Saint Exupery’nin Küçük Prens’i ilk yazdığında bin sayfaya yaklaşan bir eser oluşturduğunu sonra da fazlalıkları kırparak bildiğimiz Küçük Prens kitabını meydana getirdiğini duymuştum. Fazlalıkları atarak mükemmelliğe ulaşmış. Ünlü bir heykeltıraşın da bir röportajında benzeri bir ifadesini okumuştum. Taşı alıyor, fazlalıklarını atıyorum sadece demiş sanatçı. İnci de bende benzeri bir hissiyat oluşturdu: Fazlalıklar atılmış, geriye dünyanın en değerli incilerinden birisi kalmış.

Steinbeck ifade zenginliği ile birlikte mesaj da verebilen bir yazar. Zaten hayatını okuduğunuz zaman işçilerin ve köylülerin yaşadıkları zorluklara eserlerinde yer verdiğini görüyorsunuz. İnci’de ise mesaj biraz daha genel. İnsanların metalar uğruna yapabilecekleri zalimlikleri anlatıyor bu kitabında. Yüzlerce yıldır köylerinde yaşamlarını sürdüren Meksika’nın yerli halklarının hayatlarının istilacılar (ya da tarihlerin ifadesiyle kâşifler) tarafından nasıl değiştirildiği, onları nasıl bir kölelik sürecine soktukları ve kanlarını emdikleri aşikâr bir şekilde görülüyor kitapta. Hâlbuki Kino’nun ve Juana’nın hayatlarında maddenin ne kadar yeri var ki? Bir ezgiyle başlıyorlar güne ve başka başka ezgilerle devam ediyorlar. Hayatın türküsü, güneşin türküsü, denizin türküsü eşlik ediyor yaşamlarında. İstilacılar korkunun türküsünü kulaklarına mırıldanınca ürküp kaçıyorlar sonra yeni bir fırsatta yine mutluluğun türküsünü söylüyorlar. Hayatları bu derece basit.

“Kino, tanrıların kendi çabaları sonucu başarıya ulaşan kişiden er geç öç alacaklarını biliyordu.” Ne güzel şey metalaşmamış boş inançlara sahip olmak. Batılı olduk hepimiz, inançlarımızın hepsini rasyonel düşünmek uğruna yitirdik gittik. Metalaşmak uğruna benliğimizi yitirdik.

102 sayfalık bu kitapta bir inci, dünyanın belki en büyük en güzel incisini bulan yerli bir balıkçının başından geçenleri anlatmış John Steinbeck ve Tomris Uyar da harika bir şekilde çevirisini yapmış. Sel Yayıncılık da basmış.