Sayfalar: Önceki Sayfa 1 2 3 ... 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 Sonraki Sayfa

Pardayanlar (Kitap *6-15)

     Pardayanlar esasında on ciltten oluşmuş bir roman serisinden başka bir şeydir.  Ortaokuldayken bir yaz tatilimdi. Odama kapanıp su gibi o kitapları içtiğim günleri nasıl unuturum. Bazı kitaplar böyledir. Keşke okumamış olsam da ilk seferki gibi zevkle bir daha okuyabilsem derim içimden. Pardayanlar işte böyle kitaplar. Okuduktan sonra uzun yıllar tanıştığım her Fransıza söyledim. Ben de Michel Zevaco okuyorum dedim. Ama nasıl da düş kırıklığına uğradım. Kimseler bilmiyordu.

      Zevaco aslında taklitçi bir yazar. Ecel Köprüsü ve Venedik Aşıkları kitaplarında mesela, aşikar bir Monte Kristo taklidi var. Belki diğer romanları da öyle. Taklitçi belki biraz abartı oldu. Hangi romancı taklitçi değil ki. Hangi yazar yüzde yüz özgün olduğunu iddia edebilir ki? Orhan Pamuk “Yeni Hayat”‘ı yazarken Oğuz Atay’dan etkilenmediğini iddia edebilir mi? Zevaco da etkilenmiş biraz işte. Belki bu etkilenmeleri, belki Dostoyevski gibi bir odayı elli sayfa anlatmaması, Proust gibi okuyucuyu çileden çıkarmaması, belki diğer yazarlar gibi olmaması onun edebiyat büyüklerinin arasına girmesine engel olmuştur. Zaten Pardayanlar yazarını çok çok aşmış kitaplar. Ve insanlar halen ikiye ayrılıyorlar Ahmet Altan’ın dediği gibi. Pardayanlar’ı okumuş olanlar ve okumamış olanlar.
     Pardayanlar nobel ödülleri almış, tarihlere geçmiş, ellerden düşmemiş, derslerde işlenmiş kitaplardan çok farklıdır. Bir edebiyat kitabında bir parçasının yayınlanması yerine üniversitede ders olarak okutulmaya değerdir. Zira içeriği size zaman geçirtmekten ziyade sizi düşündürtmeye yöneliktir. İyi olmak, doğru olmak, güçlünün değil de zayıfın yanında olmak, dünya varlığına önem vermemek, maddeci değil de manacı olmak, kendine güvenmek, gözünü budaktan sakınmamak, sonucunu bile bile doğru bildiğinden şaşmamak gibi duyguları verir kitap ilk satırından son satırına.

“Başenkizitör birdenbire sordu:

- Nasıl oluyor da siz kıymette bir adam şövalye ünvanından başka bir şeye sahip bulunmuyor ve otsuz ocaksız fakir bir asilzade halinde kalıyor?

Pardayyan omuz silkti
- Beni Kont dö Marjansi tayin etmişlerdi… Bu kontluğun toprağını ve gelirini bana vermişlerdi…Reddettim. Bir melek bana bütün servetini bırakmıştı. Bir meteliğini bile almadan hepsini fakirlere bahşettim…

- Peki nasıl oluyor da sizin gibibir savaş adamı, basit bir sergüzeştçi halinde kalıyor?

- Kral üçüncü Hanri’nin başkomutanlığını vermek istediler… Reddettim!

- O halde nasıl oluyor da siz kıymette bir diplomat, sadece böyle ehemmiyetsiz ve kıymetsiz bir vazife almış bulunuyor?

- Navar Kralı Hanri, beni birinci nazırlığa tayin etmeğe kalktı. Reddettim!

Espinoza bir an düşünür gibi göründü. içinden : ” Verdiği her cevap balyoz darbesi gibi…Şimdi ben de onun gibi balyoz darbeleriyle konuşayım!” diye düşündü ve birdenbire:

- Çok iyi etmişsiniz ! dedi. Kıymetinizden aşağı olan ünvan ve vazifeleri kabul etmemekle çok iyi etmişsiniz.

Pardayyan şaşkın gözlerle baktı:

- Yanılıyorsunuz mösyö! Bana verilen ünvanlar da, vazifeler de benim gibi fakir bir sergüzeştin hayalini kurabileceği ünvan ve vazifelerden çok üstün şeylerdi.
Pardayyan yalancı bir tevazu komedisi oynamıyordu. Düşündüğü gibi söylüyordu. Kendisine verilen ünvan ve işlerin liyakatından çok üstün olduğundan emindi. Kendine kıymet vermezdi. Fakat Espinoza da Pardayyan kadar güçlü, kurnaz diplomat bir adamın bu kadar mahcup ve kendini beğenmez bir tabiate sahip olduğunu bilemezdi. Mütereddit, yavaş ve hesaplı bir tavırla söze başlayarak:
- Size Grandük ünvanı ve Hindistan varidatından yılda on bin düka altını ile birlikte brinci derece bir devlet idaresi, askeri ve idari tam salahiyetle birlikte kral vekilliği teklif ediyorum… dedi. Ayrıca sarayınızın idaresi için yılda yirmi bin dükalık bir maaş alacak ve sekiz ispanyol kadırgasının amiralliği ile İspanya altın pösteki şövalye nişaniyle şereflendirileceksiniz… Bu şartlar sizce kafi mi?
Pardayyan :
- Bu, dedi, sizin benden isteyeceğiniz işe göre değişir.
Espinoza:

- Bir cümle ile, dedi, kılıcınızı kutlu bir gayenin hizmetine koyacaksınız.

Şövalye gayet sakin:

- Mösyö, dedi. Dünyada asil ve doğru bir gaye hizmetine kılıç koymayacak şövalye tasavvur edemem. Böyle bir iş için sadece şeref ve insanlık duygularına hitap etmek yeter. Unvanları, gelirleri, maaşları ve nişanları saklayın… Şövalye dö Pardayyan’ın kılıcı verilir, ama satılmaz!

