Yaralı Bilinç

Daryush Shayegan İranlı bir yazar, düşünür, akademisyen. Yazar, Yaralı Bilinç kitabını, “geri kalmış toplumların zihin çarpıklıkları üzerine bir deneme” olarak tanımlıyor. Batı’nın yükselişi ile birlikte Doğu toplumlarının daha doğrusu uygarlıklarının bu yükselişi önce fark etmemeleri, sonra görmezden gelmeleri ve nihayetinde peşinden koşturmalarını aşamalar halinde anlatıyor. Kitap bu aşamaları anlatan 4 ana bölümden oluşuyor. Çatlama, ontolojik uyumsuzluk, çarpıklıkların alanı ve toplumsal zemini.

Shayegan’a göre doğu uygarlıkları -ki bunları İslam, Çin-Uzakdoğu, Afrika ve Hint olarak ayırmakla birlikte Latin Amerika’yı da dahil edebiliriz- üç yüz yıldır tarihe ara vermiş durumdalar. Yazar bu durumu “tatil” olarak adlandırıyor. Avrupa’nın yavaş yavaş dünyayı ele geçirişi esnasında tamamen frene basan doğu yenilikten uzak bir kimliğe bürünmüştür. Yeniden ve yenilikten korktuğu için batı karşısında edilgenleşmiş, başka bir tabirle batının eline düşmüştür. Yenilikleri hem takip etmek istememiş, hem de imkansızlıklar yüzünden etmemiştir. Avrupa düşüncesini oluşturan metinleri bile kötü çevirilerden okuduğu için tam olarak anlayamamıştır. Sürekli bir kimlik kaybetme korkusu, çaresizlik ile dine sarılmış, geleneğe sarılmış ve bu sarılma dini ve geleneği de oluğundan farklı hale getirmiştir.

“Gerçek hep başka yerdedir. Gerçek bile değildir; çünkü gerçeklik diye bir şey olduğunu farz etsek bile katıksız ve basit bir yanılsamadır bu.” Bizim toplumumuzda da yaşandığı gibi Avrupa karşısındaki bu gerileme geçmişteki parlak günlere dönüş duygusu uyandırmıştır. Geçmişte her şeyin daha iyi olduğu, bu mağlubiyetin altında ezilmediğimiz zamanlara geri dönersek her şeyin daha iyi olacağı ve yeniden parlayacağımız düşüncesi köktenciliğe sebep olmuştur. Halbuki geçmişle bugün arasında olup bitenleri yok saymamız mümkün değil. Zamanın şartlarına göre şekil almamış bir düşünce şeklini, tüm zamanları söküp atarak yeniden gündeme getirmek toplumu ilerletmekten ziyade geriletecektir. Bedri Gencer Hoca’nın “İslam’da Modernleşme” adlı eserinde de Batı karşısında gerileyişin böyle bir düşünce şekli oluşturduğu anlatılmaktaydı. İki düşünür arasındaki fark, Bedri Hoca’nın çözümü geleneğe ve İslam’ın ana akımına  daha sıkı sarılmakta buluyor olmasıyken Shayegan’ın din düşüncesinin toplumsal olarak uygulama alanının bulmasının faydasız olacağı düşüncesi. Shayegan’a göre Batı dışı uygarlıklar geçmişin büyük anıtlarıdır ancak.

“Başka bir deyişle Hıristiyanlık bedenle olan ilişkisinde bir ayırma tavrı benimserken Budizm, Tantrizm biçimini alarak bedenle ruhun birleşmesinin doktrini olmuştur.”

“Bu temalarda iki eğilim ayırt edilir. Özeleştiri (geç kalış teması) ve Müslümanlar bu kadar çok yenilginin acısını yaşıyorlarsa bunun hakiki dini yozlaştırıp İslam’ı tersten giyilmiş bir kürke çevirmelerinden ötürü olduğu fikrini doğrulama çabası.”

“Yamalama iki karşıt yönde olabilir ama sonuçlar hemen hemen aynıdır. Ya eski bir içerik üzerine yeni (modern) bir söylemi yamalar ya da yeni bir zemin üzerine eski (geleneksel) bir söylem oturtur. İlk durumda Batılaşmayla karşı karşıyayızdır. (Modernliğin batıyla ilişkili olmasından ötürü), ikinci durumdaysa İslamileşmeyle bizi asıl ilgilendiren bu durumdur. Bu iki işlem karşıt gibi görünürler fakat çözüldükleri noktada birbirlerine benzerler. İkisi de aynı olguya yol açarlar: çarpıklık. Peki neden? Çünkü üzerine yeni veya eski söylem yamalanan zemin ne odur ne de öteki melezdir. Yani ikisinin karışımıdır ve daha o anda bir kırılma ve parazit alanı yaratır. İki durumda da sakatlanmış bir bakışla karşı karşıyayızdır. Tıpkı biçimleri bozan bir ayna karşısında olduğu gibi görüntü çarpık ve bozuktur. Yapılan yamanın doğası ister laik ister dinsel olsun pek önemli değildir, sonuç hep ikisinin arası olur. Ya söylem üzerine yamandığı zeminden ileride olacaktır ya da gecikmiş olacaktır. Ama hiçbir zaman gerçekliğe uygun olmayacaktır. Hele bu gerçekliğin de aynı ölçüde sakatlanmış olduğu hesaba katılırsa gerçeklik ne modernlerin onun hakkında yürüttükleri fikirlere uyacaktır ne de gelenekçilerin kafasındaki görüntüye. Uyum eksikliği iki durumda kendini hissettirecektir.”

Sanırım bu yukarıdaki alıntı kitabın içeriğiyle ilgili en bilgilendirici kısım oldu.

“Nihayet bu iki paradigmanın kesiştiği noktada her tür çarpıklığa şahit oldunduğunu ve çarpıklıkların da yamalama yöntemiyle iş gördüklerini ve bu yamaların da iki yüzü olduğunu görmüştük: Batılılaşma ve İslamileşme. Peki, bu epistemeler arası kavgada, sonunda ötekine yapısal olarak üstünlük sağlamayı başaran paradigma hangisidir? Kuşkusuz yeni paradigma yani en geniş anlamıyla modernlik, geleneğin sihirli içeriğinin geniş izlerini taşıyarak ağır basmaktadır. Yeryüzü ölçeğinde onu alttan alta yayan şebekeden dolayı, algılama aygıtının sinsi bir şekilde içselleştirdiği bu paradigma, istesek de istemesek de çoğu zaman da haberimiz olmadan bakışımızın a priori biçimi olmaktadır, başka bir deyişle, dünyayı algıladığımız gözlük haline gelmektedir. Bu paradigma önceden verili olarak hep buradadır.”

“Bunları yaparken din aklın oyununa gelmektedir: Batının karşısına dikileyim derken kendisi Batılaşmakta; dünyayı manevileştireyim derken kendisi kutsallıktan uzaklaşmakta; ve tarihi reddedeyim derken bütünüyle tarihe gömülmektedir.”

Kitap İslam batı karşılaştırmaları ile devam ediyor. Bütün düşünceleri buraya aktaramayacağım, Doğu uygarlıklarının Batı karşısındaki mağlubiyetlerini bir günah keçisinin sırtına yükleme ihtiyacı, köklere dönme çabaları, elitlerin eğilimleri gibi değişik konularla devam ediyor eser. 191 sayfalık bu eserin çevirisini Haldun Bayrı yapmış, Metis Yayınlarından çıkmış.

 

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Optimization WordPress Plugins & Solutions by W3 EDGE
%d blogcu bunu beğendi: