“Ya rabbim, ne kadar da zayıf yarattın bizleri, ölmek ne kolay.”

Önce söz vardı diye başlıyor Yuhanna’ya göre İncil. Saramago’ya göre ise bir tablonun tasviriyle başlıyor. Bu kitabı okumadan önce İncil’i hakkıyla okumuş olmak isterdim. Değişik vesilelerle elime geçen İncil’leri (Bir misyonerden hediye ya da bir başka misyonerin kargoyla yolladıkları) dini bir bağnazlıkla mı yoksa çocukluğumuzdan beri “tahrif edilmiş” oluşu kafamıza işlendiği için mi bilmiyorum sadece bir göz gezdirerek bir kenara attım şimdiye kadar.

Ahit, Tanrı ile insanlar arasında yapılan bir sözleşmeyi ifade ediyor. Eski Ahit, İsrailoğullarının Tanrı ile yaptıkları bir anlaşma. Böyle deyince insana bir garip geliyor. Kurban olduğum Allah yeryüzüne inmiş de insanlarla -ne gereği varsa- bir anlaşma yapmış gibi. Haddini bilmez insan, ne kadar da kibirli değil mi? Alemlerin Rabbi olan Allah’la ahit yaptığını zannediyor. Yeni Ahit de adından da belli olduğu gibi, anlaşmanın yenilenmiş hali. Yine tövbe haşa diyeyim. Allah insanlarla anlaşmış, anlaşma bozulmuş sonra da yenilenmiş anlaşma. İnsanlar ne kadar da kibirli değil mi?

“Sis o kadar yoğundu ki ne Tanrı’yı görebiliyordu ne de şeytanı.”

Kitap Hıristiyanlık tarihinin ana hatlarına, yani Hazreti İsa’nın doğumundan ölümüne kadar geçen süreyle ilgili sürecin ana hatlarına sadık kalıyor. Tabi ki efsanelerle örülü bir süreç bu. Yazar efsanelerin en çok söylenegelenlerini seçmiş olmalı. Olay örgüsünü araya bir “İnsan İsa” koyarak birleştirmiş Saramago.

Hikayenin başında Hazreti İsa’nın doğumu var. Annesi, babası olan normal bir çocuk. Olayları başlatan devrin hükümdarının rüyasında Beytüllahim’de doğacak bir çocuğun kendini tahtından ettiğini görmesi oluyor. Bilindik bir masaldır bu Hz. Musa kıssasından da benzerini biliyoruz. Babası Yusuf, bu katliamdan tüm çocukları kurtarabilecekken sadece kendi oğlunu kurtarma günahına giriyor ve tabi ki nasıl her günah babadan oğula geçtiyse, nasıl ki Adem’in günahını tüm Ademoğulları çektiyse ve çekmeye devam edecekse, Yusuf’un günahı da İsa’nın miras alacaklarının arasında yerini alıyor. İnsanoğlu hem kendi günahlarının hem de atalarının günahlarının bedelini ödüyor kısaca.

“Askerlerden biri, kaderi bölüp insanlar arasında pay ediyormuş gibi, mızrağıyla yere bir çizgi çekerken, diğeri şöyle dedi, İçimizden gelen kötülük yetmezmiş gibi, bir de gücü istismar edenler için kötülüğe araç olan biz, ne sefil varlıklarız.”

