Yenilmiş Asilere Çiçek Verelim [Ahmet Özcan]

Asi çocuklar her zaman kendilerinden çok “halk”ı düşünmüşlerdi. Durkheim Sosyolojisinin ürettiği büyük yalanlardan biri olarak halk, asilerin leylasıydı: Kavuşmak istenen bir menzil, uğrunda ölümlere gidilen, hiç görmeden sevilen, muhayyel bir maşuktu. Oturduğu yerin cennet, yürüdüğü yolun müstakim bilindiği, bütün iyiliklerin perisi, yiğitlerin can yoldaşı, kavganın yüreği sanılan bir sevgili olarak “halk”, esasen asit gibi bir şeydi; renksiz, kokusuz, dumansızdı, yakıcı ve yok ediciydi, en kötüsü ne kurtulma gibi bir derdi vardı, ne de kendi evlatları tarafından kurtarılma ihtiyacı hissediyordu.


İdeolojilerimiz daüssıla acımızı dindirecek suni vatanlarımıza dönüşüyor ve bizi daha acı, daha trajik gurbetlere sevk eden bu yanılgımızı fark edince de, daha basit ve ulvi olmayan sıla’lar edinmeye başlıyoruz.


“Kapitalizm” unutuldu, “modernite” kelimesi ile soyutlaştırılıp flulaştırıldı.


Özgürlük, ruhun sancısıdır. İnsanoğlunun bilinebilen beş bin yıllık yaşam serüveni özgürlüğü terk edişlerle doludur. Doğanın tabii hallerinden korkup sahte tanrılar icat ederek, gücün anormal kullanımına kapılıp putlar yaparak, hayatın doğal devinimini bırakıp Altın’ı keşfederek özgürlükten feragat etmiştir. Zamanla sahte tanrıları metafizik ve kutsal bilgilere, altını paraya dönüştürerek kendi eliyle inşa ettiği uşaklık düzeninin kafesine girmiş ve üstelik bu kafeste yaşamayı zorunlu, kaçınılmaz ve tabii bir şeymiş gibi nesilden nesile aktarmaya çalışmış…


Size benimsetilen alçakça bir yaşama karşı direnmek ve uşaklık teklifine özgürleşme ile cevap vermek, isyandır. Ahlak böyle bir isyanı içermiyorsa; ruh, isyan ahlakını benimsemiyorsa ve isyan ahlakı, özgürlüğün Allah’a ve adalete götüren yolunu ifade etmiyorsa siz, uşaklığa layıksınız ve böyle bir ülkede yaşamaya mecbursunuz demektir.


Tarih, çocukların zihinlerine kan, göz yaşı ve trajedi olarak işleniyor. Hiçbir geçmiş, iyiliği kötülük kadar ayrıntılı anlatmıyor. Dünyanın bütün çocukları, yolda kalmışlara su veren, öksüzlere sahip çıkan, yoksulları doyuran, emeğinin karşılığını isteyen ve kazancını paylaşan atalarından bihaber büyüyor.
Bunalımlı insanlara karşı alınan ikiyüzlü tavrın özünde, yaşamın normal standardını temsil etme güdüsü yatar. Bu standardın dışına çıkmak anormallik olarak görülür. Bu nedenle “normal”in terörü estirilir bunalımlı insanların üzerine.


Otoriteler peşin bir tedbir olarak herkesi “Mankurt” yapmaya çalışırlar. Ne kadar fazla insan beyinsizleşir, hafızasını yitirir ve iradesini kaybederse, otoriteler o kadar güçlü ve egemen olurlar.


Her on yılda bir toplumdaki en yetenekli ve atak insanlardan oluşan önemli bir kuşak tırpanlanarak egemenlerin beynindeki düzenin bozulmaması sağlanmıştır. 68 ve 78 kuşağı şiddet kullanılarak, 80 kuşağı ise depolitizasyon politikalarıyla hadım edilerek adeta telef edilmiştir. Bu durum toplumun özünde bulunan gerçek değerlerin, kendisini toplumun efendisi sayan bir seçkin sınıf tarafından yok edilme çabasıdır.


O halde, bilge kişilerin binlerce yıllık ölçülerine uyarak, insanların ne söylediğine değil ne yaptığına, neye inandığına değil nasıl yaşadığına, hangi safta olduğuna değil gerçekten nerede durduğuna, kime karşı olduğuna değil neyden yana olduğuna, nasıl göründüğüne değil “kim” olduğuna bakmak gerekiyor.


Toplumsal çürüme göstergelerinden biri de adaletin ters yüz olmasıdır. İyiliğin ve kötülüğün, suçun ve suçsuzluğun karşılığının olmadığı, hiç kimsenin ‘yaptığının’ bedelini ödemediği toplumlarda her şey zincirleme olarak bozulmaya başlar. İnsanların yaptıklarının değil yapmadıklarının karşılığını almaya alıştırıldığı bir sistemin kılcal damarlarında akan kanın yönü değişmiştir. Böyle toplumlarda erdemli, onurlu, edepli ve devrimci bireyler olarak yaşamak zordur. Zira en fazla bu tip insanlar yapmadıklarının bedelini öder ve üstelik yaptıklarının da karşılığını hiçbir anlamda alamazlar.


Bencilliğin yaygınlaştığı ve insanların büyük çoğunluğunun kendini noksan sıfatlardan münezzeh gördüğü toplumların siyasal yapısı genellikle otoriter ve totaliter düzenlere kapı açar.


Popüler kültür; bir tarihsizleşme ve bir ümmileşme göstergesidir. Bilginin, yüzeysel mesajlara indirgenmesi ve olayların düzene ilişkin boyutundan soyutlanıp magazinel bir tarafsızlık görünümüyle algılanması anlamında santimantal bir öz taşır ve her şeyi normalleştiren bir ideoloji yayar. Yoğun bilgi içeriyormuş gibi yapıp, cahilleştirir, hafızaları sürekli silip yeniden kodlayarak tarihsizleştirir. Bu okuma yazmanın sonu ve dinleyip itaat etmenin başlangıcıdır.


Popüler kültürün en önemli boyutu eğlencedir. İnsanları “sebepsiz” yere eğlenmeye alıştırır. Deşarj olmak nedensiz eğlenmenin mazeretidir. Örneğin müzik, özündeki söz, ses ve duygu harmonisinin etik ve estetik değerlerinden arındırılarak gürültü ve saldırganlıktan oluşan bir hegemonya aracı olarak eğlenmenin “tını”sı yapılır.
Popüler kültür, dindarlık kisvesi altında da yaşam alanı bulur. Türbe ziyaretleri, cenaze törenleri, Ramazan ayı, kandiller, bayramlar, dinsel semboller ve figürler kullanılarak kurgu, imaj, fetiş ve mesajların dolaşıma sokulduğu fırsatlardır. Din turizmi, dini aksesuar alım satımı, batıni ayin ve törenler, sihir büyü ve benzeri hurufat ticareti de “Din”in popüler kültüre eklemlenme araçlarıdır.


Korku dengesini normal şartlar altında sağlamanın en kolay yolu halk içerisindeki farklılıkları çatıştırmaktır. Bu farklılıkların korku dengesini bozmayacak şekilde karşılıklı olarak kullanılması ve ortaya çıkan çatışmaların ortak bir iktidar kimliğini tesis edici ve pekiştirici bir şekilde bastırılması, her zaman mümkün ve kolay bir ‘ortak korkular iktidarı’nı tesis yöntemidir.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.