Sevgili dostum Nihat Karademir’in Korku ve Umut kitabı bilimsel bir eser niteliğinde. Uzun zamandır bu kadar ciddiyetle hazırlanmış, derli toplu, bilimsel disipline sahip, ayrıntılı bir araştırma okumamıştım. II. Abdülhamid dönemindeki Ermeni-Kürt ilişkileri üzerine yapılmış bu araştırma aslında ismiyle kendine haksızlık etmiş. II. Abdülhamid dönemine ait çok ayrıntılı bir fotoğraf vererek yüz yıldır gündemimizi meşgul eden Ermeni sorununu yüzlerce kaynaktan faydalanarak tüm ayrıntıları ile gözler önüne seren bir kaynak. Sadece Kürt-Ermeni ilişkileri değil, Osmanlı’nın son dönemine ait güzel bir çalışma.


Eser 1800’lerin başlarından 93 harbine kadar olan tarihi süreci anlatarak başlıyor. Bu dönemde Ermeni kilisesinin oldum olası bir “Ermeni Krallığı” idealini canlı tutmuş olduğunu öğreniyoruz. Böylelikle Ermeni sorununun temelleri atılmış oluyor. Batıdaki milliyetçilik akımları ise daha geç geliyor Kürt ve Ermenilere zira bulundukları yer Balkanlara oranla daha uzak. Ermenilerin Fransızlarla da ilginç bir ilişkisi var, Katolikliği bir kısım Ermenilere benimseten Fransızlar Katolik-Ermeni cemaati oluşmasına önayak oluyorlar ve birçok Ermeni bu vesileyle Fransa’da eğitim alıyor. İngiltere’nin daha sonra Rusya’yla birlikte bölgede etkin olma mücadelesinde rakiplerinden birisi de Fransa. 1840’ta Kürt emirlikleri kaldırılıyor. Bu zamana kadar Kürtler ve Ermeniler arasında Kürtlerin yöneten tarafta olduğu pozitif bir ilişki var. Tanzimat sonrasında Osmanlı, Reşit Paşa yönetiminde, merkeziyetçi bir yapıya dönmek için çabalamış, bu süreçte Kürtler kazanımlarını kaybetmiş, Ermenilerse kazanmıştır. Uzun yıllar Ermenilerle Kürtlerin ortak bir şekilde yaşamaları Tanzimat’tan sonra Kürtler aleyhine, Ermeniler lehine bozulunca bir düşmanlık başlamış. Kürtler, Ermenilerin topraklarına el koymuş, onara karşı cinayet, talan gibi suçlar işlemişler. 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Ermenilerin başkenti şikâyet yağmuruna tuttuğu görülüyor. Ermeni-Kürt gerilimi; Rus işgali sırasında Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapmasının da zeminini oluşturmuş. 19. Yüzyılda Ruslarla yapılan savaşlarda Ermeniler, Rusları desteklemiş. Askerlik ya da casusluk faaliyetlerinde bulunmuşlar. Bu durum Ermenilerin sadık tebaa olmasının bu tarihlerden itibaren geçerli olmadığını gösteriyor. 19 yüzyıl aynı zamanda Ermenilerin ticari manada gelişimlerinin de hızlandığı bir zaman dilimi olmuş. Ülke çapında ticaretin ve zanaatkârlığın çoğunlukla Ermenilerin elinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Türk ve Kürt unsurlar anlamadıkları bu işleri Ermenilere devrediyorlar bu süreçte. Yine aynı yüzyılda Ermenilerin eğitime büyük önem verdiklerini, kendi okullarında öğrencilerini eğittiklerini görüyoruz.


