük bir fiskeyle de yıkılmış, darmadağın olmuş çınar kalıntısının parçalarını bitiştirip yeniden yeşertmek istiyor Mustafa Kemal Paşa. İyi niyetli, ama hiç çürümüş, un ufak olmuş çınar yeşerir mi? Gariban Mustafa Kemal Paşa, iyi adam.”

 

Çınar bir filizinden dahi yeniden yeşerir de dibine zehir döküyorlar o ağacın sürekli. Öyle değil mi Yaşarimu? Aklıma takılan bir iki nokta daha var. Mübadil Rumlardan bahsederken üç bin yıldır burada yerleşik oldukları söyleniyor zırt pırt. Ne üç bin yılı kardeşim. Kaç bin yıldır gün yüzü görmedi ki bu gariban Anadolu. Ne zaman savaş eksik oldu, ne zaman kan durdu gözyaşı dindi? Hiçbir zaman. Sürekli göçler, sürekli kaçmalar. Kimse hiçbir yerde değil üç bin yıl üç yüz yıl bile kalmış değildir bence.

 

“Ona göre insanoğlunun hiçbir emeği boşa harcanmamalıydı. Bu zeytinyağı yağ haline gelinceye kadar ne kadar, ne kadar çok emek yemişti. Önce zeytin fidesini dikeceksin, yetişmesi için ona bakacaksın, her yıl dibini kazacak havalandıracaksın, yabanileri aşılayacaksın, aşıyı tutturmak için usta bir aşıcı olacaksın, usta bir aşıcı olmak  için de yıllar yılı, deneylerden geçecek, sonunda da aşıyı tutturunca sevincinden göklere uçacaksın, sonra da uzun yıllar meyve versin diye bekleyeceksin. Önce, yedinci yılda bir tek ya da üç meyve verecek. İşte o ilk sevincin, ilk göz ağrındır, o ilk zeytini yemeyip bir armağan gibi saklayacaksın. Öteki yıllar yirmi otuz tane kapkara, başparmak büyüklüğünde ışıl ışıl zeytinler alacaksın. Üçüncü yıl sağlıklı genç ağacın ürünü artık sayısızdır ve çok etlidir. Genç ağacın zeytini büyük, parlaktır. Yaşlı ağaçların meyvesiyse küçük, buruşuktur. Meyvesini vermiş, olgunlaştırmış genç ağaç, şöyle uzaktan, insanı görünce kabarır, sevinçten yapraklan ışık gibi açar, titrer. Ya buğday, ya pirinç, ya incir, nar, elma, kiraz, şeftali ne emeklerle yetişir. İnsan düşünmeli, elini attığı her zeytin tanesinde, her pirinç, her buğday tanesinde ne kadar, ne çok alın teri, ne kadar çok emek var.”

 

“Bu insanlar, kendilerini yaratıkların en akıllısı sanıyorlar, bu yaratıkların en acınası yaratığı, yaratıklar içinde kendinin en ahmak yaratık olduğunu bilmeyecek kadar en ahmak, kendi canına, tekmil yaratıkların canına kıyan bu yaratıkların en kötüsü yaratık, yaşadığı şu yeryüzünün bir cennet olduğunu bilmeyecek kadar enayi, yediğinin içtiğinin, doğan güneşin, akan suyun, esen yelin, uçan bulutun, yağan yağmurun, açan çiçeğin, büyüyüp gelişen meyvenin, tomurcuğun, yer altında çabalayan tohumun, uçan kuşun, petekteki arının, sayısız, milyarlarca, milyarlarca ışılayan rengin bir tansık olduğunu bilmeyecek kadar eşşek, hem de eşşoğlu eşşek. Bu korkunç yaratık gene savaş çıkaracak, ormanları yakacak, yüzlerce binlerce yıldır yaptığı şehirleri yıkacak. Gözlerdeki bütün göz nurlarını alacak, akıllı kedi sen onun için mi bu adadan çıkmadın, öyle mi?”

 

“Sana bir ad koymayacağım. Senin adın olmayacak arkadaşım. Senin bir adın olursa başın beladan kurtulamaz. Onun için sen adsız kalacaksın. Sana arkadaş, arkadaşım, diyeceğim.”

 

İki kişinin ayrı ayrı ve aynı savaşlarda yaşadıkları  ve bu savaşların bıraktıkları izler hem gerçekçi hem de masalsı. Savaş yaşayan insanların geçirdikleri travmayı tahmin etmek bile istemiyorum. Dağılmış ocaklar, on beş yaşındaki oğlunu bekleyen anadan kocasını bekleyen taze geline kadar kalanların acıları ve ümitleri. Her geçen gün azalan o ümitler. Bunların yanında o cephelerde yaşananlar. Sarıkamış’ta, Allahuekber dağlarında ayakta donan zavallı çocuk yaştaki askerler. Çanakkale’de bir yandan orantısız bir güçle saldıran düşman diğer yandan dizanteriden tifoya kadar bir dizi hastalıkla savaşan vatan evlatları.

 

“Savaşta, insanlar birbirlerinin bitkin, yılmış, canından bıkmış yüzlerini görseler, Türklerin dediği gibi, alimallah, birbirlerine kurşun sıkamazlar. Süngü süngüye dövüşün, bundan dolayı, acısı büyüktür. Süngü savaşına girmiş bir kişi bundan dolayı ölünceye kadar mutlu olamaz, kendine gelemez, yaralı kalır.”

 

Sonrasında ölenlerin değil de kalanların çektikleri. Çünkü insan bir kere ölür hayatında fakat bu kadar acıyı kısacık bir hayatın içinde çekenler içinse her gün ayrı bir ölümdür.

 

“Bu savaşlar bizi perişan etti. Korku bizim iliklerimize işlemiş. Ya köküne kadar, ölürcesine korkuyoruz ya da hiçbir şeyi umursamıyoruz. Biz her şeyimizi, insanlığımızı yitirdik. Bu savaşlar neyimiz var, neyimiz yoksa hepsini aldı götürdü. Yüreğimiz çırılçıplak kaldı. Ölenlerimiz öldü, ölmeyenlerimiz de paramparça, liyme liyme. Çok şükür ki daha korkuyoruz. Onu yitirmedik. Ya onu da yitirseydik, korkuyu da!..”

“Yangından hepimiz göğünüp çıktık. Yangından hepimiz yanmış, kavrulmuş, yüreklerimiz paramparça olmuş çıktık. Biz yaralandık, biz insanlığımızı yitirdik, derdi Doktor Halil Nuri Bey. Bizim insanlığımız gitti, külümüz kaldı. Artık biz eski sağlıklı insanlık değiliz. Bizim çocuklarımız da artık o eski insan olamayacak. Torunlarımız da… Üstlerine kıyamete kadar kan yağacak, yaralanmış, yarı deli, birbirlerini yiyerek, bütün acıma, insanca duygularını yitirmiş, şu dünyada içlerindeki ışığını boşaltmış, öyle dolaşacaklar, birbirlerinin gözlerini oyarak…”

Acaba biz de bu acıları çekenlerin torunları, genetiğimize bu acılar işlenmiş olarak mı doğduk diye düşünmeden edemiyorum. Mutluluğu beceremiyoruz gibi geliyor çoğu zaman. Her zaman diken üstündeymişiz gibi eğreti duruyoruz bu hayatın üzerinde. Dedelerimizin yaşadığı bu acılar mı sindi ruhumuza? Kim kimdi, ne yaşadı, ne oldu? Yerini yurdunu terk ederek memleketin çeşitli köşelerine savrulmuş insanlar, savaş sonrasında bir daha eski dirliğini, düzenini, mutluluğunu bulamayanlar. En yakınlarını kaybedenler ama kelimenin tam manasıyla kaybedenler. Büyük ihtimalle öldüğünü bilip mezarını bile bilmeyenler.

“Bak, bak, şu kasaba, şu köyler hep asker kaçaklarıyla dolu, astılar mı hiçbirini. Hepsi de zengin oldu.” “Babam da şehit oldu. Mezarında ışık yanıyor.” “Hahhah, hahha… Mezarında ışık mı yanıyor?” “Işık yanıyor ya.” “Vay oğlum vay, akılsız oğlum vay, babanın mezarı yok ki…” “Yok, biliyorum ana, yok.”

“Vasili, sırtında ölü, geçtiği dağları, denizleri, akarsuları kokutarak koşuyordu.” Bu da savaş sonrası travmalardan biri. Adam ölü taşımış sırtında ve kokularını hiç unutamamış. Daha beter kim bilir neler yaşandı daha. Allah öyle acılar göstermesin bizlere. Lakin bir nokta daha var burada dikkatimi çeken. Öyle bir anlatmış ki yazar, zannedersini Rumlar savaşmış savaşta hep. Bayağı bir abartmış Yaşar Kemal. Hele ki bir yüzbaşı var kitabın bir yerinde. Yüzbaşı olduğuna göre büyük ihtimalle Türk. Zalim, gaddar, kötü. Sanki o Kurtuluş Savaşı’nı biz çıkardık, biz gittik el alemin memleketine girdik, biz katliam yaptık.

“Allahuekber bozgunlarını, bozgundan geriye kalan askerleri, asker kaçaklarını, donmuş insan ormanını, Yezidi kırımını, Ermenileri, Ermenilerle savaşları, Ermeni kırımını anlattı.” Türk kırımını da anlatsaymış ya.

“Çocuklarımızın hepsi, on beş yaşındakiler bile savaşa sürülünce, hiçbiri de geri dönmeyince o kuş sesini kesti.”

“İnsan isterse her sabah gün atımıyla birlikte yeniden doğabilir, kirlerinden, acılarından, yaralarından arınabilirmiş.”

 

 

            Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan bu kitap ilk baskısını 1997 yılında yapmış ve 330 sayfa civarında. Hararetle tavsiye edemeyeceğim, yazarın anlatım zenginliği karşısında şapka çıkarsam da tarihi hadiselere fazla yanlı yaklaşması da beni kitaptan soğutmuş durumda.

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Çatışma

Okulda öğrenci, caddede hippi, mahallede ezik. Pazarda esnaf, halı sahada defans,  evde kılıbık. Fabrikada işçi, bakkalda müşteri, sokakta serseri. Camide imam, otobüste yolcu, okulda veli. Dairede memur, kahvede borçlu, tekkede mürit. Evde baba, okulda öğretmen, toprakta kemik.

Ne çok rolümüz var küçücük bir hayatı yaşarken. Kendimizi ifade edeceğimiz onlarca kalıp, elbiselerimizden daha sıkı sarmış vücutlarımızı. Ne iş yapıyorsun diye başlıyor muhabbet. Esnaf, memur, berber, ayakkabıcı, işçi, ev hanımı… Onlarca meslek ismini kullanıyoruz kendimizi ifade etmek için. Kimliğimiz oluyor o iş, başkalarının gözünde. Kimden bahsediyorsun? Ahmet? Hangi Ahmet? Ayakkabıcı Ahmet. Nerelisin diye devam ediyor. Siirtli, Bayburtlu, Akçadağlı, Hekimhanlı. Kimlerdensin? Hangi aile, hangi kabile? Milliyetin ne? Bütün bu sorular; isimlendirme, mesleklendirme, memleketlendirme faaliyetleri binlerce yıllık bir korkunun ürünü. İnsanın başka insanlardan korkmasının ürünü. Bir sıfatla nitelendirebileceğimiz herkesin zararsız olduğunu düşünüyor, kendi zararsızlığımızı ispatlamak için de kendi sıfatlarımızı öne sürüyoruz. Cebimize doldurduğumuz kalkanlar gibi sıfatlar. Yaptığımız işten doğduğumuz memlekete kadar onlarcası var o ceplerde. Hangi ortama girsek orada barışseverliğimizi ispatlayabiliyoruz. Bu barışseverlik ispatlama yükümlülüğü ise bizi daha temel bazı özelliklerimizden uzaklaştırıyor ister istemez. Nesin sen? İnsan…

Nesin sen? İnsanım ben. Öğretmen olmadan önce de insandım, emekli olduktan sonra da. Doğmadan önce de insandım, öldükten sonra da insan olacağım. Doğduğum yerin, yaptığım işin, oynadığım rolün ne önemi var ki insan oluşumun karşısında? Tanışırken ismimi cismimi anlatmadan fikrimi anlatsam. İnsanım desem öncelikle insanım. Ortak bir nokta arıyorsan benimle insanlığıma bak. Ben de senin gibi korkuyorum karanlıktan. Ben de senin gibi seviniyor, senin gibi üzülüyorum. Sana yapılmasını istemediğin şey için ben de bana yapılmasın diye düşünüyorum. Benden korkmana gerek yok. Aynı coğrafyayı, aynı dini, aynı dili bile paylaşmamıza gerek yok birbirimizden korkmamamız için. Gözlerimin içine baktığın zaman kendini görmen gerek. Dikkatli bak. Müslüman mısın? Ben de. Gel sarılayım sana yıllardır görmediğim bir akrabamı bulmuş gibi. Ellerimizi açarak birlikte dua edelim tüm insanlık için. Hemşehrimsin belki de. Gel oturup yıllar öncesinden, birbirimizden habersiz caddelerini aşındırdığımız o yerlerden bahsedelim. Hangi meslektensin, hangi gazeteyi okur hangi müziği dinlersin. Konuştukça çok ortak noktamız çıkabilir ama ya çıkmazsa. Birbirimizden korkmayı ne kadar sürdürebiliriz ki? Ortak paydayı, asgari müştereki birbirimizin gözlerinde bulmayalım mı artık? Taş duvarlarla koruma altına aldığımız maddi varlığımızın etrafına setler çekeceğimize paylaştıkça uzun süre kullanılan bir tespihin parıldaması gibi parıldayan duygularımızı ortaya koymayalım mı? Maddeyi diğerlerinden korumak için sıkıntıyla geçirdiğimiz hayatlara yazık. Korunması gereken maddenin üzerine titrerken paylaşmadan heba ettiğimiz duygularımıza yazık. Korkularımız yüzünden sınıflandırdığımız, kalıplara soktuğumuz, ötekileştirdiğimiz ya da içselleştirdiğimiz o insanlara duyguların gözüyle bakabilsek beş para etmez hayatlarımız değer kazanacak muhakkak. Maddi kayıp ihtimali yüzünden ziyan ediyoruz insanlığımızı.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Aragazı

Akşamüstü minibüs durakları. Garaj, viraj, şoför okulu, fen lisesssiiii… Trafik kilitlenmemiş ama düzgün de akmıyor. Bazı minibüsler yola çıkmış bazıları arkalardan geliyor. Kavga, bağırtı, gürültü gırla. Bir minibüs yola çıkmış hafif hafif gaz veriyor arabaya, henüz boş. Sanki gidecekmiş gibi bir havası var. Yolcu çok beklemeden gideceği için sevinip minibüse atlıyor ama yanılıyor. O minibüs dolana kadar beklemek zorunda. İçerinin loş ışığına gözlerini alıştırıp kendini müziğin ritmine kaptırıyor. Mor renkli ışıklar altında en bilinmedik arabesk müzikler. Dinleyeceksin, başka şansın yok. İstersen başka minibüste başka bir müzik dinle.