Espinoza hayretle haykırdı:
- Ne? Yaptığım teklifi red mi ediyorsunuz?
Şövalye gayet soğuk bir tavırla:
- Elbette reddediyorum! dedi. “
Pardayyanlar, cilt 5, sayfa 128, Güven yayınları

Görüldüğü gibi şövalyenin dünyayla çok alakası yok. Umrunda da değil. Önemli olan Pardayan’ın adı. İsminin temiz kalmasından daha mühim hiçbirşey yok onun için dünyada. Hayatta iyi ve kötü arasında var olan dengesizlik onun için hep bir üzüntü sebebi, ve kendisi bizzat kötülükleri ortadan kaldırmak için var olan bir mitolojik kahraman. Asla yenilmez, zekası ve mantığı asla şaşmaz, asla yanlış yapmaz. İnsani zaaflardan uzak, nefsini ıslah etmiş bir Anadolu dervişi ile bütün doğaüstü güçleri bünyesinde barındıran bir yarı-tanrı mitolojik kahramanın birleşimidir.

İnsanlar Pardayanları okuyanlar ve okumayanlar olarak ikiye ayrılıyor. Gerçekten de bu kitapları okumuş bir insanın diğerlerinden ayrı davranıp davranmadığı yönünde bir araştırma yapılacak olsa ahlaki olarak pozitif etkilerinin olduğu kanıtlanabilir. Etik bir ikilemde kalmaz Pardayan okuru. Doğru olan kendisine kaybettirecekse dahi bunu seçer kolaylıkla.

Yıllar sonra fark ettiğim bir özelliği de Pardayan’ın; birazcık kara bir kitap oluşu. Biraz nihilist, biraz bunalım bir hali var. Pardayan’a en yakın kitap nedir okuduğun diye sorsalar hiç düşünmeden Tutunamayanlar’ı söylerim. Oğuz Atay’da zaten kitabında bahsetmiştir Pardayan’dan. Pardayan’da bir Tutunamayandır bariz bir şekilde. İnsanların dünyasında, bir yönüyle onlardan uzak bir şekilde sürdürür yaşantısını.

Sözü uzatmadan kitapların isimlerini sıralayıp çıkayım, yayınevi ve sayfa numarası veremiyorum zira değişik senelerde değişik yayınevleri tarafından basılmış. Bence en makbul olanı 50′li yıllardaki Güven Yayınevi basımı, sonra da 70′lerde Baskan Yayınlarınınki var ikinci sırada. Oluş’u tavsiye edemeyeceğim. Yeni baskılarını da okumak kısmet olmadı.

1- Pardayanlar
2- Pardayan’ın Aşkı

3- Pardayan ve Fausta
4- Pardayan’ın İntikamı
5- Pardayan Enkizisyonla Boğuşuyor
6- Pardayan’ın Zaferi
7- Pardayan’ın Oğlu
8- Pardayan’ın Milyonları

9- Pardayan’ın Kızı
10-Pardayan’ın Sonu.

Share Button

Kitab-ül Hiyel (Kitap *5)

 

“Dünyadaki her şey mucizeyken, insan nasıl hayret etmeden durabilirdi?”
İhsan Oktay Anar’ın yazdığı tüm kitapları okuma listeme almıştım. Bu kitaptan sonra sadece Suskunlar kaldı. Kitab-ül hiyel’i bu sıra okumaya niyetim yoktu. Fakat bir gece rüyamda İnönü Üniversitesi kütüphanesinde bu kitabı aradığımı ve bulamadığımı görünce içime dert oldu. Uyanır uyanmaz olmasa da vakit kaybetmeden kitabı aldım ve okumaya başladım. Baktım ne demişler raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asar.
Hadiseler Osmanlı döneminde İstanbul’da geçiyor. Bir “Yüzyıllık Yalnızlık” edası da var diyebilirim. Kendisini hiyel (mekanik, hayal, muhayyile, hile) ilmine vermiş bir zat olan Yafes Efendi (Bu Yafes ismini bir yerde Hazreti Nuh’un oğlu olarak okumuştum bir aralar, Türklerin atası olduğu yazıyordu) kılıç yaparak başlar hayatına. Fakat icat ettiği yeni kılıç çeşitleri yüzünden camiadan aforoz edilir. Daha sonra çeşitli savaş aletleri yapma hevesine kapılır. Fakat ya maddi imkan bulamamaktadır, ya da çizdiği makinaları yapabilecek dökümcüler, ustalar yoktur piyasada. Yarı aç yarı tok sürdüğü ömür boyunca yeni yeni icatlar yapmaya uğraşır Yafes Efendi. Gün olur hırsız saksağanların yuvalarını karıştırıp altın arar, gün olur Büyük İskender’in iktidar taşını bulduğu ve kaybettiği yerde elinde bir taşla görünür. Ömrünün sonunda doğru yanına aldığı kölesi Calud’u azad eder ve mirasını bırakır. Evlatlığı sayılabilecek, hiç büyümeyen, masumiyet simgesi Davud’u da bırakır arkasında. Hikaye Calud’un maceraları ile devam eder. Daha sonra Calud’un evlatlığı Üzeyr ile. Ta ki dünyadaki bütün ilmin bir nokta olduğu gerçeği anlaşılıncaya kadar hadiseler sürüp gider. İlim dedikleri sadece bir noktadan ibaretmiş. Öyle ki bir nokta göz’ü kör edebilirmiş…
“Ustaların kılınç yapmak için saatlerce ve günlerce dövdükleri demir neden serttir bilir misin? O insanoğluna hemen boyun eğmez, çünkü onların kendisiyle işleyecekleri suçları bilir. Bu yüzden de ortak olacağı günahların bedelini ateşte dövülürken peşinen öder. Zalimlerin kolları kendi erişilmez isteklerine göre çok kısadır. Tutkularının büyüklüğü onları böyle sakat kıldığından, bizim kılınç dediğimiz koltuk değneğini kullanırlar. “
“Müdde-i ömrü meçhuldür. Nereye defnedildiğine gelince; eğer her şey gibi kendisini de tahayyül ettiyse, muhayyilenin derinliklerinde bir define olarak belki de hala mevcuttur.”
“Başsız gövdesi Kasımpaşa sırtlarında gömülüdür. Toprağının sıtmaya iyi geldiği söylenir.”
İhsan Oktay Anar’ın diğer kitapları gibi upuzun bir masal tarzında yazılmış olan şahane eser İletişim Yayınları tarafından basılmış, 144 sayfa.
Share Button

