Bütün körler ayrı bir duyguyu, doktorun karısı da vicdanı mı temsil ediyordu acaba? Bu sorunun cevabını asla bilemeyeceğim sanırım. Belki Saramago ölmeden önce bir ropörtaj vermiştir, ben de sorunun yanıtını burada bulurum diye interneti taradım. Maalesef Portekizce bilmiyorum. Yılmadım, İngilizce aradım. Yazarla yapılan bir-iki röportaj buldum lakin burada da doktorun karısından bahsetmiyordu. Yine de bana öyle geliyor ki doktorun karısı vicdanı temsil ediyordu.

Körlük romanını midem bulanarak okudum. 360 sayfa boyunca midem bulandı. İnsanların bir bir körlüğe yakalanmaları midemi bulandırdı, sonrasında yaşadıkları daha fazla. Bazen mide bulantısıyla birlikte kalp atışlarımın hızlandığını da hissettim. Görme duyusu insanın insan olma –ya da olamama- yolculuğunda bir basamak. Gören insanların gerçekten gördüğünü kim iddia edebilir ki? Görmek dediğiniz bir duyu. Bu duyuyla hayata başlayanlar için olmazsa olmaz bir duyu, peki ya olmasaydı. Peki ya yüce Allah sonsuz kudretiyle bize başka bir duyu daha vermiş olsaydı. Yaşarken fazladan bir duyuya sahip olup sonradan onu yitirseydik ne hale gelirdik? Ya da en başından görme duyusuyla donatılmadan başlasaydık halimiz ne olurdu? Binlerce yıllık insanlık birikimini düşündüğümüz zaman insan denen varlığın görme olmaksızın bu kadar birikim yapamamış ve hatta varlığını sürdürememiş olması ihtimallerin en kuvvetlisi. Peki ya duygular? Duygularımızın görme ile ilintisi ne seviyede acaba?

“Zavallı annen ve zavallı baban, birbirinize yeniden kavuştuğunuzda, gözleriniz gibi gönlünüzün de körleşmiş olduğunu göreceksiniz, şimdiye kadar bizim içimizde yaşayan ya da bizi şimdiye kadar yaşatan ve bizi biz yapan duygulan gözlerimize borçluyuz, gözlerimiz görmeseydi bambaşka duygulara sahip olurduk, bu nasıl olurdu, duygularımız ne yönde değişirdi bunu bilemeyiz.”

Görme duyusunun yitmesiyle birlikte insanın temel değerleri de bir bir kayboluyor. Ahlaklar, erdemler, edep, utanma… aklınıza gelebilecek her türlü duygunun yok olup gidişine şahit oluyorsunuz. Sadece yaşamak, hayatı sürdürmek amaçlı bir güruha dönüşüyor tüm insanlar. Şimdi de öyle değil mi acaba? İnsan dediğimiz varlık aslında kör değil mi? Bir tane duygunun eksikliğiyle yaşamıyor muyuz? Her birimizin hayatlarımızın temeline koyduğu yegâne amaç: yaşamak. Ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun yaşamayı sürdürmek. Fakat yaşamak dediğimiz sanrı gün olup tükenmiyor mu? Bunun ayırdındayız, her Allah’ın günü aramızdan bazılarının yitip gidişini görüyoruz. Sıra yavaş yavaş bize doğru yaklaşıyor. Her ölümde ölenin biz olmadığımıza sevinerek sanki ölümsüz gibi daha bir aşkla sarılıyoruz yaşamaya. Fakat sonunda bitmeyecek mi bu rüya? Sonunda bu hayat sona ermeyecek mi? Bu nasıl bir körlüktür ki bitecek olan bir hayatta, biteceğini bile bile, her şeye rağmen bencilce ve dört elle sarılıyoruz yok olup gidecek olan tüm varlığımıza. Kendimize idealler uyduruyoruz, ideallere sebepler uyduruyoruz, bir saatten sonra sebeplerimiz ideallerimizin önüne geçmeye başlıyor. Daha azına tahammül bile edemediğimiz bir kazanma döngüsüne giriyoruz ve nihayetinde mezarlıkları dolduran da bizden başkası olmuyor. Mezarlıklarda bile uzun yıllar kalmak istiyoruz bir de iyi mi. Yüz sene sonra mezarlığın bile kalmıyor insan evladı, seni hatırlayan bile kalmıyor. Körsün işte, kör.

“Hiçbir tanık olmadığına göre, ayrıca olsaydı bile hiç kimse onları olup bitenleri anlatmak üzere bu mahkemeye tanık olarak çağırmayacağına göre, birinin çıkıp da olayların neden başka türlü değil de böyle geliştiğini nereden bildiğimizi sorması çok anlaşılır bir şey, ona vereceğimiz karşılığa gelince, tüm anlatıların evrenin yaratılış anlatısına benzediğini, o sırada kimsenin orada olmadığını, olaya kimsenin tanık olmadığını ama herkesin ne olup bittiğini bildiğini söyleyeceğiz.”

“Bu meydanda, dünyanın sonunun geldiği ilan ediliyordu, günahlarımızın cezasını çekerek huzura kavuşacağımız söyleniyor, yedinci günden, meleklerin yeryüzüne ineceğinden, evrenin parçalanıp dağılacağından, güneşin söneceğinden, kabile zihniyetinden, adamotunun özsuyundan, kaplanın çevresine yaydığı kokudan, maymunun erdeminden, rüzgârın disiplininden, aydedenin kokusundan, karanlıkların çağrısından, şeytan kovma ayinlerinin gücünden, topuğun bıraktığı izden, gülün çarmıha gerilmesinden, akkanın saflığından, kara kedinin kanından, gölgelerin uyuşukluğundan, bataklıkların başkaldırısından, yamyamlığın mantığından, acısız iğdiş etme yönteminden, göksel dövme yapımından, gönüllü körlükten, içbükey, dışbükey, düz, dikey, yatık, yoğun, yayınık, yırtıcı düşünceden, ses tellerinin alınmasından, sözün ölümünden söz ediliyordu.”

Hiçbir ismin ve çoğu noktalama işaretinin olmadığı 360 sayfalık Körlük yazarın ’95 yılında yayınladığı bir eser. Filmini de yapmışlar daha sonra fakat kaldırabileceğimi zannetmiyorum. Bunu bile zor kaldırdım zira. Yine de nur içinde yatsın Jose Saramago. Sağ olsun tercüme eden Aykut Derman ve yayınlayan Can Yayınları.