Minibüs inatla hareket etmiyor. Biraz önce sıra bekler gibi bekleyenlerin çoğu hareket etti, yerlerini başkalarına bıraktı ama bizimkinin kalkası yok. Koltuklar doldu, ayaktaki yolcuları hizaya sokuyor şoför. “Abla sen çocuğu kucağına al, sen şuraya otur, sen arkaya geç…” Biraz sonra yavaşça yola revan oluyor araç. Yolcu biraz hızlı yürüse belki daha hızlı gidecek. Gecikmişliğine müzik sesi eklendikçe bunalımı artıyor. “Her kadın bağrımda açtı bir yara, şu koskoca dünya dar gelir bana, bir büyük rakı yetmez ki bana, şişeler içinde kayıp gibiyim, şişeler içinde yitik biriyim.” Ağlasa mı, gülse mi karar veremiyor. Şoför cep telefonunu almış eline bağırarak bir şeyler anlatıyor. Yolcuların sohbetleri ve şarkıyla birleşince bir uğultu doldurmuş tüm arabayı. Loş ışığın altında yolcu camdan dışarıya bir bakıyor ne kadar gittiler diye. Bir arpa boyu yol. Minibüsçü bir yandan telefonla konuşurken diğer yandan kornaya basıyor. Zınk diye duruyor yolcu almak için sonra başka araçların önüne kırıyor. Bir boşluk bulunca da Allah ne verdiyse basıyor gaza. Bu g aza basma seanslarından oluşan zangırtı bütün sesleri bastırıyor. Yolcu birine yer verip ayakta kalmışsa, bir de arabada bir lahmacun sahibi varsa nasiplenmeyen duyu organı kalmıyor. “Şarkılar ağlıyor sende vefa ne arar, yüreğin buz tutmuş senin, ömrümü yıllara çalanım geri…”

Minibüs tüm beklentilerin en aza indirgenmesi gereken bir kara taşıtı. Kendi aracınızı kullanıyorsunuz, ters yönden bir minibüs geliyor. Gitmeye kalkmayın, yol hakkı onundur. Önünüzde zınk diye bir minibüs durdu, sakin olun, onun en doğal hakkı. Arkanızda bir minibüs varken durmak zorunda kaldınız, çocuklu bir bayana ya d a bir özürlüye ya da bir ihtiyara karşıya geçmesi için yol veriyorsunuz. Minibüsçünün kornaya abanması, bir punduna getirip önünüze kırması olasıdır. Onun en doğal hakkıdır. Ya da yolcusunuz. Verdiğiniz üç kuruş parayla minibüsü satın aldığınızı zannetmeyin. El kaldırdınız minibüs durdu, durmama hakkı da vardır. Siz arabaya bir ayağınızı atmışken harekete geçebilir, ya da inerken aynı şekilde dengenizi korumalısınız. Müthiş bir süratle giderken sakın ola ki ikaz etmeye kalkmayın şoförü. Yolun ortasında bir yerde durup on dakika müşteri de bekleyebilir. Her an her şeye hazırlıklı olmalısınız. Sizin bildiğiniz dünya, sizin tabi olduğunuz kurallar bir minibüs şoförü için geçerli değildir.

Bir belgeselde görmüştüm, gavurun üçüncü dünya tabir ettiği ülkelerden birindeki minibüsleri kameraya alıyorlardı. Bence dünyayı ileri-geri; ikinci-üçüncü; gelişmiş-gelişmekte olan diye ayıranların çok fazla matematik-istatistik hesabı yapmalarına gerek yok. Minibüs gibi bir toplu taşıma aracı kullanan ülkeleri hiç düşünmeden onlar; kullanmayanları da biz diye gruplandırmaları yeter de artar bile.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Fırıldak III

Dünyada fırıldaklar ve fırıldaklık hakkında ciltlerce ansiklopedi yazılabilir fakat ben sadece üçüncü bir türün tanıtımını yapıp seriyi sonlandıracağım. Benim kategorizasyonumda birinci tür fırıldaklar telefon dolandırıcıları, ikinci tür ise televizyon ve radyo kullanarak cebinizdeki parayı almaya çalışan fırıldaklardı. Bunların varlıklarını sürdürmelerinin temel nedeni suç ve ceza arasındaki dengenin bihakkın kurulamamış olduğu bir adalet sistemi ve kendilerini bu yola iten ezberci eğitim sistemi demiştim. Üçüncü bir tür olan organize fırıldaklar ise diğerlerine göre daha kurumsal ve görünürde legal olan, büyük ihtimalle ulusal ölçekte çalışan hizmet sektörünün belli başlı servis sağlayıcılarıdır. Çağın getirdiği yeniliklerle birlikte birçoğumuzun hayatına “olmazsa olmaz” kesinliği ile girmiş olan bu servisler telefon, internet, ödemeli televizyon, bankacılık, ulaşım, nakliyat… gibi sektörlerdir. Bunların isimleri hizmet sektörü olsa bile bu isme aldanıp da vatandaşa hizmet ettiklerini sanmayın. Türlü türlü hile hurda ile cebinizdeki parayı nasıl alabileceklerinin peşindeler.

Hizmet sektörü kuruluşlarına elinizi verdikten sonra kolunuzu kurtarmanız pek mümkün olmuyor. Cep telefonları artık küçük çocukların bile kullandığı bir alet. Servis sağlayıcıların ücretlendirme politikaları bizi nasıl daha iyi sömüreceklerine odaklı olduğu için cebimizde akrep varmış gibi dolaşıyoruz. Eskiden böyle konuşma, mesajlaşma paketleri yokken kira öder gibi bu firmaları zengin ediyordu insanlar. Rekabet bir miktar artınca fiyatlar da ucuzladı ama bu paketler öfkeli denizin ulaşamadığı birkaç adacık gibi. Hasbelkader paket bittiyse katiyen haberiniz olmadan yüksek meblağlı bir kazık yiyebilirsiniz. Ondan sonra da git derdini Marko Paşa’ya anlat. Ödememe gibi bir şansınız da yok çünkü ilk fırsatta kapınıza dayanma ihtimalleri mevcut. Miktarlar astronomik olmadığı sürece üç beş kuruş için kapınızda icra memuru görmek istemeyeceğiniz için bu parayı öder, lanet eder, al birini vur ötekine şirketlerinden bir diğerini tercih edersiniz.

Bankalar tabi ki bahsettiğim fırıldaklıklarda telefon şirketlerinden çok daha ilerideler Bin bir türlü reklam ve güler yüzlü bankacılık mottolarıyla gelip cebinize kadar girerler fakat size göz göre göre kazık attıktan sonra niyeyse o güler yüz bir anda sirke satmaya başlar. “Hani kart aidatınız yoktu?”, “Efendim o aidat değil işletim ücreti”. Bunlardaki hilenin bini bir paradır. Her türlü tahsilat için bir kılıfları vardır. Hesap kullanıyor olmanız yeterlidir. Kendinizi en fazla kollamanız gereken şirketler bankalardır. Para alıp para satarak para kazanan bir yapılanmadan ne beklersiniz ki?

Bu türün örnekleri çoğaltılabilir. Eminim bu yazıyı okuyan herkesin başından bu saydığım şirketlerle ilgili bir kazıklanma hikâyesi geçmiştir. Kredi kartı numarası verip haksız yere para ödeyen ve geri almak için uğraşıp alamayan ya da lanet olsun deyip bırakanlar, bir anlık dikkatsizliğini yüzlerce lira olarak ödeyenler ve daha nicesi. Bunlarla kurulan ilişkiler bir an bile gaflete düşme ihtimalinizin olmaması gereken ilişkilerdir. Mayın tarlasında yürümek gibidir banka hesabı açtırmak. Yumurta taşımak gibidir telefon aboneliği. Riskli iştir hizmetler sektörü. Vatandaşın yapması gereken tedbiri asla elden bırakmamak, eşeğini sağlam kazığa bağlayıp ondan sonra tevekkül etmektir. Yoksa bunları ne eğitimle durdurmanız mümkün ne de başka bir yolla. Devlet ne kadar kanun çıkarıp bir deliği kapatsa da başka bir delikten çatal dillerini uzatmayı bileceklerdir.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Hapishanenin Doğuşu

Ben bu Michel Foucault’yu sevmedim. İnsanlığın bu kadar işkencelerden geçmiş olduğunu bilmek istemiyordum. Halen de bilmek istemiyorum. Dört ana bölümden oluşan Hapishanenin Doğuşu (Azap, Ceza, Disiplin, Hapishane) ilk bölümden itibaren beni rahatsız etti. Kitabın ilk bölümü olan Azap’ta krala suikast yapmaya yeltenen bir adama verilen ceza anlatılmış.  Bu cezalandırma kısımları cidden rahatsız edici. İnsanların gözlerinin önünde yapılan, halk için hem seyir nesnesi hem de gözdağı olan işkence yoğunluğu fazla idam törenleri anlatılmış. Verilen cezanın esas amacı azap vermek. Bedeni azap içinde kıvrandırmak, ölümü yüzlerce defa yaşatmak. Suç ne kadar büyükse vahşet de o kadar fazla. Zaman içerisinde bu vahşetin geri tepmelerinin olduğunu fark ediyor iktidar. İktidar kitabın ana konusu bir yerde. İktidarın varlığını sürdürebilmek için girdiği kılıklardan “hakim” olanı. İdare eden gücün tek bir amacı vardır o da varlığını sürdürmek. Gerisi sadece söylemden ibarettir ve gerçeklerle alakası yoktur. İktidar her zaman adaletin tesisi gibi onurlu bir mücadelenin içerisinde olacağını söyler ki yalanın daniskasıdır. Adaletin şaşmaz bir dikkatle yerine getirildiği, eşit suça eşit cezanın verildiği bir toplumda iktidara gerek var mıdır? Tabi ki hayır. Dolayısı ile iktidar adaletin kurulmasını istemez zira iktidar dediğimiz mekanizma kan ve korkuyla beslenmektedir. Binlerce yıl öncesinin ataerkil kabile topluluklarında lider durumda olan baba nasıl iktidarın sahibiyse daha sonraki yıllarda iktidara sahip olanlar hep adalet ve koruma vaad ederek insanları köleleri haline getirdiler ve şimdi maskesi değişmiş de olsa aynı adam, aynı iktidar varlığını sürdürmek için çeşitli silahları kullanmaya devam ediyor. Tek tip insanlar meydana gelsin istiyor, farklı düşünenler olmasın, iktidarı tehdit etme potansiyeli asla oluşmasın. Böyle bir ihtimal ortaya doğunca da hemen farklı düşüneni torna tezgâhına yerleştiriyor. Kuşa benzeyene kadar da işleme devam ediyor.

Michel Foucault’un kitabı İmge Kitabevi tarafından basılmış, 445 sayfa. Çeviren Mehmet Ali Kılıçbay.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Fırıldak II

Önceki yazımda fırıldakları ve bunlardan korunma yollarını anlatmış, iyi bir eğitim sistemi ve suç-ceza dengesini içeren adalet sisteminin bu fırıldakların önünü kesebileceğinden bahsetmiştim. Şimdi ikinci tür fırıldaklardan bahsetmek istiyorum: Televizyon ve radyo fırıldakları. Bu tür fırıldakların başarılı olma ihtimalleri cep telefonu fırıldaklarına göre daha fazla. Çünkü radyoya ya da televizyona çıkabildiklerine göre yasal yollardan satış yaptıklarını düşünüyor insanlar ve tuzağa düşme ihtimalleri de böylelikle artmış oluyor.

İlk bu fırıldaklara rastlayışımızın tarihi belki de özel televizyon tarihiyle yaşıttır. Dokuz yüzlü hatlarla başlayan bu türlü fırıldaklıklar zaman içerisinde değişti ve kendini geliştirdi. Radyonun ve televizyonun ulaşabildiği her yerde bu tür yayınlara rastlayabiliyorsunuz. Mutluluk haplarından dandik teknolojik ürünlere, aracınızın yakıtını yüzde doksan oranda azaltacak mucizevî bir aletten kafanızdaki kelliği bir hamlede bitirecek başka bir mucizevî ilaca kadar her türlü ürünü bulmanız mümkün. Hedefleri belli olduğu için sizinle ilgilenmeleri de paranızı alana kadar. Parayı adamların hesabına aktardığınız anda sizle işleri bitiyor. Mutluluk haplarının mutluluk vermeyeceğini geç anlıyorsunuz. Çok ucuza satın aldığınızı düşündüğünüz o teknoloji harikası ürün aslında o kadar da harika değil, hatta paranızı bu alete vereceğinize yaksaydınız hiç değilse birazcık ısınmış olurdunuz. Ne yazık ki o kadar bile işe yaramayacak alet. Ya bozuk çıkacak ya da birkaç saat kullanmanın sonunda bozulacak. Sizi hayata döndürme iddiasıyla sattıkları o ilaç yüzünden başınıza neler geleceğini bir Allah bilir. Kurumsal bir fırıldaklığın kurbanı olmuşsunuzdur. Basit bir hesap yapsaydınız belki de olmayacaktınız. Piyasada on liraya satılan o aleti bir liraya satmalarına rağmen on liraya satan firmanın on katı reklam yaptıklarına göre bu işte bir yanlışlık muhakkak var.

Televizyonda pazarlama yaparak doğru düzgün ürünler satanlar da vardır kesin ama birçoğu beni inandırmıyor dürüst olduklarına. Sabah işe giderken radyo dinliyorum. Adamın biri bangır bangır bağırarak mutluluk hapı pazarlıyor sabahın yedisinde. İlk beş dakikada hattı düşüreceklere vereceklermiş bu fiyattan, yoksa yokmuş, sadece beş dakikalık bir şans varmış… Hâlbuki beş bininci defadır yapıyorlar bu yayını. Üstelik banttan yapıyor, o hattın düşmeme ihtimali yok. Bir defa çaldırsanız zaten elini vermişin kolunu kurtaramaması gibi kurtulamayacaksınız ellerinden. Arayıp “hani aylarca düşmüyordu hattınız, nasıl tek aramada düşürdüm, sizi sahtekârlar, utanma da mı yok hiç sizde” demek istiyorum ama çamura bulaşmamak için aramıyorum.

Aziz Nesin’in en sevdiğim kitabı “Bir Sürgünün Anıları”dır. Orada bir adam göz göre göre dolandırmaktadır Nesin’i. Kendisi de farkındadır dolandırıldığının ama o kadar güzel vaatlerde bulunuyordur ki adam, kendini alamaz dolandırılmaktan. Bu televizyon fırıldakları da o kadar güzel anlatıyorlar ki, vatandaş ihtimal veremiyor dolandırıldığına. Kapıda ödeme kolaylığı, en ucuz fiyat garantisi, beğenmezsen anında iade vs. vs. Hepsi yalan. Sıkıysa iade et bakalım yerinde bulabilecek misin adamı?

Bu tür tezgâhların birinci suçlusu yine bunlara müsaade eden adalet sistemi ile bu kadar saf adam yetiştiren eğitim sistemidir. Yine de ne kadar eğitim alırsanız alın dolandırılma ihtimalinizin olduğundan bahsederek kendinizi mümkün mertebe sakınmanızı tavsiye edip suçun büyük kısmını adalet sistemine atacağım. Bu fırıldakların bütün ülkeye ve hatta Avrupa ülkelerine yayın yapan bir televizyon ya da radyo kanalı vasıtası ile milletten para koparmak cesaretini bulmalarının sebebi caydırıcı cezaların olmayışıdır. Görünüşte her şey kanunlara uygun olduğu için mağdur olanların haklarını arama ihtimalleri zayıf olduğu için bunlar caydırıcı bir ceza sistemi oturana kadar varlıklarını sürdürmeye devam edecek. Siz kendinize dikkat edin en iyisi.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Gölgesizler

Ne zamandır böylesine güzel ve etkileyici bir roman okumamıştım. İnsanın ara sıra böyle nefes alması da gerekiyor. Her zaman bir şeyler öğrenmek arzusuyla hareket ettiğiniz zaman ister istemez bir yorgunluk oluyor. Gölgesizler tam da böyle bir vakitte gelip beni dinlendirdi.

