Esir Şehrin Mahpusu

Kâmil Bey’e kanım daha da bir ısındı bu kitapla birlikte. Esir Şehir Üçlemesi’nin ikinci kitabı olan Esir Şehrin Mahpusu Kâmil Bey’in hapishane günleriyle geçiyor. Birinci cildin sonunda başlayan mahpusluk günleri ikinci  ciltte de devam ediyor. Burada Kemal Tahir’in hapishane günlerinden bahsetmesem olmaz. Kemal Tahir 1938 yılından 1950 yılına kadar değişik cezaevlerinde mahpusluk çekmiş bir kalem. Kitabı okurken Kâmil Bey’in kişiliğinde yazarın biraz da kendisini anlattığını fark edebilirsiniz. Hapse düşmüş bir adam, hapse düşmüş okur-yazar bir adam. Burada bulunan toplumun her kesiminden suçlular. Daraltılmış bir dünyada hayat yaşamaya çalışan insanlar yalnız arada bir fark var. Burada kötülük de iyilik de fazla saklanmadan direk meydana çıkabiliyor. İnsanların ne oldukları, kim oldukları dış dünyaya göre daha aşikar. Kemal Tahir on iki sene yaşadığı hapishane ortamını o kadar iyi gözlemlemiş ve aktarmış ki, okurken kendinizi orada bulmanız, hapishane jargonuna benim de Kâmil Bey gibi aval aval bakmam gibi bakmanız işten bile değil. Galatasaray mezunu Kâmil Bey, Galatasaray’da bir dönem okumuş Kemal Tahir; hapse düşmüş Kâmil Bey, hayatının altın çağlarını hapiste geçirmiş Kemal Tahir; dışarıda eşini bırakmış Kâmil Bey ve Kemal Tahir diye gittikçe birbirine yaklaşan iki hayat çizgisi.

Kâmil Bey’i ikinci kitapta neden daha çok sevdiğimi de anlatayım. Hapishaneye düşmesinden itibaren itilip kakılmaya başlayan Osmanlı asilzadesi gerçek bir Türk tipini anlatıyor. Türk Milleti’ne has karakteristik bazı özelikler var. Yazarın bir önceki romanda Türk’ün ticaret konusunda yetenekli olmadığını nasıl yerinde bir tespitle okuyucuya aktardığından bahsetmiştim. Bu romanda da Türk’ün dünyaya ve dünya malına eyvallah etmemesini fakat bir kuru selama, bir hatıra nasıl kul köle olabileceğini basit bir olayla anlatmış yazar okuyucusuna. Cebinden parası alındığında, elinden ata yadigarı saati alındığında ses çıkarmayan Kâmil Bey, kendisine getirilen bir paket kurabiye için daha doğrusu o kurabiyenin hatırı için bir anda bütün dünyayı karşısına alabiliyor. İşte Türk budur. Dünya tarihine baktığınız zaman Türk Milleti’nin çeşitli “uygun” durumlarda menfaatlerini kollamadığını, fırsatları değerlendirmediğini sıcak koltuğumuza gömülü bir halde okuduğumuz tarih kitaplarından çıkarırız da dizlerimize vururuz “vah vah” diye. Amerika’yı biz keşfedeymişiz de altınları biz ele geçiresiymişiz de dünyayı biz sömüreymişiz. İyi de kardeşim senin genlerinde yok ki ezmek, yok etmek. Senin gönlün geniş. Bileğinin gücüyle alırsın, gönlünün genişliğiyle de idare edersin, yaptığın da yapacağın da bu. Türk tarihine bakın, en olmayacak zamanlarda kendisine sığınan birisini -ki bu birisi pek makbul olmasa da olur- savunmak uğruna tacından tahtından olan hanlarla doludur. Bu ne demek, senin Türk dediğin adam para için kılını kıpırdatmaz ama kendine sığınanı korumak için canını da verebilir demek.

Türk kimliği hakkında uzun süre düşündüm, uzun tarih okumaları yaptım. Kâmil Bey’in zatında da gözlemlediğim (Kemal Tahir’in gözlemlerinin izini sürerek tabi ki) kişinin aynısından tarih kitaplarında bolca var. Türk kimdir diye sorulduğunda ben tek cümleyle cevap veririm: Türk mazlumun yanında, zalimin karşısında olan insandır. Açın dünya tarihini okuyun. Mazlumun yanında olmanın, zalimin karşısında durmanın bir Türk icadı olduğunu göreceksiniz.

Sözü fazla uzatmadan  kitaba döneyim. Kemal Tahir’in üçlemesinin ikinci kitabı 342 sayfa. Üçüncü kitabı bir an önce okumalıyım isteği uyandırdığı gibi dimağınızda inanılmaz güzel de bir tat bırakıyor. İthaki Yayınları tarafından yayınlanmış. Nur içinde yatsın Kemal Tahir. 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Paylaş
Paylaş
Optimization WordPress Plugins & Solutions by W3 EDGE
%d blogcu bunu beğendi: