Zorba [Nikos Kazancakis]

“Çünkü sen de benim gibisin, ama bunu bilmiyorsun; senin de içinde bir şeytan var, adını bilmiyorsun henüz. Bilmediğin için de boğuluyorsun; onu vaftiz et de, hafifle patron!”


Sevgili Zorba ile tanışmam neden bu kadar geç oldu? Bundan otuz beş yıl önce babamın alıp da kitaplığına koyduğu bu kitap bu kadar uzun bir süre boyunca neden bekledi acaba kitaplıkta? Tüm bu yıllar zarfında defalarca elime alıp da neden geri bıraktım ki? Birinci sebep kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında Zorba’nın oğlunun ölümünden bahsetmesiydi. Trajik şeyler okuyasım olmadı kitabı elimde aldığım zamanlar demek ki. İkinci sebep, zorba kelimesinin Türkçe karşılığı. Zorba’nın bir isim değil de sıfat olduğunu düşündüm her seferinde ve bir zorbanın hayatını merak etmedim.


İnsanı etkileyecek, hayatını değiştirtecek türden romanlardan, Zorba. Kitabın anlatıcısı, olmak isteyip de olamadığı bir adamı anlatmış sanırım. Zorba hayat dolu, Zorba’nın düşünmekle işi yok, aksiyon adamı, doğrudan uygulamaya geçer. Zorba yemeği ve kadını ve şarabı kutsar her zaman.


“Evet? Üzme kendini patron, ucunu bulamazsan, başka sözler edelim be yahu! Ben şu anda yemeği, tavuğu ve tepesinde tarçınıyla pilavı düşünüyorum; bütün beynim pilav gibi buram buram tütüyor. Önce yemek yiyelim, önce safra alalım, sonra düşünürüz. Her şey sırayla. Şimdi önümüzde pilav var; öyleyse, aklımızda pilav olmalı. Yarın önümüzde linyit olacak, aklımızda da linyit. Yarım yarım olmaz bu iş, anladın mı?”


Çok fazla alıntı yaptım romandan, bunun sebebi de ara sıra sevgili Zorba’yı hatırlamak. Hayat konusunda dikkate değer fikirleri var ve hatırlanmayı hak ediyor.


Alın size evrensel bir ilke: “İşçiler sert patrondan korkar, çekinir ve çalışırlar; yumuşak patronun tepesine biner, tembelleşirler. Anladın mı?”


Ve devamı: “İnsan canavardır! diye bağırdı ve sopasını şiddetle taşlara vurdu. Büyük canavar! Zâtın bunu bilmiyor. Bütün işlerin yolunda gitmiş, ama bir de bana sor. Canavar, diyorum sana! Ona kötülük mü ettin? Senden çekinir ve titrer. İyilik mi yaptın? Gözlerini oyar… Aradaki uzaklığı koru, patron! İnsanlara umut verme. Hepimizin eşit olduğumuzu, hepimizin eşit haklara sahip bulunduğumuzu söyleme; çünkü hemen senin hakkını çiğner, elinden ekmeğini kapar, açlıktan gebermeye bırakırlar seni. Ben senin iyiliğini isterim, aradaki uzaklığı koru, patron!
Boğulmuş bir halde,
— İyi ama, hiç bir şeye inanmaz mısın sen? dedim.
— Hayır, hiç bir şeye inanmam! Sana kaç kez söyleyeceğim? Zorba’dan başka hiçbir şey ve hiç kimseye inanmam. Zorba, ötekilerden iyi olduğu için değil; asla! O da canavardır. Zorba’ya inanırım ama. Çünkü yalnız ona sözüm geçer. Yalnız onu bilirim. Bütün ötekiler hayaldir. Ben, onun gözleriyle görüyor, kulaklarıyla işitiyor, barsaklarıyla sindirim yapıyorum. Bütün ötekiler hayaldir diyorum sana! Ben ölünce hepsi ölür. Bütün Zorba dünyası güme gider…”

Yine yemek: “Bana yediğin yemeği ne yaptığını söyle, sana kim olduğunu söyleyim, dedi. Bazıları, yediklerini içyağı ile gübreye, bazıları iş ve keyife ve duyduğuma göre bazıları da Tanrıya dönüştürürmüş. Şu halde, insanlar üç türlüdür: ben patron, bunların en kötülerinden değilim ama, en iyilerinden de değilim; ortadayım. Yediğim yemeği iş ve keyife dönüştürürüm. Yine iyi!”

Mutluluk: “Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup, bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık, ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı. Yalnız, bütün bunların, mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.”

Yine mutluluk: “Benim buradaki sevincim çok büyük. Çünkü çok çok basit şeylere seviniyorum. Sevincim, dayanıklı nesnelerden fışkırıyor: temiz hava, güneş, deniz ve kepekli ekmek. Akşamları önümde bağdaş kurup Türkler gibi oturan, ağzını açıp konuşarak dünyayı ferahlatan bir Denizci Sindbad var. Bazan, sözler yetmedi mi, ayağa fırlayıp rakseder; bazan raks yetmezse santurunu dizlerinin üstüne alır ve çalmaya başlar.”

