Dünya Nimetleri

Anlatı diye adlandırılıyor böylesi metinler. Hilmi Yavuz’un böyle bir kitabı vardı Taormina diye. Sıkılarak okumuştum onu da, bunu da sıkılarak okudum ne yalan söyleyeyim. Şiir ama düzyazı gibi, düzyazı ama şiir gibi. 8 bölümden oluşan 200 sayfaya yakın bir kitap.

Yazarın şiirsel bir dille anlattığı uzunca bir zihin yolculuğu. Bazen Şark’ta Hafız’ın ya da Hayyam’ın izini sürüyor bazen batıda geçmiş medeniyetleri inceliyor. Bazen doğayla baş başa, bir köyde olup bitenleri izliyor. Bir köy evinde, bir üretimin beşiğinde oda oda dolaşıyor. Eski bir baskı, 60’lı yıllarda Varlık Yayınları tarafından basılmış. Bu eski baskı Varlık kitaplarından bahsedeyim yeri gelmişken. Eskiden, sahaflarda onlarcası bulunabiliyordu. Son zamanlarda azaldı gibi. Kaliteli bir seriydi, buldukça okuyasım geliyor her birini. Hepsi elimde olsa sıkıcı olur ama ara sıra böyle elime geçenler olunca beni mutlu ediyor.

Andre Gide’nin Türkiye düşünceleri çok iyi değil diye biliyorum. Hatta Bursa Ulu Cami’yi görene kadar Türkiye hakkında hiç olumlu bir şey konuşmamış/yazmamış diye biliyorum. Bir de Oscar Wilde muhabbeti. İşte o kadar. Alıntılarım aşağıdaki gibi:

“Hepimiz inanıyoruz: Tanrı’yı bulmamız gerek. Yazık ki biz onu buluncaya kadar dualarımızı nereye yönelteceğimizi bilmeyiz.”

 “Sonra, en sonunda insan onun, Bulunmaz’ın, her yerde, herhangi bir yerde olduğunu düşünür, sonra da gelişigüzel diz çöker.”

 “Bilge kişi, her şeye şaşan kişidir…”

 “Besinler!
Size bel bağlıyorum, besinler!
Doygunluklar, sizi arıyorum;
Siz yaz gülüşleri gibi güzelsiniz
Karşılığı şimdiden hazırlanmış
Bir arzum yok, biliyorum.
Her açlığım ödülünü bekliyor.
Besinler!
Size bel bağlıyorum, besinler!
Bütün uzayda sizi arıyorum,
Bütün arzularımın doygunlukları.”

 “Beni yarattığı için Tanrı’ya minnettar olamam, öyle ya, dünyaya gelmesem, yaratmadı diye kızamıyacaktım.”

“Acem harikası gibi bir bahçe; sana ondan söz ederken, onu hepsinden üstün tutuyormuşum gibi geliyor bana. Hâfız’ı okuyup onu düşünüyorum:
Şarap getirin bana,
Getirin de üstümü kirleteyim,
Öyle ya, ben aşktan sendeliyorum Bir de bana bilge diyorlar.”

“Güzel geleceği bekliyerek ihtişamlı gençliklerimizi eskitiyorduk, hiç bir zaman yeterince bitmez görünmüyordu oraya götüren yol, geniş adımlarla yürüyorduk üzerinde, yürürken çitlerin çiçeklerinden ısırıyorduk, ağzı bir bal tadıyla, pek tatlı bir acılıkla dolduruyorlardı.”

“Anlar! Anların varlığının ne güçte olduğunu anlıyacaksın, Myrtil! Çünkü hayatımızın her ânı yeri doldurulmaz bir şeydir; bazı bazı kendini yalnız onda toplamasını bil. İsteseydin, bilseydin, şu anda, yeryüzünde, Tanrı’nın önünde yalnız olurdun.”

“Çocuklar okuldan çıkıyorlar; hatırlıyorum. İnsanlar geçiyorlar, böyle geçmişlerdi. Güneş batıyordu; işte akşam; günün türküleri de sustu susacak…
Hepsi bu.
—Ama bundan bir şiir çıkarılmaz ki, dedi Angele.-.
—Öyleyse bırakalım, dedim.”

“Yorgunluktan bitmiş kervanların dönüşünü gördüm ben; develer meydanlara çökerlerdi; en sonunda indirilirdi yükleri. Kalın bezden denklerdi bunlar, içlerinde neler vardı, neler yoktu, bilinmezdi. Başka develer, bir çeşit tahterevanlar içinde gizlenmiş kadınlar taşırlardı. Başkaları çadırların öteberilerini taşır, çadırlar da akşam vakti, kullanılmak üzre açılırdı. – Uçsuz bucaksız çöldeki o muhteşem, o alabildiğine geniş yorgunluklar! Meydanlarda ateşler yanar, akşam yemekleri yenir.”

“Nathanael, at kitabımı; onunla yetinme. Senin gerçeğini bir başkasının bulabileceğini sanma; herşeyden çok, bundan utan. Yiyeceklerini ben hazırlasam, yemek için bir arzu duymazdın yatağını ben hazırlasam, uyumaya uykun olmazdı.”

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.