Şu Yağmur Bir Yağsa

Hikâyelerin de kendine özgü bir müziği varmış bunu anladım. Öykü pek sevmem, nadirdir öykü okuyuşum. Kâmil Erdem de elime geçtiğinde bayağı bir direndim okumamak için. Başucumda haftalarca yatırdım. Ama elime her alışımda da o müziğin atmosferine giriverdim.

Öykü sevmeyişimin nedeni kopukluk. Birbiriyle bağlantısı olmayan hikâyeler aradığım süreklilik hissiyatını tattırmıyor bana. Şu Yağmur Bir Yağsa’da hikâyeler arasındaki geçişler sayesinde bu kopukluğu hissetmedim. Bakkal Semih’in yan rol oynadığı bir hikâyeden başrol oynadığı bir başka hikâyeye geçtikten sonra yine yan rollerde tanıdık tipleri aradım ve buldum. Bakkal Semih’i bile buldum. Hatta Kâmil Erdem’i buldum. Yazarın lise çağlarını, düşüncelerini ve aşklarını da buldum emekli olup deniz kıyısında yaptırdığı evini de buldum.

“Gidip arkadaki rafları gözden geçiriyorum. Kimseye satamadığım mallarla dolu bölmeleri. Arşimet manivelalarından isteyen olmadı. İnsanların dünyayı yerinden oynatmaya niyeti yok. Lületaşından yontulmuş Sisifos kayasını da uzun süre kimseye satamadım. Cihan Usta’nın arkadaşı felsefe öğretmeni Kemal Hoca deney yapmak için istedi, verdim, arabasının bagajına yükleyip İbradı’ya gitmiş, taşla bir tepeye tırmanmış ama taş geri yuvarlanıp Altınbeşik mağarasında kaybolmuş. O günden bu yana mahallede Sisifos Yiğiti diye anılıyor Kemal Hoca.”

Hikâyelerin de müziği varmış dedim ya. Şiirde ararım ben müziği. Bütün insanların bir yönüyle şair olduğuna ve eli kalem tutmuş her insanın bir tanecik de olsa şiir yazdığına inanıyorum. Şiiri benim gözümde güzel kılan ise müziğidir. Her şiirde var olan bir beste var sanki ve o besteyi güzel yapabilenler gerçekten şair sıfatını hak ediyor. İşte Kâmil Erdem’in hikâyelerini farklı kılan da hikayeye bu müziği yansıtabilmiş olması.

“Boğaz’dan geçen, kırmızıyla sınırlandırılmış siyaha boyalı düzen delisi anarşist şilepler olurdu ve ben böyle bir şilebe atlayıp sakallı, atletik, ıslanmış şişman koyunlar gibi bakan adamların ellerinde içki şişeleriyle dolandığı dünyanın öbür ucundaki adı az bilinen yoksul limanında sabaha karşı kör bir sisin bilinmezliğine inmeyi defalarca hayal etmiştim.”

143 sayfalık bir fırtınanın 2016 yılında çıktığını görüp şaşırıyorum. Yazar ’45 doğumlu. Yıllarca içinde biriktirmiş demek ki bu fırtınaları ve 70’li yaşlarına gelince de koyvermiş. Belki de başka yerlerde yıllar içerisinde yayınladığı öyküleri kitaplaştırmış kemal zamanında. Ne iyi etmiş. Sel Yayıncılık da ne iyi etmiş de yayınlamış. Ağzına, kalemine sağlık Kâmil Erdem.

“Ben, gök, deniz, ufuk, gurup, tan, mehtap, ay gibi şeylere muhtacım. İnancım budur. Bu inancımı geçen yaz annemin yorgancı Asım’a diktirdiği göbekli, mavi-mor taftadan yüzü, saten pamuklu astarı olan yün yorganın altına, huzur uykusuna yatırmak istiyorum, ki gürbüz ve gümrah olsun, şöyle ki, iyi, umutlu şeyler yazayım da, Cennetten kovulduktan sonra daha ertesi gün üşümeyi ve karın ağrısını tadan ve hemen yukarıya mızmızlanan Adem’in mirasçılarına, o mağrur, kibirli ama aynı zamanda pısırık baylara ve bayanlara ibret olsun, gayret gelsin.”

Bu şiir gibi kitabı şair dostum Rüzgar Azad’a hediye edeceğim. Şiirin bir müziği var, şair bir müzisyen, öykünün de bir müziği var demek ki öykücüyle şair meslektaş.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.