Ejderha Dövmeli Kız – Ateşle Oynayan Kız (Kitap *3*4)

 

Reklam mucizesi bir kitap daha. Vampirli kitap setinin ilk iki kitabını da bu reklam dayatması sebebiyle alıp okumuştum. Tabi ki internette ve gazetelerde gördüğüm reklamların yanı sıra okuyan, lafına güvendiğim insanların katkısı da reklamdan sayılıyor. Gerçekten müthiş, süper, okunmazsa olmaz bir kitap olarak Ejderha Dövmeli Kız’ı da okudum.
Kitabı para verip almadım. Korsan kitaba para verip almıyorum, fakat korsanı 5 liraya satılırken orijinali 25 liraya satılıyordu. Okumaya niyet ettim ama uzun süre enayi gibi 5 liraya dahi para kazanılabilen bir kitaba 25 lira vereyim mi diye düşündüm. Tam bu düşünmelerim sırasında babamın masasında kitaba rasladım. Alıp iki gün içinde bitirdim.
Ejderha Dövmeli Kız; Jean Christoph Grange kitaplarıyla kıyaslandığı zaman o kadar da mükemmel bir kitap değil. Fakat genel anlamda iyi, sürükleyici, okunabilir bir kitap. Zaman geçirecek kitaplar kategorisinde iyi bir yer tutar. Hele ki süper kahraman özellikleri ile donanmış yarı ucube yarı psikopat vücudu dövme kaplı Lisbeth, benim gibi süper kahraman meraklısı bir okuyucu için bulunmaz bir nimet.
Kitabın konusunu yazıp okuyacak olanların tadını kaçırmak istemem. Keşfedilmemiş bir dahi olan sosyal sorunlu genç bir kız ile yıldızı sönmekte olan bir gazetecinin çetrefilli birkaç olayı beraberce binbir meşakkate katlanarak ve ölümlerden dönerek çözmesini anlatıyor kitap. Yazarı olan Steig Larsson kitaplarının yayınlandığını görmeden vefat etmiş. Genç yaşta kalp krizi geçirmeseymiş 10-12 ciltlik bir seri düşünüyormuş ama ne yazık ki sadece 3 tane yazabilmiş. İkinci kitabını da okudum serinin, ikinci kitap olan Ateşle Oynayan Kız’da birincisi gibi sürükleyici bir polisiye. Bir arkadaşımdan ödünç alarak bunu da okudum.
Üçüncü kitap ise henüz dilimize çevrilmemiş. Ne zaman çevirileceği konusunda da internette bir habere raslayamadım. Yayınlandığı zaman inşallah okuyan birinden bulur, korsan-orijinal ikilemine girmeden bu işin içinden de çıkarım.
Share Button

Portre (Kitap *2)

Geçenlerde elime geçen Portre kitabını çok eskiden okumuş olmama rağmen tekrar okudum. Şöyle bir gözatayım derken kitap beni sardı. İnsanın eskiden okuduğu kitapları bazen tekrar gözden geçirmesi gerekiyormuş demek ki. Onlu yaşlarda bu kitabın bende uyandırdığı duygu başkaydı. Kitabı sanki çok eski ve uzak bir hatıraymış gibi aldım elime. Hadiseleri hayal meyal hatırlıyorudum. Baştan sona kadar soluksuz okudum. Kitabın makbul olanı uykuya bile tercih edilenidir. Gecenin bir yarısı olmasına rağmen elinden bırakamadığın, sabahın çok erken bir saatinde bile seni yatağından kaldırabilen kitap güzel kitaptır.
Gogol’un Portre kitabı büyük bir roman değil. Uzunca bir hikaye. İki parçadan oluşuyor. Bir portrenin etrafında gelişen biraz olağanüstü-olağandışı hadiseler. Bunun yanında insanlara çıkarmaları gereken dersler de veriyor. Bir işin yanlış olduğunu bile bile yapmak sonucuna katlanmayı gerektirir diyor mesela. Hikayede yanlış bir iş yapan bir adam yıllarca kendisini dünyadan soyutlayarak, tövbe ederek, Tanrı’ya yalvararak yanlışını affettirmeye çalışıyor. Bir güzel ders ise insanın basit,gündelik kazançlar uğruna popüler kültürün öğesi olmaması gerektiğini vurguluyor. Buna ben kendimce şöyle bir örnek veriyorum. Bugünün televizyonları çok izlendikleri için ahlaksız film,dizi, programlara çok fazla yer veriyorlar. Kültürel değeri olan eserler vermeye kalksalar halbuki, belki yıllar sonra dahi kaliteleri ile anılacaklar. fakat ne yazık ki hepsinde edepsizlik diz boyu. Nerede çok para varsa oraya gidiyor insanoğlu.
Kitap çok güzel. Gogol şahane. Okumak gerek.
Share Button

Erdem Nerede (Kitap *1)

 

Mustafa Lütfi el-Menfaluti için Mısır edebiyatının Montaigne’i demek mümkün. Doğu tarzı klasik hikayelerin modern hikayeye evriminde Türkiye’de Ömer Seyfettin’in tuttuğu yerin Mısır temsilcisi ve çağdaşı. Geçtiğimiz yüzyılın başında Mısır’da yaşamış olan yazar kendinden sonra gelen birçok yazarı da etkilemiş. Örneğin Necip Mahfuz edebiyatı sevmeyi Menfaluti’ye borçlu olduğunu söylüyor. Ülkemizde pek tanınmamış olmasına şaşırdım bu yazarın. Elimdeki kitap 1997 yılında Şule Yayınları tarafından basılmış. Yazarın uzun yıllar boyunca bir gazete köşesine yazmış olduğu yazılarından oluşan kitapları mevcut fakat dilimize çevrilip çevrilmediğini bilmiyorum.