Önce Hasan Ali Toptaş’tan bahsedeyim. Denizli’nin bir ilçesinde doğmuş büyümüş, görünüşte sıradan bir vatandaşımız kendisi. Uzun yıllar devlet memuru olarak görev yapmış, hem de öyle müdür, başkan olarak değil, icra memuru olarak. Bu esnada değişik dergilere yazarak sesini duyurmaya çalışmış. Neyse ki duyanlar olmuş da sayelerinde bizler de okuyabilmişiz bu yazarı. Kelimelerle oynuyor yazar, kelimeler birer cisim olsa, mahir bir telekinetik gibi hepsini kaldırıp dans ettirecek sanki gökyüzünde. Anlattığını yaşıyor, yaşarken hayattan kopup kurgunun içine doğru seyahate başlıyorsunuz. Böyle bir şey işte, anlatamıyorum, okumak lazım. Türkiye’nin Gabriel Garcia Marquez’i dersem abartmış olmam sanıyorum. Toptaş’ı okurken bir an Marquez’i okuyormuş hissine de kapılmadım değil.

“Boyacı, kış boyunca kirmanlarda bükülen yünleri; bayrak alına, cennet yeşiline, boncuk mavisine ya da zindan karasına boyuyorum diye Nuri’nin yokluğuna boyamıştı bu yüzden.”

“Şafak sökerken, sabah ezanından kopmuş heceler gibi yavaş yavaş dağılmıştı toplananlar; alacakaranlık sokakları geçip evlerine varmış ve kuş uykusuna yatmışlardı.”

“Susuyordu Cennet’in oğlu. Öyle derin susuyordu ki, sessizliği muhtarlık odasının duvarlarından sızıp dışarı taşıyor, köy meydanında gündüzden kalan ne kadar ses varsa hepsini silip geçiyordu.”

“Ola ki köylüler büyük bir titizlikle gizliyordu yoklar sürüsünü, herkes kendi yokunu sessizce besliyordu. Bu konuda her insanın kendine özgü bir yöntemi vardı belki; sözgelimi, kimi geceler boyu düş yedirirken kimi ninni içiriyordu yokuna, kimi türkülerle masallarla besliyordu, kimi sessizliğiyle büyütüp sesiyle uyutuyordu, kimi de kendini yediriyordu yiyecek diye, giyecek diye kendini giydiriyordu”

“Şişe boğazına kadar doluydu henüz, ama sohbet koyulaşmıştı anlaşılan, el kol hareketleri hızlıydı ve bıyığa boğulmuş üç ağız sigara dumanı saça saça sürekli açılıp kapanıyordu.”

“Cennet’in oğlu kendini kendi varlığında yok etmişken, gerçekten kadının dediği gibi bir kez daha yok olmuşsa durum kötüydü. Bu işin sonu yavaş yavaş köyün tamamen yok olmasına dek gidebilirdi. Belki köy zaten yoktu da bunu kimse anlayamıyordu henüz; köylülerin hepsi alışmıştı yokun varlığına… Onunla yaşaya yaşaya o olmuşlardı ya da, ona tenlerinin rengini, seslerini, kokularını vermişlerdi. Böylece nefeslerini bile günden güne yoka ayarladıklarını hiç kuşkusuz fark edememişlerdi. Ola ki, birbirlerinin yok olduklarını da bilmiyorlardı. Muhtara göre, artık ne yapılırsa yapılsın bir işe yaramayacaktı. Her şey için çok geç kalınmıştı… Köy tamamen yok olmadan sezilip bilinebilseydi, bazı çareler aranabilir, belki de bulunabilirdi. Oysa şimdi çoluk çocukla birlikte toprak damlar, hayvanlar, avlular, ağaçlar, hatta ses gibi, koku, gülüş ya da acı gibi şeyler de büyük bir yokun içindeydi. Üstelik bütün bunlar kendi yokluklarının içinde, yıllardan beri yok olduklarından habersizdiler…”

“Bazen bir kere bile haykırmadan akşam karanlığı çökene dek öylece bekliyor, sonra ya kalkıp gidiyor, ya da yıllardır kimseye sezdirmeden içinde uyuz bir köpek besliyormuş da şimdi ona dönüşmüş gibi kapının önüne kıvrılıp uyuyakalıyordu.”

“Daha Ramazan’ın öldüğünü bile bilmiyor o. Bu yüzden Ramazan onun gözünde hâlâ yaşıyor… Hâlâ ata biniyor yani, hâlâ yiyip içiyor, yürüyor, koşuyor, gülüyor, ya da ne bileyim, düğünlerde keşkek dövüp halay çekiyor… Kimi zaman bunu düşündükçe, artık muhtar dönmese, diyorum içimden; dönmese de Ramazan hiç değilse onun gözünde yaşayıp dursa… Halay çekiyorsa çekse hani muhtar ölene dek, keşkek dövüyorsa dövse, gülüyorsa gülse…”

“Ola ki benden sonrasındaydım ben, henüz yoktu kahvedeki adamlar, ben çıkıp gittikten sonra geleceklerdi tek tek, aynı yerlere oturacak ve aynı bardaklarla çay içip uyuklamaya başlayacaklardı. Belki de boş bir masaya bakacaktı boş boş bakanlardan biri; orada, gözü kaşı bana benzeyen bir insan gördüğünü sanıp bir an irkilecekti… O bir anlık irkiliş miydim ben? Ya da insan, bir anlık irkilişten doğmuyor muydu zaten, macerası o noktadan başlayıp gelmiyor muydu?”

“Yoktum sanki gözlerinde; ellerim kentteki milyonlarca elin salmımından dev-şirilmiş bir uzantıydı sözgelimi, yüzüm yüzlerce yüzün kayıp bir yansısı ya da merdivenlerdeki duruşum binlerce kez paylaşılan bir duruşun uzak bir kalmtısıydı.”

2009 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan roman 232 sayfa.

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

İslam’da Modernleşme

        İslam’da modernleşme olur mu? Bu kitabı okuduktan sonra cevabım “Kesinlikle olmaz” oldu. Yazara göre sadece belirli zamanlarda, ihtiyaç hâsıl olduğunda ortaya çıkan mücedditler yani yenileyiciler İslam’ı çağa uyduracaklarına çağı İslam’a uyduracak yeniliklerle ortaya çıkarlar. Modernleşme dediğimiz hadise batının dinden kopma serüveninin bir parçası olmakla birlikte, din olgusunun hayattan tamamen dışlanmasının toplumda yaratabileceği boşluğu doldurmak için icat edilmiştir. Dolayısı ile modernleşme dinin yerine geçmeyi amaçlayan bir eğilimdir.

“Vahy edilmiş herhangi bir din gibi İslam’da da mutlak anlamda bir modernleşme mümkün değildir. Bununla kast edilen, İslam dünyasında ve Müslümanların düşünce tarzında değişmedir.[1]

Bununla birlikte yazara göre İbrahimi dinler diye kullanılmaya başlayan, bütün ehl-i kitabı bir kategoriye sokan düşünce tarzı sadece tarihi bir ifadedir, reelde böyle bir bütünlüğün var olması mümkün değildir. Allah katında din sadece İslam’dır. Hak olan din İslam olduğu için bugüne kadar Türk-Osmanlı toplumunda “din” kelimesi İslam’ı ifade etmiştir. Din dendiği zaman bahse konu olan İslam’dır, diğer dinler değil.

Modernleşme süreci önce batı dünyasında başlamış, batının gücünü kazanıp doğuyu taciz etmeye başlamasıyla da doğuya sıçramıştır. Coğrafi keşifler, fenni ilerlemeler ve neticede oluşan paralı bir burjuva sınıfı Avrupa’da sınıf farklılaşmasının aristokratlar ile olmayanlar arasından zengin olanlarla olmayanlar şekline dönüşmesine sebep olmuştur. Cebinde parası olan adam ister istemez parasız asilden daha üstün olacaktır. Asil’in üstünlüğünü kabul etmeyecektir. Kral dâhil olmak üzere gücünü tarihten ve kiliseden alan grupların karşısına çıkan burjuva sınıfı rakiplerini devirmek için bir silah olarak modernleşmeyi kullanmışlardır. Dönüşüm, modernleşme, sekülerleşme; dinin vadettiği cenneti dünyada vadeden bir sistemin inşası şeklinde gerçekleşmiş; din kavramı yerini medeniyet kavramına bırakmıştır. Dinin idealize ettiği, nihai amaç olarak belirlediği kozmopolis (evrensel şehir) dönüşerek modernizm halini almıştır.

Yeni düzenin ilk mücadelesi Avrupa’da olmuş, din sekülerleşip kişilerin hayatından çıkmış ve yerini medeniyete bırakmıştır. Avrupa’nın bundan sonraki adımı “yekpare bir Avrupalı ve Avrupalı-dışı kimlik şeklinde kolektif kimlik ayrımının tahkimi[2] şeklinde olmuştur. Dünyadaki doğu-batı kutuplaşmasının ilk adımları Avrupa’da dinin yerine medeniyetin geldiği mücadelenin sonunda atılmıştır. Bu tarihlerden sonra yapılmış olan doğu-batı, gelişmiş ülkeler-gelişmekte olan ülkeler, üçüncü dünya vs. gibi farklılaşmalar-farklılaştırmalar aynı eğilimin ürünüdür.

Napolyon’un Mısır seferi bu dışa açılmanın bizim tarihimiz açısından önemli aşamalarından biridir. Napolyon’un kendi ifadeleri ile hedefi; medeni olan Avrupa insanının refahını medeni olmayan doğu insanlarını sömürerek sağlamaktır. Bunun kılıfı tabi ki medenileştirme, modernleştirme daha yeni tabirle “demokrasi götürme” şeklinde olmaktadır. Kendilerini medeni gören batı toplumu bizim gibi ilkel toplumları sömürmek için her zaman bir bahane bulmuş ve bu güzel bahaneler sayesinde bizim içimizden de yandaşlar edinmişlerdir. Nihai hedefleri her zaman için kendi refah seviyelerini sürdürmek olmuştur. Napolyon yüzyıllardır tüm sömürgeciler için güzel bir örnek olmuştur. Bugün batı dünyası için, Avrupa, ABD ve Kanada için bütün dünya koca bir sömürme alanıdır. Buralarda yaşayan insanları hayvandan ayrı görmezler ve kendi lükslerinin devamı uğruna hepsinin öleceğini bilseler gıkları dahi çıkmaz.

Batıyı bu ölçüde “efendi” yapan, doğuyu da “köle” derecesine indiren; onların teknik anlamında ilerlemeleridir. Bin yıllarca toplumların aynı teknolojik gelişmeleri aynı anda edinebilmeleri sayesinde güç, genel olarak dengeli bir şekilde dağılırken teknik çağdaki Avrupalı ilerlemesi iktidar dengesini tamamen bozmuştur. İslam toplumları ve bilhassa Osmanlı için bu dengenin aleyhte bozulması büyük bir psikolojik çöküşe sebep oldu. Yüzyıllardır İslam’ın verdiği bir özgüven duygusuyla kendini mutlak üstün gören Osmanlı toplumu yine yüzyıllardır kâfir-küffar olarak gördüğü ve her zaman altında gördüğü batının üstünlüğü karşısında bocaladı ve çıkış yolları aramaya başladı. İslam’da Modernizm arayışının başlangıcı olarak bu çıkış yolu arayışlarını alabiliriz. “Biz nerede hata yaptık?” sorusu çeşitli düşünürler tarafından çeşitli şekillerde cevaplandı. Kimisi kabahati İslam’da bulurken kimisi batının gelişimini iyi takip edememekte buldu. İslam’ın özüne dönmek gerek diyenler, din terakkiye manidir diyenler, tekniklerini alalım ahlaklarını almayalım diyenlere kadar onlarca düşünce şekli meydana çıktı ve bu alandaki düşünme faaliyeti hala sürmektedir. Osmanlı’nın batıya karşı ilk tepkilerinden birisi dine daha sıkı sarılmak şeklinde cereyan etmiştir, din elden gidiyor, din elden gitmesin, şeriat isteriz devirleri aynı zamanda batıya karşı askeri üstünlüğün geride kaldığı, siyasi ve diplomatik mücadelenin başladığı dönemlerdir. Bundan sonraki eğilim ülkenin bekasını korumak şeklinde gerçekleşti. Osmanlı’nın en uzun yüzyılı olan 19. yüzyıl boyunca dağılma korkusu, yok olma korkusu, Endülüs korkusu… aydın tabir edebileceğimiz insanların arasında hâkim olmuş ve çeşitli çözüm yolları aranmıştır. Çözümü Avrupalılaşmada bulanlar tarihimizin “hain” diye yaftaladığı kimselerdir ki bana göre çoğunluğu hainden ziyade çözüm yolu arayan kimselerdir. Örnek olarak Enver Paşa aklıma gelen ilk isim ve Endülüs Korkusu kavramıyla özdeştir benim kafamda. Büyük yanlışlar yapmış olan bu askeri şahsiyeti yönlendiren temel düşünce topraklarımızı kaybetme korkusu olmuş ve çözüm yolu biraz romantik bir tarzda, savaşarak batıya yeniden hâkim olmak şeklinde oluşmuştur kafasında. Neticeyi hepimiz biliyoruz. Hain değil fakat bulduğu ve uyguladığı çözüm yolu yanlış. Bu aydınların arasında batı kültürüyle fazla bütünleşmiş, kendini batılı hissetmiş tipler de mevcuttur ki bunların da hıyanetten ziyade özden kopma eğilimiyle faaliyetlerde bulunduklarını düşünüyorum.

Bana göre Osmanlı’nın son dönemleri ve sömürgeci batı karşısındaki mağlubiyetinin sebebi İslam düşüncesine pek de uygun olmayan abartılı kaderci yaklaşımlarıdır. Bedri Gencer’in kitapta her fırsatta değindiği Gazali felsefesi o zamanın Osmanlı toplumunda isim vererek ya da vermeyerek mevcuttu ve bütün hesabı ahirete bırakmaya alışmış anlayış mücadeleden ziyade sabretmeyi öğütlemişti onlara. Haliyle mahşerde olacağına kesin inanılan hesaplaşma “onlar” ne kadar ilerlerse ilerlesinler, nasıl olsa hesap günü var düşüncesiyle halkı pasifize edip mücadeleden geri bırakmıştır. Hâlbuki İslam’ın kader anlayışı pasifize olmuş, hiçbir şeye elini sürmeyerek kabuğuna çekilmiş bir Müslüman öngörmez. Kadere iman mevcut olmuş ve olacak tüm maddenin ve hadisatın Allah’ın ilminin içinde olduğuna inanmaktır.