Çalışmak: “Bir akşam bana: “Çalışırken benimle konuşma, kırılabilirim,” demişti. Kırılır mısın, Zorba? Neden” “Yine nedenini soruyorsun, küçük bir çocuk gibi. Sana nasıl anlatayım? İşime teslim olmuşum, tepeden tırnağa gerilmişim, kendisiyle savaştığım taşa, ya da kömüre, ya da santura perçinlenmişim. Ansızın bana dokunur, benimle konuşur da işimden alıkorsan, kırılabilirim. Ama sen nereden anlayacaksın!”

“Gündüzler, çalışmak içindir, dedi. Gündüz erkektir. Geceyse eğlence içindir. Gece kadındır. Birbirine karıştırmayalım!”

Tabi ki, kadınlar: “Allah, dedemin kemiklerini aziz etsin! dedi. Rahmetli dedem kadınlardan anlardı; kadınları çok severdi çünkü. Kadınlar canına okumuştu onun. «Hayır- duam üstüne olsun Aleksi,» derdi, «kadınlardan koru kendini! Allah kadını yaratmak için Adem’in kürek kemiğini çıkardığı zaman -o ana lanet olsun!- şeytan yılan oldu, hap diye kürek kemiğini kaptı ve kaçtı… Allah koşup onu yakaladı ama, elinden kaydı; yalnız boynuzları kaldı elinde. Allah dedi ki: ‘iyi hanım kaşıkla da iplik eğirir; ben de kadını şeytanın boynuzlarından yaparım.’ Yaptı ve bizi de şeytan aldı, Aleksi’m benim! Kadının neresine dokunursan şeytan boynuzudur; kendini koru oğlum! Cennet’in elmalarını da o çalıp koynuna soktu; şimdi de kahrolasıca, aşağı yukarı gezinip süzülüyor! Bu elmalardan yedin mi, hapı yuttun! Yemedin mi, yine hapı yuttun! Ne öğüt vereyim sana, be oğlum? Ne istersen onu yap!» Rahmetli dedem bana bunları söylerdi ama, ne gezer bende akıllanmak? Ben de onun yolunu tuttum ve Şeytan’a doğru yürüdüm!”

“Sana kadından söz eden kim? İyidir zavallılar, onları hor görme; erkeğin, kömür çıkarmak, kaleleri basmak, Allah’la konuşmak gibi erkekçe bir işi olmadığı zaman iyidirler. O zaman erkek, patlamamak için ne yapsın? Şarap içer, zar atar, kadın kucaklar ve bekler. Saatin gelmesini bekler… Gelirse…”

“Küçük çocukken kuyuya düşme tehlikesi geçirmiştim. Büyüyünce de ‘sonsuzluk’ sözcüğünün içine düşme tehlikesiyle karşılaştım ve birkaç başka sözcüğün içine daha: ‘aşk’, ‘umut’, ‘anayurt’ ve ‘Allah’. Her yıl kurtulup ilerlediğimi sanıyordum. İlerlemiyor, yalnızca sözcük değiştiriyor ve buna «kurtuluş» diyordum. Şu son zamanlarda da, tam iki yıldır ‘Buda’ sözcüğüne asıldım kaldım.”


“Zorba kahkahayı bastı.
— Ne makina şu insan be! İçine ekmek, şarap, balık, turp koyuyorsun; iç çekmeleri, gülüşler ve düşler çıkıyor. İmalâthane! Sanırım beynimizde konuşan bir sinema var.”

“Arslan bir şeyden korkar yalnız: Bitten. Bizi bitler yiyecek, patron!”


“Konuştukça kafasının içi alevleniyordu; gözleri kıvılcımlanıyor, şairin yaratma sırasındaki ateşli ânında olduğu gibi, yalanla gerçeğin birleştiği, birbiriyle kardeş kabul edildikleri yüksek bir ortama doğru yol alıyordu.”

“Bu dünyada iyi olan ne varsa, hepsi şeytanın icadıdır, dedi. Güzel kadın, ilkbahar, şarap… Bunları Şeytan icat etti; Allah da keşişleri, oruçları, adaçayını, çirkin kadınları yarattı. Yokolasıcalar!”

“Peki sen neden yazıp da, bize dünyanın bütün sırlarını anlatmıyorsun. Zorba?
— Neden mi? Çünkü ben, senin dediğin o bütün sırları yaşıyordum ve yazmaya vaktim yok da ondan. Bazan dünya, bazan kadın, bazan şarap, bazan santur… Onun için, şu saçmalar yumurtlayan kalemi ele alacak zamanım yok. Böylece de dünya kâğıt farelerinin ellerine kaldı; sırları yaşıyanların vakti yok; vakti olanlar ise sırları yaşamıyorlar. Anladın mı?”

“’Vatanım’ diyorsun… Kâğıtlarının sana söylediği, incir çekirdeğini bile doldurmayan o boş sözlere kulak asıyorsun… Sen beni dinle; vatan var oldukça insan canavar kalacaktır, evcilleşmez canavar… Ama, şükür Tanrı’ya, kurtuldum, geçti! Ya sen?”

“Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilirmisin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan, avara et ve korkma! Tanrı, baş şeytandan çok yarım şeytandan iğrenir!”

“İsa dirildi be oğlum! Eeh, senin gençliğin bende olmalıydı! Deniz, kadın, şarap ve bol iş! Nereye olsa burunüstü düşmelisin! İşe, şaraba, aşka burunüstü düş ve ne Tanrı’dan, ne de Şeytan’dan kork! Delikanlı bu demektir…”

Biraz sonra da kararını vererek konuştu:
— Bana söyleyebilir misin patron, dedi ve sesi sıcak gecenin içinde ciddi ve heyecanlı bir tonda yükseldi. Bütün bunların ne demek olduğunu bana söyleyebilir misin? Kim yaptı bunları? Neden yaptı? Ve hepsinin üstünde de şu var: (Zorba’nın sesi kızgınlık ve korku doluydu.) Neden ölüyoruz?
En basit, en bilinen şeyi sormuşlar da, açıklayamıyormuşum gibi utanarak karşılık verdim:
— Bilmiyorum, Zorba! Zorba, gözleri dolarak,
— Bilmiyorsun! dedi.
Bir gece, raks bilip bilmediğimi sorduğu, benim «bilmiyorum…» diye yanıtladığım zaman da aynı biçimde gözleri dolmuştu.
Biraz sustu, sonra birden parladı:
— Öyleyse, nedir okuduğun o külüstür kâğıtlar? Neden okuyorsun? Bunu söylemiyorlarsa, neyi söylüyorlar?
— Senin bu sorduklarını yanıtlayamayan insanın üzüntüsünü söylüyorlar Zorba! dedim.
Zorba zıvanadan çıkmış halde, ayağını taşlara vurarak,
— Üzüntünün içine tüküreyim! dedi. Birden bağırmamız üzerine papağan ayağa fırladı. Yardım istermiş gibi haykırdı:
— Kanavaro! Kanavaro!
Zorba kafese bir yumruk indirdi:
— Patla sen de! Sonra yine bana döndü :
— Ben senin, nereden gelip, nereye gittiğimizi söylemeni istiyorum. Bunca yıldır büyücülük kitapları üzerinde eriyip gittin; iki üç bin okka kâğıdı sıkmışsındır; nasıl bir su çıkardın acaba?”

“Zorba, başını salladı:
— Hayır, özgür değilsin, dedi. Senin bağlı bulunduğun ip, öbür insanlarınkinden biraz daha uzun; hepsi bu kadar! Senin patron, uzun ipin var, gidip geliyor, kendini özgür sanıyorsun. İpi koparmadın mıydı da…
Zorba’nın sözleri, içimdeki açık bir yaraya dokunup acıttıkları için inatla,
— Birgün koparacağım! dedim.
— Güç, patron, çok güç! Bunun için delilik gerek, delilik, duyuyor musun? Ya hep, ya hiç! Ama sende beyin var, ve seni bu yiyecek. Aklın bakkal senin, defter tutuyor, bu kadar verdim, bu kadar aldım; kâr şu kadar, zarar bu kadar diye yazıyor. Yani, iyi bir sahip, her işi sermiyor, her zaman arkayı kolluyor. Hayır, ipi koparmıyor rezil, onu sıkı sıkı elinde tutuyor, kaçırırsa mahvoldu demektir zavallı, mahvoldu demektir! Ama, ipi koparmadıkça, hayatın ne tadı vardır, söyler misin bana? Papatya papatyacıktır; rom değil ki dünyayı altüst etsin!”

“Hayatımda yaptım, yaptım, yaptım ve yine de az yaptım. Benim gibi adamların bin yıl yaşaması gerekirdi.”

Bu kadar fazla alıntıyı abartı olarak görmeyin lütfen zira Zorba bir romanın ötesinde, bir yaşam felsefesi. Hayatla ilgili bir çok ayrıntı hakkında yönlendirmeleri var. Güzel ye, güzel iç, güzel sev diyor. İnsanları birbirinden ayırt etme, sonunda herkes kurtlara yem olacak diyor ve insan öldürmenin karşısında duruyor. Türk’le Yunan aynıdır, ben sadece kalbe bakarım diyerek hümanizma dersi veriyor. Acılarla ilgili sorunları var, acı duyunca kendini dansa ve müziğe vererek üstesinden geliyor. Acıdığı zaman çok acıyor, mutluluk kamyonla geliyor. Öyle değişik bir tip Zorba. Tamamen okunması gerekiyor, ben kendim için yaptım alıntıları. Hanımların sevebileceği bir roman değil zira geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında, yani henüz kadınla erkek eşit değilken yazılmış. O yüzden kadınları irrite edecek söylemler çok fazla. Kitabı erkeklere tavsiye ediyorum.

Nikos Kazancakis yazmış Ahmet Angın çevirmiş, Can yayınları da basmış. 420 sayfa kadar. Elimdeki eski bir baskı, yıpranmışlığından belli oluyor zaten.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.