Erdem Nerede? Kitabı gazetede yayınlanan yazılarından oluşturulmuş bir seçki niteliğinde. Yazar başından geçmiş gibi anlattığı ve belki de gerçekten yaşadığı olayları anlatıyor kısmen. Bazı yazılarında ise klasik denemeler yazıyor seçtiği konular hakkında. Kadınların toplum hayatındaki yeri, insan geleceğinin belirsizliği, içkinin zararları, zenginlik ve fakirlik, erdemli toplumun nitelikleri gibi konuları bazen bir deneme ile bazen de bir hikayecik ile işliyor. Bakış açısı çok net, yer yer farklı. Fakirlik ile ilgili bir hikayesinde fakirliğin bulaşıcı bi hastalık olarak tahayyül edildiği için fakirlerin yalnız kaldığını anlatıyor. İçki bağımlılığın nefsin doğasında olmadığını, ilk kadehle başladığını ifade ediyor. Bir yazıda özgürlükten bahsederken bir diğerinde hesap gününün ne kadar zor olacağını tasvirlerle okuyucuya anlatmaya çalışıyor. Kısaca yazar Erdem arayışına okuyucuyu da ortak ederek konudan konuya, mekandan mekana atlıyor.

Erdem’i tüccarların arasında arıyor yazar. Ticaretinde hile yapanları görünce uzaklaşıyor. Mahkemelere gidiyor, hakimlerin tarafsız olmadığını görüp hayal kırıklığına uğruyor. Zenginlikle erdemi birleştirmeye çalışıyor fakat zenginliğin cimrilik ya da müsriflikle beraber olduğunu görüyor. Siyasette erdem bulmayı ümit ediyor fakat siyasetin içinde yalandan başka bir şey bulamıyor. Din adamları için de cehalet pazarında akıl ticareti yapan duygu sömürücüleri diyor. Erdem bulamıyor içlerinde. Neticede dünyada Erdem’i bulamasa da ümitsiz arayışını sürdürüyor.

Dünyadaki adaletsizliğin kaynağını kural koyanların hep kuvvetliler olmasında buluyor. Güçlü olanın güçsüz olanın uyması için kurallar koyduğu bir dünyada adaletin olamayacağına inanıyor ve bu yüzden insanlıktan ümidini kesiyor. Güçlü olan erkeklerin kurallar koyarak kadınları ezdiği bir dünyada kadın hakları savunuculuğuna soyunuyor. Kadınların sürekli ezildiği, toplumsal hayattan uzak tutulduğu bir dönemde yaşadığı için kadın hakları konusunda çok önem veriyor yazar. Bugün kadının düşmüş olduğu durumu görmüş olsaydı ne derdi diye merak etmedim değil doğrusu yazıları okurken.

Hikayelerde ütopik bir erdemli dünya özlemi görülüyor. Erdemli toplumun nasıl olması gerektiğini tarif ederken sanki hep o zamanlara işaret ediyor gibi. Toplumun zengin-fakir diye tabakalaşmadığı, her şeyin paylaşıldığı, çalışmanın ibadet olduğu ütopik bir dünya hayal ediyor. İnsanların hep mutlu olduğu bir dünya. Fakat hayalden öteye geçemiyor bu dünya. İnsanın sadece kendisini düzelterek o dünyaya bir adım yaklaşacağını düşünüyor. Bir dertli gördüğü zaman derdini gidereceğine, ya da en azından derdini soracağına dair söz veriyor Allah’a.

“Bence insan iyilikte bulunduğu sürece insan olur. Zaten insan ile hayvan arasındaki belirleyici fark iyilikten başkası olamaz.”
” İnsanların sözünü ettikleri dünya mutluluğu, güzelliği, hayranlığı ve nimetleri doğruysa; bir gün karşıma gerçek bir dost çıkar da, ona olan sevgi ve samimiyetime inanıp başka şeyler aramaya kalkışmaz, alicenap bir gönüle sahip olup başka şeylere tamah etmez, asil bir yüreğe sahip olup kin beslemez, yalnız kaldığında insanların yanında konuştuğundan farklı konuşmaz, yalan söyleyip dedikodu yapmaz, insanların namusuna dil uzatmaz ve kötü söz söylemez, erdemden başka bir şey istemez ve yalnızca rezaletlere baş kaldırırsa bu benim dünyadaki mutluluğum olacaktır.”