Osmanlı’nın bir eğilimi de askeri yeniliklerle batının seviyesine yeniden ulaşmak şeklinde gerçekleşti. Tarihin seyrine bugün bakarken bunun ateşin kaynağına değil alevine su püskürtmek gibi olduğunu görüyoruz. Genç Osman’la başlayan, 3. Selim ve 2. Mahmut’la devam eden askeri yenilik hareketleri başarıyı getirmemiş, savaşlar kaybedilmeye devam etmiştir. Bundan sonraki çıkış yolu arayışları Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla devam etti. Tanzimat gayrimüslim tebaaya ayrıcalıklar vadeden bir fermanken Islahat bunun reelde uygulanmasını sağlamıştır. Bu fermanların Osmanlı’nın sonunu hazırladığını ve hatta bugün dahi ceremelerini çektiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. O güne kadar millet kavramı Osmanlı toplumunda çok yaygın değilken, herkes kendini Osmanlı olarak hissederken artık Ermeni, Rum, Türk, Arap vs. gibi millet isimleri kimlik olarak ortaya çıkmış ve dağılma sürecini hızlandırmıştır. Ulus devlet kavramının zirveye yaklaştığı dönemlerde herkese farklılıklarının hatırlatılması çözülmenin de başlangıcıdır. Bu hatırlatma, hâkim Türk Milleti içinde de öfke uyandırmış ve Türk Milliyetçiliğinin başlangıcı olmuştur. “Örneğin Galata gibi gayrimüslimlerin yoğunlukta bulunduğu semtlerde Hıristiyan halk arada sırada kendilerine gâvur dedikleri gerekçesiyle bazı Müslümanları karakola şikâyet ettiklerinde, Tabur ağası, ‘artık gâvura gâvur denmeyeceğini bilmiyor musunuz?’ diye çıkışıyor[3] Ulus-Devlet cumhuriyetle birlikte kurulmuş olacaktır fakat Türkiye gibi köklü bir devletin beyaz bir sayfa açması mümkün olmayacaktır. Bunu bugün de görebiliyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarında hâkim olan milliyetçilik ve yapılan reformlar köklerini yine 19. yüzyıl aydınlarının fikirlerinden almaktadır. Hatta Latin alfabesine geçmek bile ilk defa 2. Abdülhamit tarafından gündeme getirilmiştir.

19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin de dış etkilere kayıtsız kalamayarak bir dönüşüm geçirdiğini görüyoruz. Çeşitli fikir akımlarının iktidarları, 2. Abdülhamit devri politikaları halk arasında da bir değişime sebep olmuştur. Yazarın da kitapta yer yer değindiği gibi ulemadan ubedaya yani aydın kesimin hâkim öğesinin dinden edebiyata geçtiğini müşahede ediyoruz. 2. Abdülhamit döneminde dağılma sürecinin önüne geçebilmek için halifelik makamı padişah tarafından yeniden canlandırılmaya çalışılmıştır. Gayrimüslimlerin eninde sonunda devletten kopacaklarını gören padişah bildiğim kadarıyla çok dindar olmamasına rağmen İslami kavramlara daha sıkı sarılmış, tüm Müslümanların halifesi olmasından faydalanarak dağılmanın önünde durmaya çalışmıştır. O zamana kadar batıya önem veren devlet bu padişah devrinde Hicaz demiryolları başta olmak üzere çeşitli projelerle doğuya yönelmiştir. 2. Abdülhamit doğunun kopmasını önlemek için Kürt, Arap ve benzeri Müslüman halkın önde gelenlerinin çocuklarını İstanbul’a getirterek eğitim vermeye uğraşmıştır. Padişahın eğitime verdiği önem ironik bir şekilde kendine muhalif bir gençliğin oluşmasına sebep olmuş ve neticede tahttan indirilmiştir. Abdülhamit döneminin iki önemli düşünürü de yazarın sık sık düşüncelerine yer verdiği Namık Kemal ile Ahmet Mithat’tır.

Kitabın Bölümleri

Kitabın birinci bölümü kavramsal bir arka plan çıkarıyor. Gelenek kavramı modernliğin zıddı bir kavram olarak belirtiliyor. Comte’un görüşüne göre sosyoloji, teolojinin sekülerleşmiş versiyonudur. Yani din yerini modernleşme sürecinde sosyolojiye bırakmıştır. Geleneğin yerini modernleşme aldığı için günümüzde modernleşmeye duyulan güvenin sarsılması geleneğe yönelimi de doğurmuştur. İslam’da gelenek Peygamber Efendimiz ’in sünnetini ifade etmektedir. Gelenek süreklidir, reeldir, bütündür ve mükemmellik anlayışı içerir diyor yazar. Modernlik ise geleneğin tam zıddıdır. Sürdürüleni tamamen yıkıp yerine yenisini geçirme projesidir. Brand New: yepyeni olanı eskinin yerine koymak anlamına gelen modernizm, ufak tefek değişiklikleri ifade eden yenilikten farklıdır. Modernizm projesi dinin yerine geçtiği için dinlerin vadettikleri cenneti “şimdi ve burada” kurma projesidir. “Ünlü Amerikalı siyasi düşünce tarihçisi Sheldon S. Wolin ise modernizmin temelini atan üç isim olarak Bacon, Descartes ve Hobbes’u anar. Bunlar eserleriyle “bilgi ile iktidar” arasındaki ilişkinin çerçevesini çizerek modern iktidar ideolojisinin temellerini atmışlardır. Bunlara Machiavelli, Locke, Hume, Rousseau, Montesquieu eklendiğinde modern batılı dünya görüşünü şekillendiren sekiz anahtar isme ulaşılır. Bu gruba Alman düşüncesinin devleri Kant ile Hegel de eklendiği zaman on büyük isimden oluşan liste tamamlanır[4] Yazar sık sık değinmiş kitap boyunca modernizm tanımına, ben de bir defa daha aynı kavramın farklı bir bakışla incelenmesinden bahsedeyim. Din olgusunun Avrupa toplumunda eski önemini yitirmesi insanların dâhil olmak ihtiyacı hissettikleri farklı bir kavramın oluşmasını gerektirmiş, içlerindeki boşluğu doldurmak için modernizme sığınmışlardır. Tanrı ile aralarındaki bağı kutsallık, din, gelenek gibi kavramlarla kurmaya alışkın olan toplum içlerinde oluşan bu boşluğu sosyoloji, modernizm, gibi kavramlarla; dinin vadettiği ve bilinmeyen olan cenneti dünyada kurmak amacıyla doldurmuşlardır. “Modernliğin özgül birimi kapitalist ulus-devletinin akıbetini Durkheim kuralsızlık (anomie), Weber demir kafes (iron cage), Marx yabancılaşma Lukacks ise şeyleşme kavramlarıyla karakterize etmişlerdir[5] Modernizmin beş karakteristiği Berger’e göre soyutlama, geleceksellik, bireyleşme, serbesti ve dünyevileşmedirnm.

Modernleşmenin getirdiği meşruiyet kaybı aklileşme ile telafi edilmeye çalışılmıştır. Din hayattan tamamen çıkarılınca meşruiyet kaynağı olan kutsal metinlerin yerine de bir şey konması gerekmiştir ki bu da akıl olmuştur. İdeolojiler modernizmin kurmayı planladığı akla dayalı yenidünyanın araçları olmuştur. Her toplumun yaşadığını düşündüğü, yaşandığı varsayılan altın çağ yine hedef olarak sunulmuştur. İslam düşüncesi ise bu köklü değişimleri bir anda kabullenecek durumda değildi zira Hıristiyanlıktaki gibi akla şüpheler getirecek çoklu tanrılar, asalet unvanları ve bunu savunan kiliseler gibi meşruiyetleri tartışılır kavram ve kurumlar yoktu. İslam mutlak olanı araştırmak yerine peygamberin getirdiklerini pratiğe aktarmayı hedefliyordu. İdeolojileşme şansı da pek yoktu zira düşüncenin temelini sadece fıkıh yani şeriatın uygulanması oluşturuyordu. Yukarıda değindiğim gibi öz’ü değiştirmek; İslam’ı çağa uydurmak yerine çağı İslam’a uydurmak için yenileyiciler ortaya çıkmıştır. Bu noktaya bir mim koyup yazarın bazı fikirlerine katılmadığımı beyan etmek isterim daha önce de söylediğim gibi yazara göre Gazali sonrasında İslam düşüncesinin yenilenmeye ihtiyacı kalmamış ve her şey yerli yerine oturmuştur. Bana göre Gazali sonrası İslam düşüncesi inkişafını bırakmış, düşüncenin yerini pagan akımlar almıştır. Kitap boyunca Afgani, Abduh gibi düşünürler İslami pratik noktasında eksik oldukları için yazar tarafından eleştiriliyor olsa da bence yeni düşünceler ortaya attıkları için takdire şayan şahsiyetlerdir bunlar. Yazar Namık Kemal’in de İslami pratiğinin olmayışını eleştiriyor fakat fikirlerinden hayranlıkla bahsediyor. Sanki biraz çifte standart varmış gibi hissetmedim değil.

Namık Kemal

Kitabın ikinci bölümünün başlığı İslam Modernizmi. Bu başlıkta yazar dinin ideolojiye dönüşme sürecinde İslam toplumunun nasıl etkilendiğini anlatmış. Bu dönüşüm sürecinde Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfının ve İslam’daki âlimin yerini aydın kavramı almıştır. Modernizm prosesine kadar âlimler peygamberin varisleri olarak toplumda saygı gören üst bir sınıf, kendilerinden önce gelen âlimlerden aldıkları icazet vasıtası ile varlıklarını devam ettiren ve saygı gören, Kuran’ı hıfzetmiş, genelde Arapça eser veren kimselerdi. İmparatorluk modernleştikçe bu sınıfın da rolü değişmiş, bir düşüş yaşamaya başlamıştır. Böylelikle batıda olduğu gibi ulemanın ubedaya, dinin sosyolojiye dönüşme süreci Osmanlı toplumunda da batıdaki kadar keskin olmasa da görülmüştür. Yazar bu dönüşümün en belirgin örneği olarak Namık Kemal’i vermiştir. Edip olarak Namık Kemal, âlim olarak Ahmet Cevdet kitap boyunca sıkça değinilen belirgin aydınlardır. Bu bölümde yazar ayrıca Mısır-Osmanlı karşılaştırması da yapmış, iki farklı İslam ülkesinin iki farklı tepkisinden bahsetmiş. Batının ilk gelişi Napolyon’un Mısır çıkarmasıyken ikinci gelişi ise daha yumuşak bir şekilde kültür emperyalizmi şeklinde gerçekleşmiştir. İslam terakkiye manidir sloganıyla gelen modernist düşünce Yeni Osmanlılar ve Mısırlı modernistler tarafından İslam’ın yeniden yorumlanması eğilimine yol açmıştır. Bu süreçte İslam coğrafyasından Avrupa’ya seyahatler başlamış, kültür etkileşimleri artmıştır. 19. yüzyılın başından itibaren Avrupa’ya öğrenciler gönderilmiş, burada eğitim alan kişilerse batı kültürüyle yoğrulmuş bir şekilde ülkelerine dönerek modernizmin uygulayıcıları haline gelmişlerdir. Mısır’dan Paris’e giden ve 5 yıl kadar burada eğitim alan Tahtavi kendinden sonra gelecekler için bir örnek olmuştur. “Batı’yı tanıma kimilerinde kendi gelenekleri lehinde kimilerinde aleyhinde etkilenmeye yol açmış, diğer bir deyişle kimi Müslüman aydınların geleneklerine daha da yaklaşmalarına, kimilerinin ise daha da uzaklaşmalarına vesile olmuştur.[6]” Yazarın İdeolojileşme Örüntüleri başlığı altında verdiği bir tablo var. Tedeyyün tarzlarını yani dine bağlanma şekillerini ikiye ayırmış. Sağ eğilim sürdürücü; nomisizm yani şericilik (nomos=şeriat) yanlısı, muhafazakâr ya da gelenekçi; Sol eğilim ise yeniden kurucu, mesiyanizm yanlısı, fundamental ve modernist olarak görülüyor. Şimdi burada muhafazakârlık ve gelenekselciliğin neden ayrıldığına bakalım. Muhafazakârlık modernizmle gelen hayat tarzına tepkinin ürünüyken gelenekselcilik düşünce tarzına verilen tepkidir. Muhafazakârlık eylem, gelenekselcilik ise söylemle kendilerini belli eder. Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığı Mecelle eylemsel bir tepkidir ve Ahmet Cevdet’i muhafazakâr olarak adlandırabiliriz, bunun yanında Namık Kemal söylem yönü ağır bastığı için gelenekselcidir. Fundamentalizm ve modernizm de birbirlerine ‘var olanı kaldırma’ açısından benzeşirken modernizmin vadedilen cenneti bugüne taşıması yani geleceği öne çekmesi; fundamentalizmin ise tersi bir şekilde geçmişte yaşanmış olan altın çağı arada yaşananların hepsini yok sayarak bugüne çekmesi açılarından farklılıklar gösterirler. İkisi de var olanı ortadan kaldırmayı amaçlar fakat birisi geçmişi diğeriyse geleceği bugüne taşımayı amaçlar. “Fundamentalizmin arkasında romantisizm, modernizmin arkasında rasyonalizm yatar”. İslam Modernizmi batıyla hesaplaşmak için İslam’ın bir dünya görüşü olarak yeniden yorumlanmasını ve hâkim kılınmasını amaçlayan bir dünya görüşü olarak ortaya çıkıyor. Halkın, dinin toplum yaşamından yavaş yavaş çekilmesine verdiği tepkiler muhafazakârlık şeklinde, resmi söylemde dini vurgunun artışı şeklinde, aydınlarda yumuşak ideolojileşme şeklinde gerçekleşmiştir.

Üçüncü bölüm Medeniyetlerin Kutuplaşması başlığını taşıyor. Avrupa’nın Katolik kısmı bir yere sıcak savaş, emperyalizm ve asimilasyon ile giderken Protestanlar kültür ihraç ederek gitmeyi tercih ediyorlar. İspanyolların Amerika yerlilerine yaptıkları zulüm Katoliklerin tavrına, İngiltere’nin Hindistan’da yaptığı kültürel baskı ise Protestan tavrına örnektir. İkisi de birbirinden beter olmakla birlikte İngilizlerin yaptıkları bana daha haince geliyor zira bu şekilde girdikleri yerlerde yandaşlar edinebiliyor, zalimliklerini belirli kılıfların arkasında saklayabiliyorlar. Buradan Katolik eksenli gelişen medeniyet kavramına karşın Protestanların kültür kavramını ileri sürdüklerini görebiliyoruz. Protestan Katolik çatışmasının sıcak savaşlardan sonraki döneminde böyle bir seyir aldığını da söyleyebiliriz. “Bu asırda İngiltere ve Avrupa, Türklük ve İslam’a karşı başlıca beş veçheli bir savaş yürüttü. Birincisi, İngiltere ve Batı için Avrupa medeniyetinin esas kaynağı olan Yunan’ın sembolik ve siyasi olarak Osmanlı’dan ayrılarak medeniyet temelli yeni bir kozmopolis projesinin figürü haline getirilmesi, ikincisi, Türklüğün barbarlıkla ithamıyla aşağılanması, üçüncüsü İngiliz oryantalizmi tarafından Türklükle özdeşleşmiş İslam dininin mahkûm edilmesi, dördüncüsü İngiliz oryantalizmi tarafından mahkûm edilen Türklükle özdeş İslam dininin Fransız oryantalizmi tarafından Araplıkla özdeş İslam medeniyetine dönüştürülmesi, beşincisi bizzat İslam dininin Samileştirilmesi ve türevselleştirilmesiydi.” Avrupalının kendi içinde yaşadığı kutuplaşmanın yanında İslam dünyası da kutuplaşıyor ya da kökünü tarihten alan bir kutuplaşmayı su yüzüne çıkarıyordu. Şii-Sünni kutuplaşması, Arap-Türk-İran-Hint kutuplaşmaları farklı tedeyyünler oluşuyordu. Meşruiyet ve akliyet arasında yapılan tercih de bir kutuplaşma öğesiydi. Meşruiyet insanın inandığı gibi yaşamasıyken yine batı temelli bir eğilim olan akliyet Weber’in ifadesine göre inandıkları gibi yaşaması anlamına geliyordu. Bedri Gencer’e göre ulvi bir gaye ve değerden yoksun olan batının akliyet kılavuzluğunda atom bombasına dönüşmesi mukadderdi. Buradan da anlaşılacağı gibi kutuplaşmanın asıl kaynaklarından birisi de meşruiyet ve akliyet ayrımıdır. Meşruiyet krizinden akliyetle çıkmaya çalışan ve kendi ölçülerine göre bunu başaran batı ile meşruiyet krizi yaşamamasına rağmen akliyete sarılmaya uğraşan doğu. Doğudaki bu cereyanlara karşı durmak yine aydınlara düşüyordu. Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Ali Suavi, Şemseddin Sami, Ahmet Rıza yazarın saydığı isimlerden bazıları.