“İlk matbaalarını 1512 yılında Venedik’te kuran ve ilk matbu Ermenice kitabı burada yayınlayan Ermeniler, yarım asır sonra, 1567 yılında, İstanbul’daki ilk matbaalarını da kurdular. 1833 yılında ise Kudüs Patrikhanesi bir matbaa kurarak “Sion” adlı bir periyodik yayınlamaya başladı. Ermeni toplumu, 1567-1923 yılları arasında İstanbul’da 131, taşrada 63 matbaa kurdu ve bu matbaalarda yaklaşık 598 gazete ve dergi basıldı. Bazı kaynaklara göre 1870 yılında İstanbul’da Müslümanların sadece 8 gazetesi varken 150 bin Ermeni’nin 16 gazetesi bulunmaktaydı. 19. Yüzyılın sonlarında Ermeniler tarafından dünyanın farklı merkezlerinde yayınlanan gazete ve dergi sayısı 246’ydı. Bu sayı 20 yüzyılın başlarında 724’e yükseldi. Sadece 18505 yılına kadar olan dönemde İstanbul’da basılan Ermenice kitap sayısı ise 525’tir.”


93 Harbinde Ermeniler, Rus yanlısı davanmışlar, hatta birçok Ermeni gidip Rus ordusuna gönüllü yazılmış, Osmanlı’ya karşı savaşmış. Bu dönemlerde, yöredeki yerleşik Kürtlerin Rus-İran sınırında 6-7 bin Ermeni’yi öldürmesi haberi var fakat öldürülenler sivil mi asker mi anlaşılmıyor. Meclis-i Mebusan’da Ermeni mebuslar var, Kürtlere karşı Ermenilerin korunmasını istiyorlar. Ayestefanos anlaşması Ermenilerin ilk defa dile getirildiği bir anlaşma (vilayet- sitte) olmakla birlikte bir dönüm noktası niteliğinde. Ruslar Ermenilere sahip çıkarmış gibi görünüyorlar fakat asıl niyetleri Ermenilerin Osmanlı içinde sürekli bir karışıklık unsuru olarak kullanılabilmesi. 93 Harbinden sonra bölgede İngilizlerin menfaatleri için attıkları adımlar var. İngilizler bu tarihten sonra bölgede oldukça etkin bir rol oynuyorlar, Osmanlı’dan sürekli bölge için iyileştirmeler istiyorlar fakat 2. Abdülhamid’in politikaları çoğunlukla karşılarına çıkıyor. Bu dönemde Ruslar da, bölgede kurulacak bir Ermeni devletinin İngiltere’nin bir ileri karakolu olacağından endişe ederek Ermenilere karşı bir politika yürütüyorlar. Sultan Abdülhamid’in bu dönemde Ermenilere karşı bir politikası da isimlendirme ile alakalı. Ermeniler, Osmanlı toprağı üzerinde hiçbir vilayette çoğunluk olamamışlar. Hatırlarsınız, inkılap tarihinden, vilayeti sitte, altı vilayette Ermenilerin durumu gibi konuların Mondros ateşkes antlaşmasında kendine yer bulduğunu. Abdülhamid, ilgili bölgelerin Ermenistan olarak adlandırılmasına karşın yazışmalarda bu adlandırmanın kullanılmaması için kesin talimatlar veriyor, hatta bölgeyi Kürdüstan olarak adlandırıyor. Dönemin edebiyatında da Kürdistan adlandırmasına sıkça rastlanıyor. Yine bu dönemde yaşanan “Musa Bey Olayı” da Abdülhamid’in tavrını net bir şekilde ortaya koyuyor. Bir Kürt liderine yönlendirilen suçlamalara karşın sultan, ilgili Kürt beyini başkente çağırıp yargılatıyor. Yargılanma sonucu aklanan bu Musa Bey’i geri memleketi Muş’a gönderiyor. Batılı medyanın ve elçilerin tüm baskılarına rağmen adama ceza verdirmiyor.


1880’lerden itibaren yavaş yavaş Ermenilerin, dış kuvvetlerinden ümidini kestiklerini görüyoruz. Tam manasıyla kesmiyorlar fakat diğer Osmanlı azınlıklarına göre daha kısıtlı miktarda bir destek alacaklarını az çok anlıyorlar. Bu süreçte çeşitli örgütler kurarak kendi haklarını savunmak yoluna gidiyorlar. Örgütlerden en meşhurları Taşnak ve Hınçak. Benzeri yapılanmaların merkezi genelde Van, kısmen Erzurum oluyor. 1900’lerden itibaren de bu örgütlerin terörize olduklarını görüyoruz. Türkleri, Kürtleri ve kendileri ile işbirliği yapmayan Ermenileri hedefleyen bu örgütlenmeler işi Sultan Abdülhamid’e süikaste kadar vardırıyorlar. Bu dönemlerde Ermenilerin net olarak anladıkları bir şey de bölgedeki Kürt varlığının kendileri açısından önemi. Burada Kürtlere rağmen bağımsızlık Ermeniler için hayalden öteye gidemiyor.
1800’lerin sonlarından, 1894 yılından itibaren Ermeni isyanları, başta Sason isyanı olarak yaygınlaşmaya başlıyor. İstanbul’da yapılan gösteriler doğuda isyan olarak ortaya çıkıyor. Sason’da, bugün isyanda şehit olan komutanın adını alarak Süleymanlı olan Zeytun’da isyanlar çıkıyor. 1894-1896 arasında Kürt-Ermeni çatışmaları yoğunluk kazanıyor. Van, Erzurum, Bitlis, Muş, Antep, Maraş, Sivas, Urfa, Birecik, Diyarbakır, Harput, Sivas, Malatya ve Arapkir Ermeni nüfusunun yoğun olduğu ve çatışmaların yaşandığı bölgeler. Çatışmalarla ilgili muhtelif rivayetler var. Van, Erzurum, Diyarbakır, Urfa… vilayetlerinde değişik zamanlarda değişik çatışmalar olmuş ve her iki taraftan yüzlerce insan öldürülmüş. İngiliz kaynaklarına bakılınca çatışmaların Müslümanlar tarafından başlatıldığı, Osmanlı kaynaklarında da Ermeniler tarafından başlatıldığı yazıyor. Karademir, her iki tarafın da iddiaların tarafsızca aktarmış burada.


Sultan Abdülhamit’in bu dönemlerdeki politikası da dikkat çekici. Avrupa’daki toprakların elden gideceğini anlayan padişahın Anadolu’ya önem vermesi, Ermenilerin yaygın bir unsur olduklarını görerek bir Ermeni ayrılıkçı hareketinin Türkiye’yi paramparça edeceğini ileri görüşlülükle tespiti takdire şayan. Bu açında Sultan’ın siyasi dehasına da hak ettiği teveccühü göstermiş yazar Nihat Karademir. Dönemin hadiselerinden çeşitli örneklerle daha detaylı bir şekilde de Abdülhamid’in politikaları gözler önüne serilmiş. Ermeni ıslahatını desteklediği için sadrazam azledecek kadar titizlikle konuya yaklaşıyor Sultan. Bu dönemdeki Ermenilerin, Kürt kıskançlığı yaptığı çeşitli beyanları da aktarılmış kitabın 2. Abdülhamid politikalarını aktaran kısmında. Hamidiye Alaylarının kuruluşu da satranç tahtasının en değerli hamlelerinden birisi ayrıca. Herkesin Ermeni özgürlüğünü konuştuğu bir dönemde kurulan Hamidiye Alayları kuruldukları yerler açısından aynı zamanda bir iç politika enstrümanı olarak da kullanılmış. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Sultan 2. Abdülhamid’in Ermenilerle ilgili, saltanatı devrinde uyguladığı politikalar olmasa idi bugünün Türkiye coğrafyası çok farklı olabilirdi.


600 sayfaya yaklaşan bu hacimli eserle ilgili aldığım notlar bu kadar. Tabi ki ilgililerin satır satır okuması gereken bir eser. Kitap, uzunluğuna karşın çok kolay okunan-kendini okutan bir eser. Bütün ayrıntılar çok derli toplu bir şekilde ve kaynakçalarıyla sunulmuş okura. Türk Tarih Kurumu’nun eserlerini, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi’ni ve kurumun diğer kitaplarını anımsattı bana. Olayları taraf olarak değil, objektif bir şekilde vermesi çok önemli. Dönemle ilgili belki de her eser taranmış, İngiliz, Fransız, Osmanlı, Ermeni yüzlerce kaynaktan faydalanılmış. Nihat Karademir meslek olarak akademisyen olmadığı halde bu eseri bu kadar titizlikle hazırladığı için fazladan bir takdiri de hak ediyor. Çıra Yayınları tarafından basılan eser 2015 yılında çıkmış.