Share Button

Açlık

Geçenlerde bir gazetenin iç sayfalarında bir haber çıktı. Bir Kore gazisi metruk bir binada açlıktan ve soğuktan ölmüş. Bize sanki bizim ülkemizde kimse açlıktan ölmezmiş gibi geliyor ama öyle değil. Etrafımıza iyi bakmayı bilmediğimiz için çevremizde kim aç, kim tok, kim muhtaç, kim değil bilmiyoruz. Terk edilmiş binada ölen adamın da etrafından insanlar vardı elbette ama adamın aç olabileceğini düşünmediler. Kış da bastırınca da bünyesi daha fazla kaldıramadı açlığı ve vefat etti. Kore Gazileri Derneği’nden arkadaşları buldular cesedini. Onlar da olmasa idi aylarca kimsenin haberi olmayacaktı.
     Her ne kadar teknoloji çağında yaşasak da, uzaya da dünyanın en ücra köşesine de gidilmiş olsa da, insanlığın refah seviyesini yükseltmek için binlerce yeni teknoloji icat edilmiş olsa da, halen açlıktan ölen insanlar var dünyada. Eğer her şey insan içinse diye düşünüyoruz, neden açlıktan ölen insanlar var? Çevremizde açlıktan ölen insanlar oluyor. Biz kendi dünyamıza daldığımız için fark etmiyoruz. Birleşmiş Milletlerin şu sıralar düzenlediği Gıda Güvenliği Zirvesinde açıkladığı rakamlara göre dünyada 1 milyar insan açlık problemiyle karşı karşıya. Her yıl 6 milyon çocuk açlıktan ölüyor. Rakamın büyüklüğüne dikkat edin. Her yıl 6 milyon çocuğun açlıktan ölmesi demek siz şu yazıyı okurken sadece açlığa bağlı sebeplerden bir okul dolusu çocuğun yok olması demek.
     İnsan evladının en büyük özelliklerinden birisi olan bencillik tüm açlık sorununun da kaynağıdır. Dünyanın bir tarafında zayıflamak için para harcayan insanlar varken diğer tarafında ekmek bulamayanlar mevcut. Gelişmiş dünyanın yemek artıkları toplansa açlık sorunu ortadan kalkar. Yani bizim çöpe attığımız o bütün nimetler bir araya gelirse eğer dünyada açlık sorunu kalmayacak. İnsanlık paylaşmayı bilmiyor ve istemiyor. Elinde tuttuğu kıymetler ne olursa olsun daha da fazlalaştırmak için çaba gösteriyor. Hayat boyu tüketeceği kadar gıda depolamak istiyor fakat komşusunun aç veya tok oluşu ile ilgilenmeyi aklından bile geçirmiyor.
          Yeryüzündeki insanlar arasında çok büyük adaletsizlikler var. Maddi varlığın çok büyük bir kısmına sahip olanlar dünya nüfusunun çok küçük bir kısmı. Yaşayan insanların yarısından çoğu açlık sınırına çok yakın. Bir milyar insan gece aç uyuyor. Kendi tercihleri olmaksızın seçilmiş olan küçük bir azınlık ise paranın çoğuna sahip. Paylaşmak kelimesinden bahsedildiği zaman da tüyleri diken diken oluyor bu azınlığın. Mezara götüremeyecekleri paraların üzerinde ömür boyu yatıyorlar. Tablo çok acıklı. Kimse kendi seçimiyle Amerikalı zengin ailede ya da Afrikalı aç bir ailede doğmuyor.
     Doğduğumuz yer ve aile bizim seçimimiz değil. Fakat yaşarken attığımız her adımı kendi seçimlerimizle atıyoruz. Yollar sürekli ikiye ayrılıyor ve binlerce karar veriyoruz sağa ya da sola gitmek için. Paylaşımcı olmak ya da olmamak da bizim elimizde. Dünyada sadece Müslümanlar, Allah’ın emrettiğinden fazla olmamak üzere paylaşımcı olsalar açlık sorunu yine ortadan kalkacak. Müslümanlar Allah’ın kendilerine emrettiği zekatı vermiş olsalar dünyanın refah seviyesi ister istemez yükselecek, açlar doyacak.
     Şimdi Kurban Bayramı’nın arifesindeyiz. Kestiğimiz kurbanların ne eti ne de kanı Allah’a ulaşacak. Fakat Yaradan’ın emrini yerine getirmiş olacağız ve düşüneceğiz. Vicdanımızın sesini daha iyi dinleyeceğiz. Allah’ın bizden istediği kurbanın anlamından yola çıkarak insanlığın gerekliliklerinin neler olduğu konusunda fikirler yürüteceğiz. İnsanlığın gereği sadece bayramlarda değil her zaman etrafımızı iyi gözlemlemek, biz tok yatarken çevremizde aç yatanların olmadığından emin olmak, mezara götüremeyeceğimiz mal varlığımızdan kısmen de olsa fedakârlıklarda bulunup olmayanlarla da paylaşmaktır. Bir kişinin insanlığının inkişafı için attığı bir adım belki açları doyurmaz ama atılmış bir adım atılmamış olandan iyidir. Neticede Allah’a ulaşacak olan yalnızca bizim takvalarımızdır.

Share Button

Neden Domuz Gribi?