Gelenekselcilik nispeten kısa olan dördüncü bölümü oluşturuyor. Osmanlı’da modernleşme hareketlerinin, bidatler lehine olduğu düşünülen hareketlerin karşısına çıkanlar geleneği savunmuşlardır. Modernliği direk reddederek hâlihazırdaki fıkhın yeterli olduğunu savunanları pasif, karşı atakla modernliği eleştirenler aktif gelenekselciler olarak kategorize ediliyor. Sava Paşa bu bölümde aktif gelenekselcilere örnek olarak veriliyor. Ardından Ahmet Cevdet ve Mecelle projesi detaylandırılıyor.

Beşinci bölüm benim en fazla dikkatimi çeken bölüm oldu diyebilirim: Mesihçilik. Bu bölümde yazar önce aksiyoner kişiliğiyle döneminde çok dikkat çekmiş olan Cemaleddin Afgani ve görüşlerini anlatarak başlıyor ve Afgani üzerinden Mesihçiliğe giriş yapıyor. Mesihçilik her dinde görülen, dünyayı kurtaracak bir uhrevi şahsiyet beklentisidir. Hıristiyanlar Mesih’in gelmesini beklerler, Şia kayıp on ikinci imamı beklerken Sünni düşüncenin bazı ekolleri Mehdi bekler. Yahudiler Hz. Davud’un altın çağını kendilerine yaşatacak bir kralın yolunu gözlerler. Beklemek pasifize olmaktır. Batı bu beklentisini zaman içinde tarihi ileriye alarak pasiflikten kurtarmıştır. Batı dünyasının yarattığı devrimler, Fransız İhtilali’nden Komünizme kadar hep bir beklenen cennetin ve beklenen Mesih’in erkene alınması projesidir. Dünyada var olacak cennet Mesih gelmeden insanlar eliyle inşa edilecek ve Mesih geldiğinde cenneti hazır bulacaktır. Pasiflikten kurtulmanın yolu budur. İslam dünyasında da bir Mehdi beklentisinin yarattığı pasiflik aktif, devrimci kişiler tarafından eleştirilmiştir. “Doğu halkının başkaldırması pek beklenemez. Dolayısıyla ancak akültürasyon durumlarında öne çıkan referans gruplarına kıyasla hissedilen nisbi mahrumiyetin doğurduğu kimlik krizi genel bir hoşnutsuzluğa dönüşerek kolektif bilinçaltındaki Mesihçilik duygularını ateşler.[7] Bu eğilim neticesinde 19. Yüzyılda değişik İslam coğrafyalarında Mehdicilik hareketleri ortaya çıkmıştır. Aktif Mehdicilik hareketlerinin yanı sıra Mehdi beklentisi Afgani, Ali Suavi gibi düşünürler tarafından bir ideolojiye dönüştürülmüştür.

Altıncı bölüm Eleştiri başlığını taşıyor. Bu bölümde aydınların İslam’ı yeniden yorumlarken neleri eleştirdikleri anlatılıyor ve eleştirdikleri noktalar açısından bir kıyaslama yapılıyor. Osmanlı düşünürleri modernliği eleştirirken Mısırlı düşünürler geleneği eleştirirler. Osmanlı aydınlarının bir kısmı Avrupalılaşmaya çalışırken Ziya Paşa, Namık Kemal gibi bazıları da sert bir dille bu eğilimi eleştirmektedirler. Yazarın bir kısmına yer verdiği Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inin onuncu kısmının tamamı şöyle:yeni çıktı

Yeni Osmanlıların bir diğer eleştiri özneleri de ulema olmuştur. Ulemanın yozlaşmasından, özel bir sınıfmış gibi hareket etmelerinden rahatsızlık duyulmuştur. Fıkhın yeterli ve çağa uygun olmadığını savunanlara karşı da fıkhın yeterliliğini savunmuşlardır. Afgani gibi düşünenler ise Fundamentalizm diye tabir edebileceğimiz, köklere inme, İslam’ı aradan geçen yüzlerce yılın birikimini dışlayarak yaşamayı savunmuşlardır. Sonradan İslam’a dâhil olan her şeyin dini özünden uzaklaştırdığını, mezheplerin ve sünnetin ve diğer tüm sonradan ortaya çıkan düşüncenin dinden arındırılarak sadece Kuran merkezli bir hayatı savunan görüşlerden birisi de Vehhabiliktir. Buradaki temel eleştiri noktası gelenektir. Yazar bu bölümde Afgani’nin talebesi olan Muhammed Abduh ’un fikirlerine genişçe yer vermiş ve bu fikirlerin kritiğini yapmış.

Yedinci bölüm Yeni Paradigma; İslami düşüncenin çağın getirileriyle yeniden yorumlanma tarzlarını inceliyor. Bu bölümde de Abduh ve Namık Kemal’in fikirlerine detaylı bir şekilde yer verilmiş. Yazarın kendini Namık Kemal’in fikirlerine daha yakın bulduğunu belirtmek isterim. Bu açıdan genelde Abduh gibi, Afgani gibi radikal fikirleri eleştirmiş, bir yerde çürütmeye çalışmış Daha önce belirttiğim gibi yazarın tam manasıyla objektif olduğu söylenemez. Afgani ve talebesi Abduh ‘un fikirlerinin deizme kaydığını söylüyor Gencer. Burada Afgani’nin filozofların peygamberlerden üstün olduğu fikri, Abduh ‘un peygamber gönderilmeyen toplulukların kendi kendilerine doğruya ulaşabilecekleri iddiası yazarı rahatsız etmiş gibi görünüyor. Namık Kemal’in fikirleri ise daha akla yatkın olarak ifade edilmiş. Bölümün içinde Renan Müdafaanamesi adlı Namık Kemal eserinden örnekler veren yazar Gazali’nin nedensellik konusundaki açıklamalarının aynısının Kemal’de de var olduğunu gösteriyor. Burada bir sınıflandırma yapmak gerekirse; Namık Kemal, Gazali ve Bedri Gencer bir tarafta, Abduh, Afgani, İbn Sina, Farabi diğer taraftaymış gibi görünüyor. Durumun bende uyandırdığı çağrışım ise 19. yüzyıla kadar Gazali’nin fikirlerini temel alan İslam âlemi bu yüzyıldan itibaren kendilerine çıkış yolu aramış ve bulunan çözüm yollarından birisi de Gazali sonrası bırakılan özgür düşüncenin İslam dünyasına yeniden girişi olmuştur. Gelenekle yoğrulmuş olan çoğunluğa bu düşünce tabiatıyla garip gelmiş ve eleştirilmiştir. Bu bölümde yeni paradigmaya göre hukukun nerede ve nasıl olduğundan da bahsediliyor. Tartışma ve eleştirme öncesi; yeni paradigma öncesi dönemde hukuk, şeriat eşitliği gibi bir durum varken bundan sonraki dönemde bu kabullenme de tartışmaya açılmış. Osmanlı düşünürleri ve Mısırlı düşünürler tabii hukuk ile ilahi hukukun denkliğini savunmuşlar.

Sekizinci bölüm Yeni toplum başlığını taşıyor. Bu bölümde de yine Namık Kemal-Abduh karşılaştırması ile Osmanlı ile Mısır’ın yeni paradigma bağlamında siyaset, hükumet, anayasacılık, iktisat gibi alanlara bakışları aktarılıyor. Önce Namık Kemal’in adaletle ilgili düşüncelerinden bahsediyor yazar:

 

 

Adldir mûcib-i salah-ı cihân (Dünyaya barışı sağlayan adalettir)

Cihan bir bağdır, divarı devlet. (Dünya devletin duvar olduğu bir bağdır)

Devletin nâzımı şeri’atdır. (Devletin düzeni şeriatla olur)

Şeri’ate olamaz hiç haris, illa mülk (Şeriat ancak ülke ile korunur)

Mülk zabt eyleyemez, illa leşker (Ülke ordusuz elde edilmez)

Leşkeri cem’ idemez, illa mal (Ordu toplamak mal ile olur)

Malı cem’ eyleyen ra’iyyetdir. (Malı toplayan ise halktır)

Ra’iyyeti kul eder padişah-ı âleme, adl. (Halkı padişaha bağlayan ise adaletidir)[8]

Adalet Merdiveni.

Namık Kemal’in bütün çabası adaletin tesis edilmesi yönündedir. Bu bölümde yazar hâkimiyet ve hükumet kavramlarının üzerinde duruyor. Otoritenin birincil kaynağı dinlere göre Tanrı, ikincil kaynağı ise halk yani insanlardır. Krallar-Padişahlar otoritelerini Tanrı’dan alırlar. Zamanla ikincil otorite olan halk yönetimde söz sahibi olmuş ve millet hâkimiyeti kavramı ortaya çıkmıştır. Rousseau’nun demokrasi ideali Namık Kemal tarafından da benimsenmiş, savunulmuştu. İlahi otoritenin dünyadaki tecellisi insanların hâkimiyetidir. Abduh ‘un görüşleri ise sekülerleşmiştir, batı dünyasının geçirdiği aşamaları model almaktadır, kadı, şeyhülislam, müftü gibi makamların insanlar üzerinde dini bir nüfuz kuramayacaklarını söyler.

Ekonomi konusunun sahip olduğu önemi Osmanlı Devleti başta pek fazla kavrayamamıştı. Bir tarım imparatorluğu olan devlet ticaret, sanat gibi alanları gayrimüslimlere bırakmıştı. İktisat denince akla tutumluluk, devlet açısından ise geçindirilmesi gereken büyükçe bir ev geliyordu. “Osmanlı geleneksel siyasi elitizm felsefesince uzun süre Batı’nın üstünlüğünü siyasi ve askeri bakımdan algılandı. Ancak zamanla askeri ve siyasi üstünlüğün arkasında iktisadi üstünlüğün yattığını fark etmeye ve böylece Batı’ya misilleme mantığını da yavaş yavaş değiştirmeye başladı. Bunu belki de şair duyarlığıyla ilk fark eden Keçeci-zade İzzet Molla (1784-1829) oldu. Yeniçerilerin imhasından sonra 1827 yılında II. Mahmud’a sunduğu layihada o, ulema ve yüksek rütbeli görevlilerden oluşan Şura-yı Mahsus ’un kurulması ve hepsinden önemlisi, hükümetin gerekli sermaye ve vergi muafiyeti kolaylıkları sağlayarak Müslümanları iktisadi teşebbüse teşvik etmesi, ithalatı kısıtlayarak ithal-ikameci bir siyasa benimsenmesi gibi ekonomi konusunda devrimci diyebileceğimiz fikirler ileri sürmüştü.” “Bütün tebaanın geçiminin merkezde tek elden, hazineden sağlanmasını öngöre patrimonyal zihniyet, modern dünyada iktisadi kalkınmayı önleye ana faktöre dönüşmüştü. Platonik düzen anlayışınca sanat ve ticaret alanında iktisadi teşebbüsün gayrimüslimlere bırakılması, yerli halkı kaçınılmaz olarak devlet memurluğu ve tüketiciliğe ve dolayısıyla geri kalmışlığa sevk etmiştir.[9]

Özetle söylemek gerekirse hâkim adalet anlayışının öğelerinden birisi olan refah nasıl olsa adalet gerçekleşirse refah da gerçekleşir mantığıyla yöneticilerin iktisadi konulara gerektiği kadar eğilmelerinin önüne geçmiştir.

Kitabın dokuzuncu ve son bölümü Yeni İnsan başlığını taşıyor. Bu bölümde de Namık Kemal ve Abduh ‘un şahıslarında Mısır ve Osmanlı aydınlarının yeni insan tipi ve gerekli olan eğitim konusundaki düşünceleri karşılaştırılıyor. Modernizmle birlikte, yukarıda da sözünü ettiğimiz Mesihçiliğin yansıması olarak yeni bir dünya yaratma fikri tüm batıyı sarıp sarmaladı. Mühendislik mucizeleriyle dünyayı yeniden yaratabileceğine hükmeden modern batı bu fikri taşıyan bireyler yetiştirmeye başladı. Doğu toplumunda ucu Allah’a dayanan bir silsilenin son halkası olan hocadan ders almak yerine tüzel kişiliklerden ders almaya başladı talebeler. Talebe talep eden elbisesini çıkarıp öğrenci-öğrenen elbisesini giydi. “Artık eğitimin hedefi, ‘ahlaken kaliteli bireylerden oluşan istikrarlı bir topluluk’ yerine ‘yeni bir politik bağlılık bilincini kazanacak bireylerden oluşan yeni bir toplum’ yaratmaktı.[10]Namık Kemal’i diğer Osmanlı aydınlarından ayıran fikri eğitim konusunda hedef kitleyi seçkinler değil de tüm halk olarak belirlemesidir. Eskiden bilgisi az olduğu için idaresi kolay olan bir halk kitlesi tercih sebebiyken bu saatten sonra artık halkı cahil bırakmak mümkün değildi ve bir yok olmaya sebep olabilirdi. Mısırlı ya da Osmanlı dışı aydını temsil eden Abduh da yazara göre daha pozitivist olsa da aynı kanıdaydı, eğitimin öneminin farkındaydı ve eğitimin insanı işlemeyi amaçlaması gerektiğini savunuyordu. Yazar bu bölümde her zaman tartışmaya açık olmuş, çok insanın konuşmaya korktuğu kader meselesine, kader kavramının Müslümanlarda yol açtığı gevşekliğe karşı düşünürlerin görüşlerine yer veriyor. Her şeyi kaderin sırtına yüklemeye alışmış Müslümanların batı karşısında gerilemesinden daha doğal ne olabilir ki? Hâlbuki Allah, Âlim sıfatı ile olmuş ve olacak her şeyi bilmektedir zira Yaratıcı için zaman diye bir kavram yoktur. Biz bu dünyada Allah’ın verdiği hür irade ile istediğimiz gibi davranıyoruz ve tabi ki Allah ne yapacağımızı biliyor. Kader diyerek, tevekkül diyerek oturduğumuz yerden kalkmasak batı da gelir bizim tepemize biner. Yazar bu bölümü kaderin ardından hürriyet konularıyla bitiriyor.

