“Fark ettim ki, ilk kez, ne bir tarafım, ne öbür tarafım, sadece ben ve külsüz, dumansız yangınım, dört yapraklı yonca, botu otu veya ayçiçeği gibi, tek taştan oyulmuş mücevher gibi, yekpare, kendim ve bitarafım.”

Bu kitapla ilgili duygularımı bir müzik eşliğinde yazmam gerekiyor diye düşündüm. Nihayet buldum ve öyle başladım. “Seninle doğan güldür, ah bu gönül şarkıları.”

Kitaptaki Müzeyyen adı hep söylenen Müzeyyen, bir gönül şarkısında gibi, bir şiirde, bir gençlik masasındaymış gibi bu kitaba gelmiş oturmuş. Kitapta anlatıcının adı yok. Hep böyle olur zaten. Acı çekenlerin adı olmaz. Çektirenler hep kahramandır.

Anlatıcımız ruhunu bazen yanına alır, bazen almadan dolaşır. Kapıyı kilitlerken bir ses çıkar, tık diye. Sonra İstanbul’u gezer. Her yerde bir Müzeyyen. Bir hikâye başlayacaktır onda da Müzeyyen. Yarım kalacak bir hikâyenin yarım kalmış bir anlatıcısı.

Okumak lazım, sözle ifade mümkünsüz. İletişim Yayınları, İlhami Algör, 60 sahifecik.