Domuz gribinden ölenlerin sayısı 100’ü geçti. Her gün bu hastalıkla ilgili haberleri okuyoruz. Gazeteler gripten ve korunma yollarından bahsediyorlar. Devlet erkânı seferber olmuş bu melun virüsten kurtulabilmemiz için çabalıyorlar. Aşılar ithal ediliyor, aşının önemi anlatılıyor. Toplumun gündemine bomba gibi düşmüş durumda bu virüs. Anne babalar panik halde çocuklarını okula gönderip göndermemeyi düşünüyor. Tokalaşmaktan kalabalık yerlerde dolaşmaya kadar her türlü sosyal faaliyet şüpheli hale geldi.
     Türkiye’de her sene 200 bin’in üzerinde ölüm vakası geçiyor kayıtlara. Çeşitli sebeplerden dolayı insanlar ölüyor. Sonsuza kadar yaşayacak halimiz yok ya, hepimiz bir gün öleceğiz. Sebep domuz gribi de olabilir yıldırım çarpması da. Bu hastalıkla bu kadar ilgili olunması insana değer verilmesi açısından baktığımız zaman çok güzel. Ülkemizde yayılan bir hastalığa önlem almak için güzel bir seferberlik başlatılmış durumda. Fakat insanların ölme nedenlerini incelediğimiz zaman aynı şekilde çaba gösterilmesi gereken başka hadiselerin de varlığı çarpıyor gözümüze.
Örneğin iş kazalarında yitirdiğimiz insanlarımızın sayısının yıllık ortalaması 1000’i geçiyor. Her sene 1000’in üzerinde insanımızı iş kazaları yüzünden kaybediyoruz. Bu rakamın yıllardır azalma göstermiyor olması bu konuda ilgililerin yeterince çaba göstermedikleri anlamına geliyor. Pendik’teki tersane kazalarını hepimiz biliyoruz. Buradaki ölümlerin sayısı 127’ye ulaştı. Ortada alınan bir önlem yok. Yine gazetelerden okumaya devam edeceğiz ölüm haberlerini. Keşke büyüklerimiz himmetlerinin bir kısmını da bu konuya ayırsalar.
     İş kazaları basit bir mevzu. Trafik kazalarını hesapladığımız zaman domuz gribi devede kulak gibi kalıyor. Her sene en az on bin vatandaşımızı trafik kazalarında kaybediyoruz. On bin rakamı orta ölçekli bir ilçede yaşayan insanların sayısını ifade ediyor. Yani biz Türkiye olarak her yıl bir tane ilçemizi trafiğe kurban veriyoruz. Daha da kötüsü şu, trafik kazalarında yaralanan ve sakat kalanların sayısı 200 bin. Her üç yılda bir Malatya nüfusu kadar insan trafik kazalarından dolayı yaralanıyor ya da sakat kalıyor.
     Rakamlar dudak uçuklatıcı. Bunların haricinde de saçma sapan sebeplerden dolayı her yıl kaybettiğimiz insanların sayısı domuz gribi sebebiyle yitirdiklerimizden kat kat fazla. Düğünlerde ve kutlamalarda sıkılan kurşunlarla ölen vatandaşlarımızın sayısı bine yaklaşıyor her yıl. Sadece trafik kazalarını hesapladığımız zaman senede 100 defa domuz gribi salgınına kapılıyormuşuz gibi bir hesap ortaya çıkıyor. Her sene iş kazalarında ölenlerin sayısı yaşadığımız grip salgınında ölenlerin sayısının 10 katı. İntihar edenlerin sayısı 25-30 arası grip salgınına eşdeğer.
Hesaplamaları fazla uzatmadan sonuca geçiyor ve sevgili devlet büyüklerimizden medyamıza kadar herkese sesleniyoruz. Domuz gribinin bin katı kadar trafik kazalarını konuşmamız, bu konuda yapabileceklerimizi sıralamamız ve önlemler almamız lazım. Bir ülkenin her sene on bin vatandaşını trafik kazalarında kaybetmesi çok trajik bir durum. Bunun yanında grip dışındaki hastalıklardan dolayı kaybettiğimiz insanları da düşünmemiz lazım. Her yıl on binlerce kalp krizi ve kanserden kaynaklanan ölüm vakası geçiyor kayıtlara. Halkımızın sağlığını düşünüyorsak eğer bu konuların da üzerine ciddiyetle eğilmeliyiz. Ölüm sadece domuz gribinden gelmiyor. Bu hastalık bu denli büyük paniklere sebep olacak kadar büyük bir hastalık değil.

Share Button

Cumayı Dışarıda Kılanlar

On derviş bir kilime sığar, iki padişah bir cihana sığmaz demişler. Cuma namazlarındaki halimiz de bu meşhur meseli hatırlatıyor bize. Bir de insanların ikiye ayrılışını. Bir başka mesel -ki bu söz bizim atalarımız tarafından söylenmemiş bir sözdür muhtemelen- der ki: insanlar ikiye ayrılır; insanları ikiye ayıranlar ve ayırmayanlar. Biz insanların insanları ikiye ayıran partisine mensubuz ve Cuma namazı kılanları ikiye ayırıyoruz. Namazı caminin içinde kılanlar ve caminin dışında kılanlar. Caminin içinde kılanların kim oldukları bellidir. Cuma günü namaz için hazırlık yapmaya erkenden başlayan, sünnet üzere gusül abdesti alıp beyaz kıyafetler giyen, erkenden camiye gelip ön saflarda yer tutmaya çalışanlardır bunlar. İçeri grubunun ön saflarını bu amcalar oluşturur. Amcalar diyoruz çünkü çoğu yaşlıdır. Orta ve geri saflarda rutin Müslümanlar saf tutar. Camiye ezandan bir süre önce gelip vaaz dinlemeye başlar bir kısmı. Diğer bir kısım da kapının önünde sigara içerek geyik muhabbeti yapmaktadır ezanı beklerken. Ezanın okunmasıyla beraber bu kapı önü grubu da camiye girer. Namazı şıppadanak kılıp dışarıya çıkmak istediklerinden pek fazla ileriye gitmezler. Müezzinler ve imam namaz esnasında boşluk buldukça “ilerleyin, safları sık tutun, dışarıda cemaat kalmasın” diye ikaz gönderir cemaate. Ayıp olmasın diye bir iki saf ilerlenip bırakılır. 

     Dışarı  grubu bu içeridekilerden farklı bir gruptur. İlerleme yanlısı  olmadıklarından sabit bir yerde oturmayı tercih ederler. İçeride rahat oturunca imam efendi tarafından “toplu oturun, başkalarına yer açın” fırçasını yiyeceklerini bildiklerinden dışarıda bağdaş kurup enlerine uzunlarına otururlar. Ayakkabıları hemen yanlarındandır. İçeriye girip çıkma esnasındaki izdihamın içine girmezler. Ezan vaktine az kala yavaş yavaş caminin etrafı dolmaya başlar. Namazlığını kolunun altına sıkıştıran erken gelme avantajıyla en güzel yere oturur. Bu güzel yer tanımı da mevsimden mevsime değişir. Yazın güzel yer güneş almayan, gölgelik yerlerdir. Bu cami duvarının dibi, bir ağacın gölgesi yahut civardaki bir pasajın içi olabilir. Sonbaharda güneş alan yerler makbuldür. Kışın pasaj içi reytingleri zirve yapar. Müdavimlerin namazlıkları da her zaman hazırdır. El dokuması halı namazlıklardan üzeri keçe kaplanmış tahtalara kadar değişir. Büyük kartonlar serip başka Müslümanlara da yer açanlar olur çoğu zaman. Cami etrafındaki esnafın da desteği büyüktür dışarı cemaati için. Büyük bezler serilir ve hazırlıksız gelenlere yer açılır. Hazırlıksız gelenler dışarıdan şöyle bir bakarlar oturanlara. Mutlaka birileri el kaldırır “gel,gel” diye çağırır dışarıda kalanları. Biraz daha yanaşılır, bir kişilik daha yer açılır.

