Küçük kitaplardan büyük mutluluklar devşirmişliğim çoktur. Bazen yüz sayfayı bile bulmayan minik bir eser, hacminin çok ötesinde bir ağırlık taşır, okuyucuyu da şakın bırakır. Kambur adlı kitabı elime aldığımda böylesi bir beklentim vardı. Şule Gürbüz’ün bu ilk kitabı 1991 yılında yayınlanmış, yani yazarı henüz yirmi yaşında bile değilken.


Kitap, anlatılabilir bir şey değil, o yüzden bahsedemeyeceğim. Bana biraz Kör Baykuş’u hatırlattı. Kitap anlatılabilir gibi değil zira bu kitabın okuyucusu ben değilim. Sadece şöyle bir üzerinden gittim diyebilirim, detayına vakıf olacak ruh durumu bende mevcut değil. Kambur’un zaman kavramı yok. Kambur’un insanlara bakışı biraz umursamaz, biraz nefret dolu. Kambur, bir yönüyle bu dünyanın dışında yaşamaya mahkûm olmuş bir insan. Bu yüzden kısmen alaycı baksa da derin bir vukufiyetinin olduğunun da altını çizmeden edemiyor yer yer. Kitabın bir bölümünde insanların hayatlarının bir şarkı olduğunu, cenazelerinde de bu şarkının çalınmasının güzel olacağını söylüyor anlatıcı. Kitapla birlikte bir de dinleme listesi olsaymış fena olmazmış diye düşündüm, insanlar gibi kitapların da bir müziği vardır bence.


“Çünkü insana doğumundan ölümüne dek bir müzik eşlik eder.” 


Biraz dalgalı bir müzikle sona eriyor Kambur. Şule Gürbüz’ün olgunluk çağı eserlerini de okumak lazım sanırım Kambur’a daha net bakabilmek için. Kambur’u İletişim Yayınları basmış, 92 sayfa.