“Meryem ile İsa eve sırılsıklam vardılar, üstleri başları çamur içindeydi ve soğuktan titriyorlardı, çocukların keyfi beklenmedik biçimde yerindeydi, Yakup ve Lisya küçük kardeşlerine göz kulak olabilmişlerdi. Hava kararınca ev soğumuştu ama kendi başlarına ateş yakmayı becermiş, ateşin karşısında birbirlerine sokulup açlıklarını unutmuşlardı. Avluda ayak sesleri duyan Yakup, gidip kapıyı açtı. Annesiyle ağabeyi içeri girerken yağmur da içeri giriyordu, neredeyse evi su basacaktı. İsa içeri girip kapıyı kapattığında babalarının dönmeyeceğini anlayan çocuklar şaşkın, bakakaldı. Yakup’tan önce kimse konuşmadı, Babam nerede. Yer ıslak giysilerden damlayan suyu emiyordu, sessizliği bozan tek şey ocakta yanan odunun çıtırtısıydı. Çocuklar annelerine bakıyordu. Yakup soruyu tekrarladı, Babam nerede. Meryem cevap vermek için ağzını açtı, ama boğazı düğümlendi, İsa mecburen araya girdi, Babamız öldü, dedi, ve neden yaptığını bilmese de, mintanının altından, herhalde babasının öldüğünün kanıtı olan ıslak sandalları çıkarttı, Bunları geri getirdim. Büyük çocukların gözleri yaşardı, sandalları görmek hepsini sarsmıştı, sonra dul Meryem ve dokuz çocuğu hep birden gözyaşlarına boğuldu. Hangi birini teselli edeceğini bilemeyen Meryem dizlerinin üstüne çöktü kaldı, çok yorgundu, çocukları kadının etrafına toplandı. Bir aradaydılar, dip dibe, bir salkım üzüm gibi, ve bu salkımın gözyaşı denen renksiz şarabı salması için ezilmesine gerek yoktu.”

Ailenin babasını kaybetmesi de çocuk İsa’nın Tanrısıyla buluşacağı sürecin dönüm noktası oluyor.

“Bir gün İsa’ya soracaklar, Gerçek nedir, ama o cevap veremeyecek. Bugüne kadar cevapsız kalmış bir soru bu.”

“Köleler bize hizmet etmek için doğuyorsa, içlerini açıp kölelik içlerinde mi var görmek lazım, kralın da içini açıp krallık içinde mi var bakmalıyız, bir gün şeytanla karşılaşırsak ve içini açmamıza izin verirse, bahse girerim ki içinden Tanrı çıkacak, şaşıp kalacağız.”

Yazarın inceden inceye Hıristiyanlıkla ve genel olarak dinle alay ettiğini sezmek için bu yukarıdaki satırları okumamıza gerek yoktu. İncil’i baştan yazma gayreti bile baştan sona zındıklık olarak kabul edilebilir.

“Hepimiz aynı hamurdan yoğrulmuşuz, et, kemik, kan, deri ve ilik, gözyaşı ve terden ibaretiz, yine de bazılarımız korkak oluyor bazılarımız kahraman, bazılarımız sakin oluyor bazılarımız saldırgan.”

Romanın içinde aşk yok mu diye soranlar için güzel bir de aşk hikayesi var, İsa ile Mecdelli Meryem arasında geçen. “Ben senin kulakların ve dudaklarınım, dedi Mecdelli Meryem, bana ne söylersen söyle, kendine söylemiş olacaksın, çünkü ben senin içindeyim.” Bu kısmı gerçekten çok güzel. Kimse İsa’ya inanmazken, Tanrı’nın oğlu olduğuna, sevgilisi inanmak ya da inanmamak gibi bir kavramın sevgililer arasında olmayacağını söylüyor. Ne ütopik değil mi?

Sözü fazla uzatmadan nihayete geçeyim. Nihayet dediysem, okunmadan olmaz tabi ki. Matta, Yuhanna, Lukas, Markos İncillerine ve belki de var olan diğer İncillere bir tane daha eklemek istemiş Saramago. Efe Çakmak da çevirisini üstlenmiş. Bize de böyle bir roman okumak nasip olmuş bu vesileyle. Kırmızı Kedi Yayınları da basmış bu 370 sayfa civarındaki eser. Herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Daha söylenecek çok şey var ama din konusuna fazla girmemek gerekiyor büyüklerimizin dediği gibi.

“Toprak toprağa, küller küllere, toz toza, sonu olmayan başlayamaz, hiçbir şey başlamadan son bulmaz.”