     Namaz kılınan caddeler veya pasajlar yaya trafiğine kapatılır namaz saatinde. Yine de geçecekler için dar bir aralık bırakılır. Hutbeye yakın bu aralıklar da dolar ve geçiş imkansız hale gelir. Buna rağmen bazılarının etraftan dolaşmak yerine o yoldan geçme inatları yüzünden kenarda oturanlar yerlerinden oynarlar. Bazen ufak tefek tartışmalar dahi çıkar. “Görmüyor musun millet namaz kılıyor, geçmeyiver” diye ikaz edilir aceleci vatandaş. Vatandaş ya saygı gösterip geri döner ya da hakkının yenildiği insiyakı ile namazlıkların üzerine basa basa yine de geçer yoldan. Kalabalık başını sallayarak durumu ayıplar.

     Camilerin bir kültürü olduğu gibi dışarıda namaz kılanların da bir kültürü vardır. Uzun yıllar boyunca hep aynı şekilde Cuma namazı kılmanın bir getirisidir bu kültür. Dışarıda namaz kılan Müslümanların çekirdek kadrosu bellidir, çoğunluğu civar esnafı oluşturur bu kadroyu. Hoca farz namazının selamını verir vermez ayağa kalkılır, namazlıklar silkelenip koltukların altına alınır, namazın kalbe verdiği huzurun üstüne mideler de huzur bulsun diye yeryüzüne dağıldıktan sonra ne yiyilip içileceği konuşulur. Bir de şükredilir, Müslümanların temiz olan her yerde namaz kılabilmelerine. 

Share Button

Kurallar

Trafik ışıklarının birinde bekliyoruz. Pek fazla yok zaten. Koca şehirde elle tutulur iki adet yaya geçidi var trafik ışıkları olan. Birinde bekliyoruz biz de kuzu kuzu. Yanımızdan iki adam geçiyor trafik ışıklarına küfrederek. Bir tanesi son noktayı koyuyor küfrederken: “Eskiden ışık mı vardı?” Nasıl bir mağaradan gelmiş olduğunu düşünüyoruz bu adamın. Çok eskiye gitmeye gerek yok gibi. Sanki mağarasından yeni çıkmış, kendini yollara vurmuş gibi. Halbuki şehirde dolaşan kediler, köpekler bile araçlardan kaçıyor. Ama yazık ki bir kısım insanın umurunda bile değil kurallar. Hele ki trafik kuralları. Gün geçmiyor ki bir haber almayalım. Trafik kazası oldu şu kadar insan öldü diye. Kural tanımazlığımızın cezasını sürekli acı çekerek ödüyoruz. Geçen hafta bir trafik kazası ve sekiz tane ölüm haberi okuduk gazetelerden. Haddinden fazla yolcu alan bir araç, bütün hız sınırlarını delmişken, yani kaza geliyorum derken devriliyor. Şehir içinde dahi sık sık kaza haberleri duyuyoruz. Özellikle yayaya çarpan araç haberleri. Karşıdan karşıya geçerken ezilip ölen, hastaneye kaldırılan insanlar tanıyoruz. Böylesi hadiseler insanları kurallara daha dikkat etmeye yönlendireceğine tam tersi etki yapıyor sanki. Kural tanımazlık artıyor, can alan kazalar olmaya devam ediyor. Trafikteki bir insanın ruh haletini düşünmeye çalışıyoruz. Araç kullanan bir insan ya da yaya olan bir insan. Araçların şehir içinde bu kadar sürat yapmalarının sebebini anlamaya çalışıyoruz. Kısacık mesafelerde dahi çok fazla sürat yapan bir sürücünün normalde vakit kazanmış olma ihtimali yok. Neticede bir yerde kırmızı ışıkta bekleyecek ve sürat yapmasının kendine bir faydası olmayacak. Buna rağmen bu kadar hızlı gitmesi aslında kanun ve nizamlara isyan bayrağını açmaktan başka bir şey değil. Trafik ışıklarına uymayan o yayanın da durumu aynı. Şu yazıyı okuduktan sonra gidip trafik ışıklarındaki insan davranışlarını inceleyin. Bekleyenlerin yarısından çoğu caddeye inip öyle bekliyor. Bir kısmı da araçları dinlemeden kendilerini yola vuruyorlar. Kurallara isyan ederek özgürleştiklerini düşünüyorlar belki de. İsyanın insanı tatmin eden bir tabiatı var. İsyan ederek kendilerini tatmin ediyorlar. Aslına bakarsanız isyan etmek insanı özgürleştirmez. Kuralların olmadığı bir dünyada insanın hayvandan farkı yoktur. Trafik kuralları da, hukuk kuralları da, gelenek kuralları da insan içindir. İnsanların bir arada daha iyi yaşayabilmeleri içindir. Düşünebiliyor olmanın neticesidir. İnsanın kendisine duyduğu saygının gereğidir. Her sosyal topluluğun kendince kuralları vardır ve topluluk büyüdükçe kuralların bağlayıcılığı ve gerekliliği artar. Bütün insanlar için geçerli olan bir kural giyinmektir mesela. Elbise giymeyen bir insan madden özgürleşmiş gibi görünse bile aslında insanlıktan uzak, hayvanlığa daha yakındır. İnsanı hayvandan ayıran birinci özellik düşünebilmesiyse ikincisi de bu düşüncelerin ışığında, beraber yaşayabilmek için koyduğu kurallardır. Bir trafik ışığında beklememek özgürlük gibi görünse de aslında insanlıktan uzaklaşmaktır. Kurallara uymamanın cezasını ölerek ve öldürerek ödüyor insan. Trafik kuralları toplumun medeniyetinin aynasıdır. Medeni bir toplumda insanlar karşıdan karşıya geçerken tavuk gibi ezilerek ölmezler. Medeni toplumda olması gereken insanların kurallara harfiyen itaat etmesidir. Bir trafik ışığında edeple beklemeyi bilmek, iki adımlık bir mesafede aracı insani bir süratle kullanmak insanlık göstergesidir. Ne yazık ki bizim medenileşmek, insanlaşmak yolunda yiyecek çok ekmeğimiz, kat edecek çok mesafemiz var hala.

Share Button

Duvarlar

http://yuksekkalite.com/albums/photography/wall/normal_wall_1.jpg

     Son zamanlarda televizyonlarda yayınlanan bir gazete reklamı dikkatimizi çekiyor. Duvarlarınızı  yıkın diyor reklam özetle. Herkesin etrafına ördüğü bir duvarı var. Reklam da bu duvarın yıkılmasını öğütlüyor izleyicilere. Biz de izlerken düşünüyoruz, gerçekten böyle duvarlar var mı etrafımızda diye. Doğru, etrafımızda duvarlar var lakin duvarları biz değil de bizim etrafımızdakiler örüyor. Bizim etrafımıza ördüğümüz duvar basit bir duvar olur neticede. Bir kişinin yaptığı duvarı yıkması da kolay olur. Fakat etrafımızdaki insanların bizim etrafımıza ördükleri duvarları yıkmak o kadar da kolay değil.

 

     Doğduğumuz günden itibaren ailemiz ve çevremiz tarafından örülüyor bu duvarlar. Nasıl bir insan olmamızın gerektiğini uzun uzun anlatıyorlar. Her adımımız, her hareketimiz kontrol altında. Anne sütünün bir etkisi gibi. Çocuğun etrafına duvar örerken anne bir yandan da çocuğuna duvar örmeyi öğretiyor. Bu yoldan yürü, bu sokağa sapma, bu çocukla arkadaşlık etme. Bu çocuk kim? Bu çocuk kötü bir çocuk. Doğduğumuz günden itibaren yaftalama ve yaftalanma faaliyetinin içine düşüveriyoruz.

     İnsanları  gruplar halinde incelemek gibi bir alışkanlığımız doğuyor ondan sonra. Bu topraklarda yaşadığımız için elimizdeki malzeme de yeterli. Alevisi var, Sünnisi var, Kürdü, Türkü, Çerkezi ne ararsan var. Sosyal sınıflar var bunların yanında. Statüler var, makamlar var. Şu adam dindardır. Bize öğretilen dindar insan kalıplarına göre uyması gereken bazı davranışlar var. Dindar olduğuna göre kapitalist olmak zorunda, A partisine oy vermek, B grubu ile dirsek temasında olmak bu kalıbın olmazsa olmazları. Eğer ki solcu olarak biliniyorsa bir insan arada bir kafayı çekmek ve caminin etrafından geçmemek bu adamın ön şartı. Alevi ise illa ki solcu olmalı. Muhafazakar olamaz, dindar olamaz. Üniversite mezunuysa bilgilidir bir insan. Ne olursa olsun üniversite okumuş bir insana saygı gösterir okumamış olan bir insan. Sen benden daha iyi bilirsin, üniversite mezunusun der. Karşıdaki de kabullenir hemen bu üstünlüğü. Üstünlüğü kazanmak için hiçbir adım atmamış olsa bile. Doktorsa eğer karşısında ayağa kalkılır. Doktor olduğu için allame-i cihan kabul edilir. Belki de delinin önde gidenidir ama toplumca kabul edilmiş bir gerçek vardır. Doktor olan adam aynı zamanda saygındır. Hastanelerde hastalarına insan muamelesi yapmayan doktorlar var. Fakat hepsi saygındır. Saygı görmek tıp fakültesi diplomasını aldıkları gün birleştirilmiştir kaderleriyle.

     Son zamanlarda en çok konuşulan konu Kürt meselesi Türkiye’de. İyi ki de bu mesele varmış. Yoksa kim bilir hangi ayrım noktasından tutup büyük büyük gruplara bölecektik ülkeyi. Bu ülkenin insanların part-time işidir ayrımcılık. Toplumsal mevzudur etiketlemek. İnsan topluluklarını büyük parçalara ayırarak kendi başlarına bağımsızlıklarını engellemek bizim birinci vazifemizdir. Sadece Kürt olmak bir şey ifade etmek, sadece Sünni olmak tek başına anlamsızdır. Bir grupta olması gereken bütün şartlar bizim kafamızda belirlenmiştir. Bu gruba ait olan insan sadece o gruba ait davranış özelliklerini göstermelidir.

     Duvarlar var, doğrudur fakat duvarları ören her zaman başkalarıdır. Bizim etrafımıza duvarlar örerek bizi tehlikesizleştirirler. Grubun bütününe ait davranış kalıplarının her birini üzerimizde uygular, uymuyorsak ayıplarlar. Özgür düşüncenin üzerine gider, bağımsız fikirlere sahip olan çıkıntıları törpülerler. Böylelikle de ülkede bağımsız fikirler oluşmaz, şu fikrin, bu fikrin mensupları artık kısırlaşmış olan kalıplarının dışını bilmeden, tanımadan yaşayıp giderler. Bağımsız bireylerin varlığı duvarları kıracak kadar kuvvetli olmaları ile mümkün olur ancak.

Share Button
Sayfalar: Önceki Sayfa 1 2 3 ... 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 Sonraki Sayfa
WordPress theme: Kippis 1.15