Bedri Gencer’in sonuçlarıyla kendi yorumlarımı birleştirmek istiyorum. Yazarın bu hacimli çalışması batının gelişinin karşısında doğu toplumlarının Müslüman kısımlarında ne tür tepkilerle karşılandığını anlatıyor. Türk-Osmanlı modernleşmesi kitabın ana konusu, Namık Kemal’de kitabın ana kahramanıyken diğer İslam ülkelerinin modernizme bakışlarının bir kıyasını yapabilmek için Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh ‘un fikirleri Namık Kemal ile karşılaştırılmış. Daha önce de dediğim gibi yazar Bedri Gencer, Gazali felsefesinin bir öğrencisi olduğu için Abduh ve Afgani’nin fikirlerini çoğunlukla çürütmeye çalışmış ve Namık Kemal’in fikirlerinden belli belirsiz bir hayranlıkla bahsetmiş. Sonuçlara geçildiğinde bu kıyaslamanın bir özetini çıkarırken 1839 sonrası dönemde Osmanlı toplumu ve aydınının bakış açılarını aktarmaya çalışmış. Kökenini İslam öncesi Türk toplumlarından alan Turan fikrinin İslam’la birlikte İ’ilâ-yı Kelimetullah hedefine dönüşmesi, kızıl elma diye tabir edilen bir kozmopolis ideali; 19. Yüzyılla birlikte pasifize olmuş, artık Osmanlı için temel amaç yeryüzüne adaleti götürmek değil devletin bekası haline gelmiştir. Bu dönemde yaşanan şok padişahından talebesine kadar herkesi fikir üretme, kurtuluş yolu bulmaya çalışma çabalarının içine itmiştir. Bugün onların “üçüncü dünya” tabir ettiği bir yerde ve “gelişmekte olan” yaftasının altında varlık mücadelemizi sürdürdüğümüze göre ne onların gözündeki “öteki” imajımızı silebilecek kadar modernleştik ne de atalarımızın bize bıraktığı mirası hak edebilecek olgunluğu elde edebildik. Yazarın sonuçlar kısmındaki ifadesinden yola çıkarak artık postmodernizm, postsekülerizm gibi kavramları konuştuğumuza göre bu kavramlar eskimiş ve yerini yeni kavramlara bırakmak üzereler. Bu açıdan geçirmiş olduğumuz safhaların detaylı bir şekilde incelenmesi, ‘Biz nerede yanlış yaptık’ sorusunun cevabını bulabilmek için önemlidir. İslam’da Modernleşme kitabı da bu amaca hizmet etmesi bakımından önemli bir çalışma, kaliteli bir entelektüel ürün. Yazarın çok takdir ettiğim düşüncelerinin yanında kafama yatmayan yaklaşımları da var. Fazla Gazali etkisinin Bedri Hoca’yı objektiflikten uzaklaştırdığını düşünüyorum. Kitap boyunca Namık Kemal – Afgani & Abduh kıyaslamasında Kemal’i yücelttiği, diğerlerinin fikirlerini ise çürütmeye çalıştığını gördüm. Dünya toplumları arasında bugün daha hâkim konumda olmadığımız ve diğer İslam ülkelerinin de bizden farklı olmadığı gerçeğini göz önünde bulundurarak iki kanadın da pek başarılı olamadığını söyleyebilirim. İslam’ı savunan ve fakat aşmış oldukları için pratik noktasında eksiklikleri olan bu insanlarla, hayatı boyunca öğrettiği gibi yaşamış olan Said Nursi örneğini ve takipçilerinin başarılarını düşünüyorum da… Belki de biraz samimiyet eksiği vardı hepsinde.

Sözün özü, yaklaşık 900 sayfayı bulan İslam’da Modernleşme yoğun bir emeğin ve birikimin neticesinde ortaya çıkmış bir eser. Kitabı okumadan önce tanımadığım Bedri Gencer’in bilgisine ve birikimine hayran oldum, Malatya’da verdiği bir konferansı dinleme şansını bulduğum için çok da mutlu oldum. Yaşı henüz 50 bile olmamış bu âlimin olgunluk çağında daha güzel eserler vereceğini ümit ediyorum. Doğu-Batı yayınlarından 2012 yılında çıkmış bu eser için kendisine teşekkür ediyorum.

 


[1] Gencer, Bedri; İslam’da Modernleşme; Doğu-Batı Yayınları 2012, s.17

[2] Gencer, s.42

[3] Gencer, s. 68; Davison 1990: 114,123, Abdurrahman Şeref 1339: 73-4

[4] Gencer, s.119; Wolin, Sheldon S. (2003)Tocqueville between Two Worlds: The Making of a political and Thereotical Life. Princeton: Princeton UP.

[5] Gencer, s.122

[6] Gencer, s.207

[7] Gencer, 463

[8] Kınalızade Âli, Ahlak-ı Alâî,

[9] Gencer, s.717

[10] Gencer, s.728

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Candide

Voltaire 18. yüzyıl filozofu. Rasyonalist olarak bilinmekle birlikte iyimserlikten bahseden ve “nedensiz hiçbir sonuç yoktur. Her şey zorunlu olarak birbiriyle bağlıdır ve her şey en iyi şekilde yaratılmıştır” diyen Leibniz’in fikirleriyle dalga geçmek için yazmış bu kitabını. Kitabın her satırında dalga geçiyor bu düşünceyle desem yeridir. Her şey iyiyse dünya neden bu kadar kötülükle dolu diyor Voltaire değişik kılıklara girerek. Esas kahramanımız Candide ise Leibniz’in fikirlerini kabul eden saf bir insanı temsil ediyor. Candide Latince saf, temiz anlamına gelen bir kelime. Kitabın kahramanı da adı gibi dünyadan habersiz, saf mı saf bir delikanlı. Cennet gibi bir malikanede yaşarken bir günahı sonucu cennetten kovulan Adem aleyhisselam gibi malikaneden kovuluyor, kulağında hocası olan filozofun sözleriyle. “Çünkü her şey iyidir“.

Fakat her şey Candide’nin umduğu kadar iyi değildir. Bir kere insanlar birbirlerini katledip durmaktadırlar. “İnsanlar da doğayı biraz bozmuş olmalılar. Çünkü insanlar kurt doğmadıkları halde kurt olmuşlar. Tanrı onlara ne yirmi dörtlük top, ne de süngü verdi. Oysa onlar, birbirlerini yok etmek için süngüler, toplar yaptılar” Çeşitli insanların canavarlıklarından kendisi de nasibini alır. Savaşlara, katliamlara, suçsuz insanların canlı canlı ateşte yakılmalarına şahit olur. 18. yüzyılda olmayan şeyler değil bunlar. “Coimbre Üniversitesi, büyük bir törenle birkaç kişinin hafif ateşte yakılmasında, yersarsıntısına engel olacak kesin bir deva bulunduğuna karar vermişti. Bu nedenle, vaftiz anasıyla evlendiğine kanaat getirilen bir Biscayalı ile piliç yerken yağını çıkaran iki Portekizliyi yakaladılar” Yine de ümidini kırmaz hiç, her zaman her şeyin en iyisi olduğu inancını korumaya devam eder. Fakat kendi kendine sormadan da edemez: “Mümkün olan dünyaların en iyisi burası ise ötekiler kim bilir nasıldır?

Yazar ara sıra din eleştirisi de yapıyor. Muhammed’in emrettiği beş vakit namazda kusur edilmeyen bölgelerde insan öldürmek, köle tacirliği olağan işler. Hıristiyan papazların hepsi ya sahtekar ya eşcinsel ya da başka bir falsoya sahip. Din eleştirisinin yanında kölelik eleştirisi de mevcut. “Bununla birlikte anam beni Guyana kıyılarında on Patagon akçesine satarken bana: “Sevgili oğlum, demişti; tanrılarımızı kutsa, onlara her zaman tap; onlar da seni mutlu yaşatırlar. Beyaz efendilerimizin esiri olmak şerefini kazanıyorsun; bunu yapmakla da ananın, babanın mutluluğunu sağlıyorsun” Her türlü tapınma faaliyeti Voltaire’e göre kötülüğü temsil ediyor.

 “Belki yüz kez kendimi öldürmek istedim. Ama yaşamı hâlâ seviyordum. Bu gülünç zayıflığımız belki en vazgeçilmez düşkünlüklerimizden biridir. Çünkü her zaman yere çalmak istediğimiz bir yükü, sürekli taşımaya çalışmaktan, varlığımızdan dehşete düştüğümüz halde, ona bağlanmaktan, kısacası bizi kemiren yılanı kalbimizi yiyinceye kadar okşamaktan daha budalaca bir şey olur mu?”

Candide seyahatinin bir bölümünde dağların arkasında saklı kalmış bir İnka kenti bulur. Mutlu insanların yaşadığı bu kent filozofun ideal ve imkansız dünyasıdır. “Nasıl? Sizin ders veren, tartışan, yöneten, kavga eden ve kendi düşüncelerinde olmayan kimseleri yaktıran papazlarınız yok mu?” Yaşlı adam: ”Bütün bunları yapmamız için deli olmamız gerekir,” dedi. “Burada hepimiz aynı düşüncedeyiz, sizin papazlarla ne kastettiğinizi anlamıyoruz.” Candide, adalet sarayı ile parlamentoyu görmek istedi; kendisine böyle şeyler olmadığını, kimsenin kimseyi dava etmediğini söylediler. Cezaevi olup olmadığını sordu; hayır dediler. Onu en çok şaşırtan ve en çok sevindiren şey, içinde, baştan aşağı matematik ve fizik aletleriyle dolu iki bin ayak uzunluğunda bir galeri bulunan bilgiler sarayı oldu.” İdeal dünya içinde papazın, yargıcın, cezaevinin, parlamentonun olmadığı bir yer. Bilim var, bilgi var, papaz yok. Ne güzel bir dünya değil mi? Fakat insan açgözlüdür. Adaleti ve eşitliği isteyeceğine üstün olmayı ister. Herkesin birbiri ile aynı olduğu bir toplumdansa birilerine galebe çalabileceği, üstün olamasa bile üstün olma ihtimalinin varlığını ister. Candide de açgözlü olduğu için bu cenneti terk ederek kötülüğün kol gezdiği reel dünyaya gider. Halen her şeyin en iyi olduğu, dünyanın daha da güzel bir dünyanın yansıması olduğu fikirlerinden kurtulamamıştır.

Kitapta üç temel karakter var. Candide okuyucuyu temsil ediyor olabilir. Her an bir fikirden etkilenebilecek iyi insan. Saf dünyalı. “Cacambo: “İyimserlik de neymiş”? diye sordu. Candide “Heyhat!” dedi; “iyimserlik, insanın kötü bir durumdayken her şeyin iyi olduğunu ileri sürmek çılgınlığına tutulmasıdır.” Martin ise Voltaire’in ta kendisi: “Candide: “İnsanların bugünkü gibi her zaman birbirlerini öldürmüş olduklarını, her zaman onların böyle yalancı, hilekâr, hain, nankör, haydut, zayıf, vefasız, alçak, kıskanç, obur, sarhoş, hasis, hırslı, katil, dedikoducu, serseri, tutucu, iki yüzlü ve budala olduklarını mı sanıyorsunuz?” diye sordu. Martin: “Atmacaların her zaman güvercin bulsalar yiyeceklerine inanır mısınız?” dedi. Candide: “Elbette!” diye yanıtladı. Martin: “O halde, madem ki, atmacalar hiç huylarını değiştirmemişler, niçin insanların huy değiştirmesini istiyorsunuz?” dedi.” Pangloss ise filozof Leibniz’i temsil ediyor: “Derviş: “Çeneni tutmalısın,” dedi. Pangloss: “Sizinle biraz, nedenlerle sonuçlar hakkında, olası dünyaların en iyisi, kötülüğün kaynağı, ruhun niteliği ve sonsuz uyum hakkında tartışabileceğim diye seviniyordum,” dedi. Derviş, bu sözler üzerine kapıyı suratlarına kapadı

Bu arada doğru yolu ya da mutluluğun yolunu Candide’e bir Türk gösteriyor. Hikaye İstanbul’da sonlanıyor. “Candide, Türk’e: “Çok geniş, çok bereketli bir toprağınız olmalı,” dedi. Türk: “Yalnızca yirmi dönümlük bir yerim var,” diye yanıtladı; burasını çocuklarımla birlikte eker biçerim; bu iş, üç büyük kötülük olan can sıkıntısını, ahlaksızlığı ve yoksulluğu bizden uzak tutar.” Candide çiftliğine dönerken, Türk’ün söyledikleri insanoğlu cennet bahçesine konulduğu zaman, oraya ‘ut operatur eum’  yani onu işlesinler diye konuldu; bu da insanın, dinlenmek için yaratılmadığını gösterir.” Martin: ” Fazla düşünmeden çalışalım; bu, hayatı dayanılır kılan tek çaredir,” dedi. Bu güzel öneriyi hepsi kabul etti.”

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Fırıldak

Bazı insan fırıldak olur. Ne dediğine güvenilir ne yaptığına. Ailelerin verdikleri toplumsallaşma eğitiminin esas meselelerinden birisi bireyin kendini bu tür insanlara karşı korumasıdır. Yabancılarla konuşmama, kimsenin verdiği bir şeyi kabul etmeme, haklarını savunma gibi temel konularda verilen nasihatler bu fırıldakların varlığı sebebiyle gereklidir. Aksi olsaydı gerekmezdi. Fakat yine de toplumun içindeki her bireyin zekâ seviyesi aynı olmadığı için kandırılanlar, dolandırılanlar her zaman var olacaktır. Dün boğaz köprüsünü saf bir köylüye satan adam bugün daha başka yöntemlerle vazifesine devam etmektedir.

Gazetelerde dolandırılma hikâyelerini gördüğümüz zaman belki de tebessümle karşılıyoruz bu kadar saflığı. Gülmemek lazım zira herkesin bir zayıf anı ve noktası vardır. Cep telefonunuzdan sizi arayan ve çok inandırıcı bir masal anlatacak birisi illaki vardır dünya üzerinde. Son zamanlarda bu tür dolandırma hikâyeleri artan bir seyir içerisinde. Polis bu tür dolandırıcılara karşı vatandaşı ikaz etmek için afişler asıyor, cep telefonlarına mesaj gönderiyor ama nafile. Fırıldak olmak hemen yönünü değiştirebilmeyi de gerektiriyor. Böylesi namussuzlar antibiyotiğin kar etmediği bakteriler gibi, ne zaman bünyede yeniden hortlayacakları belli değil. Hepsi takip edip yakalansa yarın şeytanın bile aklına gelmeyecek başka bir numarayla çıkacaklar piyasaya. Bu defa belki bıyık altından gülenleri de yakalayacaklar.

Telefonunuz çalıyor ve tanımadığınız bir ses size polis, asker, savcı vs. olduğunu söyleyerek sizden bir miktar para istiyor. Adınız kötü bir hadiseye bulaşmış, bunu temizlemek için bir miktar paraya ihtiyaçları var. Ya da bir mesaj alıyorsunuz, çok değerli bir hediye kazanmış olmakla müjdeleniyorsunuz. Ya da kredi kartı kullanıcıları arasında yapılan bir çekilişle büyük ödüle hak kazanmışsınız, ödülü alabilmek için kredi kartı numaranız, annenizin kızlık soyadı vs. lazım. Saflığınız ölçüsünde bu tuzağa düşebiliyorsunuz. Ondan sonra da derdini Marko Paşa’ya anlat. Hırsızın hiç suçu yokmuş gibi siz suçlu olacaksınızdır sonunda.

Bir ülkenin refahı iki temel sütunun üzerinde yükselir. Bunlardan birisi eğitim bir diğeri de adalettir. Sağlam eğitim ve adalet sistemi olan ülkelerin halkları her zaman müreffehtir, zayıf eğitim ve zayıf adalet sistemleri kargaşa ve kaostan başka bir şey vermez insanlara. Polis vatandaşı ne kadar uyarırsa uyarsın bu fırıldakların tuzağına düşenler muhakkak ki olacaktır. Bu tuzağı hazırlayanlar suçlarından dolayı caydırıcı cezalar almıyorlarsa adli kayıtlardaki dolandırma hikâyelerinin oranı artmaya devam edecektir. Dolandırıcı, nasılsa az bir ceza ile ya da ceza almadan bu işten kurtulacağından emin olduğu sürece mesleğini icra etmeye devam edecektir. Yani bu tür olayları azaltma yollarından birisi adalet sistemindeki suç-ceza dengesizliğini ortadan kaldırmaktır. Daha caydırıcı cezalar sadece daha gözü kara fırıldakları tuzak kurmaya itecektir.

Bir diğer çözüm yolu eğitim sisteminde yapılacak değişikliklerdir. Bizim eğitim sistemimiz insan değil papağan yetiştirmeye çalışıyor. Çocuklara temel bir karakter eğitimi veremediğimiz için her yola girmeye müsait insanlar yetişiyor. Matematik problemi çözebilenler mükâfatlandırılırken çözemeyenler aşağılanıyor. Üniversite okuyanlar taltif edilirken okumayanlar adamdan sayılmıyor. Kesintisiz eğitim saplantısı yüzünden çıraklık yaşlarında okulda olan çocuklar toplumda kendilerine yer açacak bir meslek-zanaat sahibi de olamıyorlar. Alınmamış karakter eğitimi ve edinilmemiş çalışma ahlakı yüzünden potansiyel suçlu oranı da aynı şekilde artıyor.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Eflatun Cem Güney

Eflatun Cem Güney ile ilgili yaptığım araştırmada üç kitaptan faydalandım. Birincisi Selim Emiroğlu’nun “Eflatun Cem Güney’in Eserlerinde Dil ve Çocuk Eğitimi”, 2006 yılında Malatya’da Özserhat yayıncılık tarafından basılmış. Sanırım yazar kendisi bastırmış bu kıymetli eseri. Hakikaten büyük bir emek verilmiş kitabın hazırlanması için. Toplam 346 sayfa. İkinci eser ise birincinin Ramazan Çiftlikçi  ve Kemal Deniz tarafından yapılan eklemelerle biraz daha genişletilmiş hali. 432 sayfa. Birkaç röportaj, Güney’in doğduğu eve ait fotoğraflar, Güney’in değişik konularda yazdığı makaleleri ve onun hakkında yazılmış bazı makaleleri içeriyor. Üçüncü ve son kaynağım ise Eflatun Cem Güney’in Masallar adlı kitabı. 1992 yılında kültür bakanlığı yayınlarından çıkmış.

Masalcı Baba’nın hayat hikayesini masal şeklinde anlatmaya çalıştım. İnşallah yapabilmişimdir.

Bir gün başımdan kavak yelleri esti… Nasip, kısmet deyip düştüm yola. Az gittim, uz gittim; inişlerde ter dökerek, yokuşlarda tırnak sökerek dere, tepe düz gittim, üç köy çıktı uğruma. İkisi viran, meran; birinin de aslı var, astarı yok… Aslı astarı yok köyde üç kuyu kazdım, üç kuruş kazandım. İkisi silik milik, birinin de yazısı var, turası yok. Turasızı aldım, çarşıya daldım. Bir de baktım, tüfekçinin birinde üç tüfek. İkisi kırık mırık, birinin de kundağı var, çakmağı yok… Ne ona baktım, ne buna baktım, çakmaksızı dala taktım. Yürüdüm babam yürüdüm; gölgemi peşimde sürüdüm. Bir de baktım, bitmemiş bir ağacın dibinde üç tavşan. İkisi daha doğmamış, birinin de adı var sanı yok… Adı var sanı yok tavşanı avladım, tüfeğimi pekmezinen yağladım, yeniden düştüm yola, haydi avcılar başı uğurlar ola… Az gittim, uz gittim, çayır çimen geçerek, lâle sümbül biçerek altı ayla bir güz gittim. Bir de baktım üç ev. İkisi yıkık mıkık, birinin de üstü açık, dört duvarı yok… Üstü açık evden üç hatun çıktı; ikisi yalan dolan, biri de Kaf Dağında doğan. Kaf Dağında doğandan bir kazan istedim, üç kazan verdi cebinden; ya Hint’ten gelmiş yahut da Çin’den. İkisi yamuk yumuk, birinin de kenarı var dibi yok… Dipsiz kazanı vurdum ocağa, ne baltaya baktım ne bıçağa; yok oğlu yok tavşanı doğradım kazana; göz değmesin, şu mavalı dizip, bozana…

Bir varmış, bir yokmuş, Allah’ın kulu çokmuş.  Çok söylemesi günah, söyleneni dinlememek çok ayıpmış. Develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken

 

Malatya’nın Hekimhan derler bir kazası varmış. Ahmet Hurşit Bey bu kazada telgraf müdürüymüş. Kendisi aslen Divriğili imiş, burada çalışırken Hekimhan eşrafından Hayriye Hanımla evlenmiş. 1896 yılında da nur topu gibi bir evlatları olmuş. Adını Eflatun Cem koymuşlar. Çocuk nur topu gibiymiş nur topu gibi olmasına ama bahtı karaymış biçarenin. Altı yaşındayken babası göçmüş dar-ı bekaya. Bir sene sonra da anacığı dayanamamış babasının acısına. Hem öksüz hem de yetim kalmış Eflatun Cem. Sivas’taki amcası yanına almış onu. Burada ilkokulu, ortaokulu bitirdikten sonra lisenin edebiyat kolundan mezun olmuş. Zekiymiş Eflatun Cem. O dönemde mezun olmayı başarabilmiş tek talebe oymuş. Öğretmen yapmışlar onu hemen. Çocuk gönlü kaygılardan azade, yüzlerde nur ekinlerde bereket olan yılları; at üstünde mor kâküllü şehzadeleri, falcı kadının sözlerini, hiç unutmamış hayatı boyunca. Hekimhan yıllarından kalma silik hatıraları canlı tutmaya çalışmış Sivas’taki hayatında da.

 

“Ben masal analarının dizi dibinde yetiştim. Tadı damağımda kalmıştı onların masallarının. (…) sonra bu masalların birer sanat değeri olduklarına inandım. Sözlü bir gelenek hâlinde sürüp gelen bu masalları aynı anlatış tadıyla kaleme almaya çalıştım.”

 

Belki de hayatı boyunca hasretini çekeceği anasının sıcak dizinde dinlediği masalları hatırlamaya çalışmış. Unutulmasınlar diye kayda geçmiş, araştırmış. Halk kültürünün içine girdikçe bir ummanın içinde olduğunu fark etmiş. Masallardan manilere, âşıkların söylediği şiirlerden fıkralara kadar; bu ummandan, bu sözlü gelenekten neyi bulup yazıya dökebilirse gelecek kuşaklara aktarabileceğini fark etmiş. Hekimhan’dan topladığı masallara Sivas’ta âşıklık geleneği ürünlerini ekleyerek geliştirmeye başlamış araştırmasını. Milli mücadele yıllarında o da öğretmen olarak atandığı Konya’da maarif mücadelesi veriyormuş. Bir yandan da şiirler yazarak, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i hukuk cemiyetinin çalışmalarına katılarak milli mücadeleye destek oluyormuş. Kuvayı Milliye’nin yayın organı olan Öğüt gazetesine yazılar yazmış, İrşat adlı bir dergi çıkarmış, Kuvayı Milliye marşı yazmış bir de. 1920 yılında daha 24 yaşındayken “Matem Sesleri” adlı bir şiir kitabı yayınlamış. Çalışmaları Ankara’nın çiçeği burnunda meclisinin de dikkatini çekmiş. Ankara’ya çağırmışlar onu, eli kalem tutan birisi, en azından yazı işlerini düzene sokana kadar mecliste görev yapsın, sonra isterse yine mesleğine dönsün, masallarını toplasın, öğrencilerini yetiştirsin demişler. TBMM’nin yazı işlerini güzel bir şekilde kuran Eflatun Cem Bey işini tamamladıktan sonra aşkı diyebileceğimiz öğretmenliğe geri dönmüş, bu defa Eskişehir’de. Gider gitmez burada da bir dergi çıkarmış “İstiklal” adında fakat Eskişehir düşman işgaline uğrayınca Kayseri’ye gitmek zorunda kalmış. Kurtuluş Savaşı bittikten sonra Sivas’a dönmüş, mezun olduğu lisede öğretmen olarak çalışmaya başlamış. Yine dergi çıkarmış burada da “Duygu ve Düşünce” Yeni cumhuriyet Eflatun Cem Bey’in gayretlerinden faydalanmak istemiş. Onu yine çağırmışlar Ankara’ya edebiyat kitaplarını inceleyip düzenlesin diye. Eflatun Cem ise Anadolu aşığıymış. Hiçbir zaman kalmak istememiş başkentte. Başka başka yerlere gitmek, sözlü kültür mirasını toparlamak istemiş. İşini bitirir bitirmez bu defa Samsun’a gitmiş. Samsun’da da daha sonra gideceği yerlerde de hiç boş durmamış. Afyon’da, Kütahya’da Samsun’da öğretmenliğin dışında dergiler çıkarmış, gezici kütüphaneler kurmuş, köylere gitmiş, masallar, hikâyeler, fıkralar toplamış. 1944 yılında hasta olan oğlunu tedavi ettirebilmek için İstanbul’un yolunu tutmuş. Haydarpaşa Lisesi’nde sürdürmüş öğretmenliğini. Bu yıl öksüz-yetimliğine bir de evlat acısı eklenmiş; oğlunu kaybetmiş. Bu tarihten sonra kendini yollara vurmuş yazar. Köy köy kasaba kasaba dolaşarak arşivini genişletmiş. Gün gelmiş bir ocak başında yaşlı teyzelerden masallar dinlemiş, gün gelmiş bir köy kahvesinde aşıkların şiirlerini. Hepsini kayıt altına almış gelecek nesillere aktarmak için. Kitaplaştırmış ve yayınlamış. Eserleri sadece Türkiye’de değil bütün dünyada ilgiyle okunmuş. Uluslararası ödüller kazanmış çalışmalarıyla. 1960’tan itibaren İstanbul Radyosu’nda hazırladığı Bir varmış Bir yokmuş saatiyle çocukların karşısına çıkmış masallarıyla. Çizgi filmlerin, bilgisayar oyunlarının, Çin malı oyuncakların olmadığı bir zamanda çocukların mutluluk kaynağı olmuş. Bundan sonra “Masal Babası” olmuş adı.

 

Eflatun Cem Güney adı masallarla özdeşleşmiş bir isimdir. Halk edebiyatı ürünleri ile ilgili yaptığı çalışmalar oğlunun vefatından sonra en çok masal alanında yoğunlaşır. Belki de her şeyin mümkün olduğu bu dünyada oğlunu arıyordu yazar, kim bilir. Kerem ile Aslı kitabında kendinden “Masal Delisi” diye bahseder yazar. Herkes bir şeyin delisiyse ben de masal delisiyim der. “Kimi gül, kimi bülbül delisi, kimi lale kimi sümbül delisi; kimi çul kimi pul delisi; ne bileyim ben, kimi benim gibi masal delisi, kimi senin gibi maval delisi, kimi Kerem gibi Aslı’nın, asılsızın delisi… Eh işte dünya biraz da bu delilerin yüzü suyu hürmetine dönüyor ya!”

 

Eğitimci Yönü: Eflatun Cem Güney’in hayatını araştırırken ilk olarak eğitimci yönü çekti dikkatimi. Bu masal deliliğinin altında yatan sebep ne olabilir diye uzun uzun düşündüm. Masallarını tek tek okuduktan sonra bir eğitimcinin, eğitime inanan bir insanın bu masallar vasıtası ile çocuklara ve gençlere bir şeyler kazandırmak için uğraştığına kanaat getirdim. Masallarda olan neydi? Masalların eğitime bakan yönü neydi?

 

“Keloğlan, Peri kızı, Devanası, Yedi Köyün Yüzkarası, İddi ile Bidı, Hılı ile dılı, Kara Ese, Sarı Köse… Bu masal kahramanlarının hamuru, mayası bir ama huyu, suyu bir değil; akı da var, karası da… Akyürekliler arasında, gönül alıp Kâbe yapanlar mı dersin, hakka hakikate tapanlar mı? On parmağını kandil edip yakanlar mı dersin, on parmağında on hüner olanlar mı? Kara yürekliler arasında da, kendilerini dev aynasında görenler de vardır, burnu Kaf dağında gezenler de. Saman altından su yürütenler de vardır, ipe un serenler de… Görülüyor ki içlerinde beğenilen, örnek edilmesi değenler de bulunuyor, beğenilmeyen, şerrinden kaçılması gerekenler de… İşte masalların da asıl eğitim değeri burada…”

 

 

Bugün de, tarihin her döneminde de çocukların ve gençlerin eğitimi tüm ülkeler için en önemli meselelerden biri olmuştur. Bir arkadaşım yeni bulunan bazı Hitit tabletlerinin çözüldüğünden bahsetmişti. Toplumda saygı diye bir şey kalmadı, gençler iyice zıvanadan çıktı gibi şeyler yazıyormuş tabletlerde. İnsanlık tarihinin belki de her döneminde “bu gençlerin hali ne olacak” denmiştir. Huzurlu bir toplumun yetişmesi için iyi eğitim şarttır. Tarihe baktığımız zaman yine, en kuvvetli devletlerin eğitim sistemlerinin de bulundukları çağın ötesinde olduğunu müşahede ediyoruz. İşte Eflatun Cem Güney’in bana göre amacı ideal bireyler yetiştirmenin tohumlarını atmaktı. Toparladığı masallara kendinden de bir şeyler katarak halkın bilgeliğinin ürünleri ile kendi ideal gencinin özelliklerini birleştirdi. Masallardaki dersler neler?

  • Kimseye muhtaç olmadan çalışmak, emeğin önemi: İddia bayilerinin, at yarışı oynatan yerlerin önünde bekleyen insanların ECG masallarını dinlemediklerini farz ediyorum.
  • İstediğin şey senin için hayırlı olmayabilir, bu yüzden verilene şükret: Gözünü yükseklere dikip mutluluğu hep kazançlı yarınlara erteleyenler masal dinledi mi?
  • Anne Babaya itaat: Anne babasını huzurevlerine bırakanları düşünüyorum. Suç onlarda mı, Anne-Baba’ya sevgi-saygı duygularını içeren masalları anlatmayan ebeveynlerde mi?
  • Üvey annenin yaptığı eziyetler: Boşanıp çocuklarınızı üvey anne elinde büyütmeyin J
  • Kibirli, zalim, gaddar olmamalı, olanlardan uzak durmalı.
  • Adil kimse haksızlığın karşısında dilsiz şeytan olmaz, müdahale eder.
  • Adalet sonunda yerini bulur.
  • Başkalarının konuşmalarına hemen inanmamak lazım: Doğru sözlü olun ama karşıdakilerin her zaman doğru sözlü olacağı saflığı içinde olmayın. Kandırılırsınız.
  • Ailenizi hiçbir zaman yalnız bırakmayın.
  • Sabır en büyük erdemlerden biridir. Olmayacak işler bile sabırla netice verebilir: Bu mesajı bugünün yatıp kalkıp zengin olmayı isteyen insanları dinledi mi acaba?
  • Başkalarının fikrini almak, istişare etmek çok önemlidir. Bir iş yapacakken mümkün mertebe bilenlere danışmak gerekir.
  • Yapılan kötülük cezasız kalmaz.
  • Kara taşın üzerindeki kara karıncayı görebilmek önemlidir. Hayatta dikkatli olmak gerekir.
  • Durumu iyi olmayanlara yardım eli uzatmak gerekir.
  • Konuşurken kullandığımız dile dikkat etmemiz gerekir, her zaman nazik olmalı insan.
  • Savaşın galibi olmaz, savaş kötüdür.
  • Hayvanları sevmek gerekir, zarar vermek kötüdür.
  • İyilik eden iyilik bulur, kötülük eden kötülük bulur.
  • Hakikatleri saklamak mümkün değildir, gerçek eninde sonunda ortaya çıkar.

 

Bütün bu dersler bir araya gelince bir eğitim programı ortaya çıkıyor. Çocukların kişilik gelişiminde masalların rolü çok büyük. Bizlerin çocukluğunda bilgisayar oyunları yoktu. Televizyonlar yedi gün yirmi dört saat çizgi film yayını yapmıyorlardı. Masal anlatacak birisi bulduğumuz zaman bizim için eğlencelerin en büyüğünü yaşıyorduk. Keloğlan devle mücadele ediyor, yiğit şehzade kötü veziri yer ile yeksan ediyordu. İyilik karşılıksız kalmadığı gibi kötülük de cezasız kalmıyordu. Dinlediğimiz masalların görsel bir yansıması olmadığı için görüntüleri kafamızda canlandırıyorduk. Yüzüklerin Efendisi kitabının sinema çekimini izleyince hayal kırıklığına uğramıştım zira kafamda canlandırdığım orta dünya çok daha zengin bir yerdi. Masallarda da böyle bir durum var. Çocuğun kafasında canlandırdığı dünya çizgi filmlerde gördüklerinden çok daha zengin. Anlatılan masalların zihinde uyandırdıkları daha zengin bir hayal gücünün oluşmasına katkıda bulunur. Bugünün çocukları hipnotize olmuş gibi televizyon izliyorlar ve kafalarında kurmaları gereken o hayal dünyası zaten kurulmuş bir şekilde kendilerine aktarıldığı için zihinsel bir tembellik yaşıyorlar. Daha çalışkan, daha üretken, daha aktif bir nesil yetiştirmenin yolu onlara verilecek daha iyi bir eğitimden geçiyor ki masallar da bu eğitimde önemli bir yer tutabilir. Bu açıdan çocuklarımıza masal anlatmalı, onları televizyon-bilgisayar başından kurtarmalıyız.

 

Eflatun Cem Güney’in mesleği Edebiyat öğretmenliğiydi. Öğretmenlik yaptığı uzun yıllar boyunca öğrencileri gözlemlemiş, daha iyi nesiller yetiştirmede masalların ne kadar iyi bir rol oynayabileceğini keşfetmişti. Bu yüzden her yaz tatilinde ya da her fırsat buluşunda köy kasaba demeden dolaşıp bu masalları toparladı. “Masal deyip geçmeyin, kökleri vardır geçmişte, dayanır durur dağ gibi… Dalları vardır üstümüzde, yeşerir gider bağ gibi…”

“Bu masallar, bu hikâyeler, sözlü gelenekteki ağız tadıyla işlenerek halk klâsiklerimizin demirbaş nüshaları meydana getirilebilir… Bu destanlar, bu efsaneler, bizi kendi dar kabuğundan çıkarıp toplumun gönül yaylasına ulaştıracak yeni eserlerin yazılmasına yol açabilir… Bu güzellemeler, bu yiğitlemeler; şu manasız şiir çırpınmaları yerine, yüreklere derinlik, enginlik verecek bir şiir çağlayanı olabilir… Bu türküler, koşmalar ve bu ilâhîler, nefesler ses ve saz sanatçılarımızın dillerine tat, tellerine halavet katacak bir ezgi demeti olabilir.. Folklor edebiyatımıza, folklor müziğimize ait olan kimi eserler de, batı tekniği ile işlenerek yeni bir sanat, yeni bir edebiyat şekline can verilebilir…”

 

“Çocuk, okuduğu masallardan kullandığı ana dilini tanır ve sever. Zihin gelişimi ve hayal dünyasında genişlemeler masal sayesinde olur. Çocuğa ilk edebi zevki masallar tattırır. Onu okula hazırlar ve geçmişi ile tanıştırır. Bir çocuk masallarda iyileri, kötüleri, zıtlıkları bulur. Farkına varmadan, hissederek bunları öğrenir. Zamanı geldiğinde de bu bilinçaltına yerleşenleri daha iyi kavrar. Masallar aracılığıyla okuma alışkanlığı kazanan çocuk telaffuzunu düzelttiği, şekillendirdiği gibi yavaş yavaş dil bilgisinin önemine varır. Atalarını, onların inanç ve değerlerini yaşadığı toplumun gelenek ve göreneklerini masal dünyasında tanır. İnsanlara sevgi, olaylara sabır göstermeyi bu zevkli dünyanın tozpembe aydınlığında görür. Sınırsız hayallerini masal dünyasının imkanları içerisinde tatmin eden çocuk, yeni yeni hayaller, masallar üretir. Bu da onu sanatkar kılar… Zeka gelişimiyle birlikte olaylar ve durumlar arasında bağ kurma yetisi kazanır. İrdeleme, inceleme ve soru sorma alışkanlıkları edinir.” (Selim Emiroğlu)

 

Eflatun Cem Güney’e göre de masalın yaşı başı olmaz. Dünya milletleri çocuklarının ruhunu masallarla besliyor, değişik melekeleri masallar sayesinde kazandırıyor.

 

 

 

Kerem ile Aslı

“Az gittiler, uz gittiler; gözlerinden kıvılcımlar dökerek, “Gümüşlü Günbedi” geçip “Hadımpınarından” içerek dere tepe düz gittiler. Derken “Lâleli dağı”nda öyle bir tipiye tutuldular öyle bir tipiye tutuldular ki, nasıl söyleyeyim, kitapların yazdığı Tufan mı, ne ama, bu Allah’ın dağında ne Nuh Nebi var, ne de Nuh’un gemisi gibi bir gemi… Kanatlanıp uçacak değiller ya, ne yapsınlar; güç bela bir mağara bulup başlarını soktular ya… Sofu tipiye baktı:

“Gayri vademiz yetti; bu mağarada kalacak ölümüz bizim! Diye inledi. Kerem de Sofu’ya baktı:

“Demek kavuşmamız mahşere kaldı; ahrette açacak gülümüz bizim!” diye inledi ve sonra aldı sazı eline, bakalım daha ne dedi:

 

Lâleli dağında yolum azdırdım,

Çağırırım Kadir Mevlâ aman hey.

Bir yanımda yağmur yağar, kar serper,

Bir yanımda yüce dağlar duman hey.

Eğilir, dağların başı eğilir,

Derdim artar yaralarım yeniler,

Gözüm görmez kulaklarım çınılar,

Kadir Mevlâm benim halim yaman hey.

Kurtlar kuşlar yığılırsa başıma,

Bakar mı gözümden akan yaşıma,

Zalim felek ağu kattı aşıma,

Nerde görem yâr yüzünü güman hey.

Âşık odur kendi kendin kaynata,

Yiğit odur meydanda baş oynata,

Kerem eder ölüm haktır dünyada,

Ahirette karşı gelsin iman hey.

Deyip de öyle bir ah etti ki Kerem, kar yerine kor yağıyormuş gibi buram buram terlemeye başladı kayalar… Bir de nerde var nerde yok bir derviş peyda olup mağaranın önünde: “Erenler ne diye kırk öksüzle bir mağarada kalmış gibi ah ü vah ediyorsunuz; atlarınız donup kaldıysa gelin, götüreyim gideceğiniz yere…”

Deyip ikisini de terkisine aldı ve:

“Ha bakın; atım deli mi dedin delidir; yumun gözünüzü!” dedi; yumdular gözlerini… Sonra “Açın gözünüzü!” dedi, açtılar gözlerini, gördüler ki, ne görsünler, “Erzurum kalesi”nin dibinde, kale gibi bir konağın önündeler! Hemen eline eteğine yapışacak oldular ya, meğer Hızır değil mi imiş o devletli! Bir göz yumup açıncaya dek sır olmuş…” (Eflatun Cem Güney, Kerem ile Aslı, s. 81-82)

 

Eflatun Cem Güney sadece masal değil efsane ve halk hikayeleri de toparlamıştır. Yukarıda bir parçası olan Kerem ile Aslı hikayesi gibi halk hikayeleri; masallar, efsaneler, Nasreddin Hoca fıkraları ile araştırmaları da mevcuttur.

 

 

Çetin Eflatun Güney: Eflatun Cem Güney’in hayatının dönüm noktalarından biri de evladı Çetin Eflatun Güney’i kaybetmesidir. 1944 yılında Güney; henüz 21 yaşında olan, İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe eğitimi alan ve masalları, halk hikâyelerini birlikte topladıkları, yayınladıkları oğlunu kaybeder. Evlat acısı Güney’i çok sarsmıştır. Bir köşeye çekilir ve kırk gün boyunca yas tutar. Kırk günün sonunda “İnsan Çocuğa Ağıtlar” adlı bir eser meydana getirir:

“Çiğ damlalar, gül üşür, gayri ağladığım yetişir; ben yanayım Kerem gibi, kül olayım yana yana; gözyaşlarım üşütür belki ateşimi getireyim sana… Gül oğul güleç oğul; yanına geleceğim er geç oğul…”

“O bir yavru kuştu, dalıma konmuştu, gece demez gündüz demez şakıyıp öterdi. Sesinin baharında yarınlar tomurcuklanır, yaylalar uyanırdı içimde. Sonra ne oldu, nasıl oldu, kahpe felek kartal oldu, kanat vurdu dalıma! Dalım kırıldı, gitti kuşum gelmedi.”

“O şimdi bir masal oldu, Ana oldum emzirdim, bir emlik kuzu oldu; Sütüm yetmedi… Çoban oldum güttüm; kuzum koç yiğit oldu; çiçek çiğdem yetmedi… Bağların gülü vardır dağların sümbülü dediler. Nettim neyledim, dişimle tırnağımla bastığı yeri bağ ettim… Günlerden bir gün muhannetin biri onu gördü, emlik kuzu biliyordu koç yiğide dönmüş; filiz sanıyordu bir fidan boy olmuş… İnanamadı buna! Bir düşündü iki kurdu; bir durdu bir daha baktı derken kör olası göz değdi ona! Güvendiğim dal kırıldı geldi, bağım dağ oldu dağ da yandı bitti kül oldu. İki elim böğrümde, muradım koynumda kaldı…”

Bu acılar yazarı masallardan uzaklaştıracağına daha da yaklaştırmış. Eflatun Cem Güney’i masallara bağlayan bir diğer yönü de evladını kaybetmiş bir baba olması gibi geliyor bana. Ölümün madeni soğukluğunun, geri dönüşsüzlüğünün karşısında Güney masalların her şeyi mümkün kılan dünyasına sığınıyor. Kendi acısı gibi acı çekmiyor masallarda insanlar. Ya peri padişahı alıp geri getiriyor oğlunu kendine ya da Deli Dumrul gibi bir Koçyiğit Azrail’in elinden çekip kurtarıyor oğlunu.

 

“Bilindiği gibi masallar, halkın hayal gücüyle yarattığı verimlerdir. Fakat bunlar sadece birer kuru hayal değildir: gerçeğin de büyük payı vardır. Halk hikâyelerinde gerçek ön plânda, hayal arka plânda gelir. Bu gerçekler düpedüz değil de masal motifleriyle anlatılır. Bu bakımdan kendi toplumumuzun yaşantılarını da bize öğretir. Hele insanı insana tanıtıcı yönü daha kuvvetlidir. Gerçekten masallar insan ruhlarında yapılmış gezilerdir. Halk ruhunun vatanı olan bu eserlerde halk kendini, kendi dilini, kendi kalbini, kendi kalbinin gülen ve ağlayan tellerini buluyor.”

 

Bizim de bir masal dünyamız var; uçsuz, bucaksız bir dünya bu! Kel Oğlanı da içine alır, Köroğlunu da; peri kızını da içine alır, dev anasını da; seni de içine alır; beni de; gene de bir fındık kabuğuna sığar, yedi dünyaya sığmaz. Hani, su masal dünyasını bir dönüp dolanayım diye, demir çarık, demir asa yola düşseniz; dere, tepe düz, altı ayla bir güz gitseniz, bir arpa boyu yol gidersiniz ancak! İyisi mi, gelin derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçerek; lâle, sümbül derleyip, soğuk sular içerek; daha da yorulursanız Hızır’ın atına binerek bir tandır başına götüreyim sizi. Vay ne masallar, ne masallar var orada; makas kesmedik, iğne batmadık masallar! Oturup bunları dinlemekle kalkıp şu dünyayı dolaşmak bir bence… Öyle ya, masal deyip geçmeyin; kökleri vardır geçmişte, dayanır durur dağ gibi.. Dalları var üstümüzde; yeşerir gider, bağ gibi, ama anlatılacağı gibi anlatılırsa. Zira asıl tadı  anlatılışındadır bunların; hele masal ağzıyla iki tekerleyip bir yuvarlamasını bilen masal ustalarından dinlenirse tadına doyum olmaz doğrusu. Ha işte bu niyetle sizi bir tandır

başına götüreyim dedim ama, bir yer bulabilirsek ne mutlu! Çünkü Allahın kışı, tandırın başı olur da kim gelmez. Çağrılan da gelir, çağrılmayan da; havlanan da gelir, huylanan da; ahlanan da gelir, ohlanan da; kambur Ese degelir, Sarı köse de; hasılı, seyrek basandan sık dokuyana, bir taşla iki kuş vurandan her yumurtaya bir kulp takana kadar kim var, kim yok, sırtı bütün, karnı tok.. cümlesi gelir toplanır ama, masalcıbaşıyı masala başlatmak kolay mı? Mübarek, kendini naza çektikçe çeker; onu söyletmek için her biri bir dereden su getirmeye başlar. Kimi yukarıdan atıp aşağıdan tutar, kimi ağzını yumup dilini yutar; kimi ince eğirip sık dokur, kimi süt dökmüş kedi gibi oturur; kimi akıntıya kürek çeker, kiminin kırdığı ceviz kırkı geçer; daha daha bir yığın maval, martaval derken masalcımızın çenesi açılır, gayri öyle bir dizip koşar ki, ağzından bal akar, dili de kaymak çalar balın üstüne! İmdi; kalem benim, söz onun; nokta benim, harf onun; okuyun okuyabildiğiniz kadar! Okudukça gönlünüz gül olup açılacak; diliniz de bülbül olup şakıyacak…

 

Andersen Şeref Diploması verildiği zaman sevinmedim desem bir tuhaf olur. Ama asıl şeref milletimize ait. Çünkü bu masalları yaratan odur. Kalem benim dil onun, nokta benim harf onun. Başka ne payım var ki benim. Göz nuru pahasına hazırladığım eserler 61’i buldu.

Gökten üç elma düştü, beni hatırlayıp ananların başına.

Eflâtun Cem GÜNEY

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Toplam 60 sayfa, 35. sayfa gösteriliyor.« İlk...102030...3334353637...405060...Son »