John Fowles’le daha önce tanışmıştım. Yıllar önce Büyücü adlı kitabını alıp okuduğumu hatırlıyorum. Geçenlerde okuduğum bir kitabın (hangisiydi Allahım) önsözünde yazar Fowles’in “iyi bir uydurukçu” olduğunu yazmıştı, yeniden hatırladım. Başka romanlarını da okuyayım derken elime Koleksiyoncu geçti. Fowles’in ilk kitabıymış.


Kitapta birbirine taban tabana zıt iki karakter var. Av ve avcı, mahpus ve gardiyan, kaçıran ve kaçırılan, Fred ve Miranda. Bir kasabada basit bir işte çalışan normal bir adam ve onun asla ulaşamayacağı, güzel, kolejli, üst sınıf bir kızcağız. Sonra bir gün adamın talihi dönüyor ve bu talih dönüşü kız için talihsizlik oluyor. Çünkü delice aşıktır adam kıza ve cidden de delidir.


“Seninle konuşurken hiç çıkış olmadığı izlenimine kapılıyorum. Bundan da nefret ediyorum. Senin yüzünden. Her zaman benim inebileceğimden bir basamak aşağıda oluyorsun.”

“Sonradan öldürmek zorunda kalacağım bir kelebeğin kozasından çıkmasını seyrettiğimdekine benzer bir duyguya kapılmıştım. Yani, güzellik her zaman altüst eder; ne yapmak istediğini, ne yapması gerektiğini karıştırır insan.”

“Benim için her şey ya güzeldir ya da değildir. Anlayabiliyor musun? İyi ve kötü diye düşünmüyorum. Yalnızca güzel veya çirkin. İyi olan birçok şeyin çirkin, kötü olan birçok şeyin de güzel olduğu görüşündeyim.”

“Sıradan insan uygarlığın lanetidir.”

“Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nın gerçekte hükümeti pek fazla etkileme şansı olduğuna inanmıyorum. Göz önüne alınması gereken şeylerin ilki bu. Yine de bunu kendimize saygımızı korumak için, kendimize, erkek olsun kadın olsun her birimize ilgilendiğimizi kanıtlamak için yapıyoruz, kaygı duyduğumuz bu.”

“Slade’de sana kişiliği, genel olarak kişiliği, dışavurmayı öğretiyorlar. Ama çizgine veya resmine kişilik vermekte ne kadar yetenekli olursan ol, kendi kişiliğin dışavurmaya değmiyorsa, bu hiçbir işe yaramaz. Şans işi. Safi rastlantı.”

“O gün, G.P. bana, dürüst yoksullar parasız sonradan görmelerdir, demişti. Yoksulluk onları iyi niteliklere sahip olmaya ve para dışındaki şeylerle gurur duymaya zorlar. Ama servete konarlarsa, parayı ne yapacaklarını bilemezler. Bütün eski erdemleri unuturlar, zaten onlar da gerçek erdemler değildir ya, neyse. Tek erdemin daha çok para kazanmak ve harcamak olduğunu düşünürler. Paranın hiçbir anlam ifade etmediği insanların var olduğunu akıllarının ucundan bile geçiremezler. En güzel şeylerin parayla ilişkisiz olduğunu.”

Bir gün, kelebek koleksiyoncusu Fred, koleksiyonunun en değerli parçası olacak olan Miranda’yı kaçırıp uzak bir yerdeki bir mahzene kapatır. Kitap ikisinin arasında geçen olayları ve konuşmaları içeriyor bununla birlikte Miranda ile başka bir ressam G.P.’nin (kaçırılmadan önce) aralarında geçen diyaloglar da var. Birkaç alıntı yaptım yukarıda, detaya inersem kitabın tam özeti olacak o yüzden inmiyorum. John Fowles’in ilk kitabı Koleksiyoncu; Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlanmış. Tercümeyi Münir Göle yapmış. 300 sayfa civarında.