Ben de aynı şeyleri düşünüyorum aslında. Hayatın içerisinde, benim de hayatımın içerisinde, hepimizin hayatlarının içerisinde, bazen çok güldüğüm, eğlendiğim olaylar oluyor. Bazen üzülüyorum, deli gibi, kahroluyorum. Öykülerin birinde yazar, yaşlı bir kadın görüyor Paris’te, dilini bilmediği için zorlanarak derdini öğrenmek istiyor, yoldan birisini çevirip, sonunda öğreniyor derdini. Ben de yolda yürürken insanlar görüyorum, dertli dertli yürüyen insanlar. Aynı şeyleri ben de düşünüyorum. Kelimelere aktarabilsem ben de yazar olurum sanırım. Benim farkım, bu kadar güzel anlatamıyorum.


“Arturo Bandini, ben, büyük yazar, The American Mercury’de yayınlanmış tek bir öyküyle ve öykü Opera Binası’nın önünde durup içeri giren zenginleri seyrederken başarımın bir kanıtı olarak cebimde hep. Bazen kazayla bir kürk mantoya değebilmek için kalabalığın içinden sıyrılıyorum, oradan tesadüfen geçiyormuşum gibi, affedersiniz hanımefendi, ve sonra saatlerce onu düşünüyorum, nasıl biriydi acaba -yazacağım büyük romanın kahramanıydı belki, St. Paul’un bir kırmızı bir yeşil yanıp sönen neon tabelası yatağımı renklere boyarken konuşuyorum onunla.”


Aklından geçenleri kelimelere dönüştürebilmiş bir yazar, bana Oğuzcuğum Atay’ı anımsatan bir yazar. Tüm düşünceler, hayaller, söylenmek istenip yutkunulan sonra da unutulanlar. Hiçbirini unutmamış, hepsini de yazmış.


“Sürekli milyonlarca kilometre uzaklıktaki kadınlara âşık oluyorum. Bir tür uğursuzluk. Çok tuhaf. Çünkü kadınlara yakınlaştığımda gerçekten korkuya kapılırım. İki laf edemem, soluk almakta zorlanırım. Kekelerim, budala gibi davranırım. Dilim kurşun gibi ağırlaşır, ağzımın tabanında uykuya dalar. Kadın gittikten sonra uyanır ve gitmeden önce söylemem gereken şeyleri söyler.”


John Fante, İtalyan asıllı, Amerikalı yazar. Amerika’nın iki dünya savaşını ve ’29 krizini yaşamış. 1909 doğumlu. Harika bir gözlem yeteneği var. Fena halde dalga geçiyor fakat her şeyin gerçek olduğu düşüncesini de bir şekilde ispatlıyor okura. Göçmenler mesela, ne kadar komik insanlar, ne büyük trajediler yaşıyorlar. İtalyan göçmenler, Filipinliler, 2. Dünya savaşı sırasında Amerika’da olan Japonlar, hem de tam Pearl Harbor zamanlarında.


“Lazario, Filipin haklarının yılmaz savaşçısıydı, kuşkonmaz ülkesinden bir liderdi, kurşun yaralarıyla kanıtlayabilirdi bunu; Lazario, daha iyi konutlarda yaşamalarını sağlayan adam. Otuz beş yaşında bir ihtiyar, başı hâlâ dimdik ve ırkçı çetelerin sopa darbelerine rağmen hâlâ sağlam; Santa Clara’da erik, Solano’da pirinç, Alaska’da sombalığı, San Diego’da tonbalığı -Filipinli kardeşleriyle omuz omuza çalışmış ve acı çekmişti Lazario; üniversiteye gidip halkının arasında büyük bir adam sıfatını hak etmesine rağmen yüzü, Mingo’nun yüzü gibi, sonsuza dek San Joaquin güneşinin izlerini taşıyacaktı.”


“Geliyordu. Biliyordum geldiğini ve o gece yatağımda yatarken bazı şeyler gerçekleşmeye başladı. Alt katta ayak sesleri duydum. Tavan arasında birinin süründüğünü duydum. Ölü bir adamın yatağında yatıyordum, şiltede bir zamanlar onun bedenini taşıyan kıvrımı hissettim ve onun dünyada son gördüğü şey olan tavana baktım. Şilteyi ters çevirdim. Yastığı yatağın ayak tarafına koyup ters yattım. İşe yaramadı.”


“Mama, Cathy’nin tenceresini gazlı ocağın üzerine koyup ocağı yaktı. Cathy’nin tenceresi tencere değildi aslında, Cathy’ye de ait değildi ayrıca. Mama’nın kız kardeşi Cathy’nin ona kırk yıl önce düğün hediyesi olarak verdiği uzun saplı bir tavaydı ve o güne dek varlığını Cathy’nin tenceresi olarak sürdürmüştü. Mama’nın küçük evi bu şekilde tanımlanmış eşyalarla doluydu. Çünkü Mama Andrilli’nin fedakârlıklarla dolu hayatı ondan sahip olma duygusunu alıp götürmüştü. Onun etrafında yaşayan biri bir süre sonra evdeki her şeyin ödünç alınmış olduğu hissine kapılırdı.”


“Güzel değildi kanun adamı olmak. Kanun yaşlı insanlar içindi; annesi için, babası için, öğretmenleri için. Ona ne yapması, ne yemesi ve ne zaman yemesi gerektiğini söyleyenler için. Kanun seni yatağa yatırırdı, sabah yataktan kaldırırdı. Kanun yüzünü yıkatırdı, kulaklarına sabun bezi sokardı, seni okula ve kiliseye gönderirdi. Canını sıkıyordu kanun, karnını ağrıtıyordu, onurunu kırıyordu.”


“Ama herkes gibi bir başkasının acılarına kayıtsız bir biçimde ben de yürüyüp gittim ve akşamın sıcağında karşı kaldırıma geçtiğimde dur dedim kendime, bunu yapamazsın, onu o halde bırakıp gidemezsin, geri dön, ona yardım etmelisin. İyi de neden? Kimsenin umurunda değil, sana ne? Belki onunla ilgilenecek biri çıkar diye düşünüp beklemeye başladım, ama onunla ilgilenen tek şey küçük bir İskoç köpeği oldu, deriden bir tasması vardı ve kadının yanına gidip balık beyazı bileklerini kokladığında sahibesi kayışını çekip saygınlığa döndürdü onu.”


185 sayfalık incecik bir hikâye kitabı. Parantez Yayınları 2015 yılında basmış. Avi Pardo çevirisini yapmış. Yeni bir yazar keşfetme heyecanını bana yaşattıran, diğer tüm kitaplarını da bulup alayım hissini duyuran, insan duygularını bir sazın telleri gibi titretirken hepsini alaycı ve duygusal bir mizahla kundaklayan bu kitabın elime geçmesinde emeği olan herkese minnettarım.