Dilenciye yaklaşan kişi bir genç kız ya da henüz bir çocuk, işinden çıkmış bir memur ya da esnaf ya da çocuğuyla dolaşmakta olan bir anne ya da baba. Elindeki bozuk parayı o mendile ya da kutuya bırakana kadar ayrı bir yol alış var, bıraktıktan sonra ayrı. Kendinden emin bir tavırla yaklaşır, bozuk parayı kutuya atar ardından mutluluğun yüze -başka mutlulukların yüze yansımasından çok farklı bir mutlulukla- yansımasıyla oradan ayrılır. O bozuk para o insanın içinde biriktirmiş olduğu tüm kötülükleri, tüm sorun ve sıkıntıları, tüm günahları temsil ediyordur sanki. O paranın oraya bırakılmasıyla tüm kötülükler de gitmiş oluyor. Yüzdeki gülümsemenin sırrı da bu.

O bozuk paranın sebep olduğu gülümseme incelemeye değer. Mona Lisa gülümsemesinin sırrı gibi bir şey var. Da Vinci bunu incelemiş olsa bir resim de sadaka sonrası insan gülümsemesi olarak ortaya çıkabilirdi. Bilim insanları için de inceleme konusu olur. Sadaka vermeye giden insanın tansiyonu ve kalp atışları ölçülebilir örneğin. Sadaka verdikten sonra bir daha ölçülür, aradaki farktan ne makaleler çıkarır bilim insanları. O gülümseme yok mu o gülümseme. O kıvanma yok mu o kıvanma…

Arada bir tane bozuk paralık küçük ve yine bir tane bozuk paralık koskoca bir uçurum var. O bozuk para verenin üstünlüğünü, alanın acizliğini temsil ediyor. Veren, bozuk parayı vererek alanın durumuna düşmemiş olduğunu tescilliyor. Üstünlüğünü ifade ederek kendine olan güvenini bir adım daha öteye götürüyor. O gülümsemenin asıl anlamı da bu. Parayı veren parayı aslında kendisine veriyor. Yirmi beş kuruşa kendine güvenini satın alıyor. Yirmi beş kuruşa üstünlüğünü satın alıyor. Yirmi beş kuruş dilenmiyor olmanın karşılığı. Dilencinin konumu da bu durumu destekliyor. Veren ayaktayken alan oturuyor. Birisi yüksekte, diğeri alçak. Alternatifi düşünülemez bile. Birisi otomobilinin içinde diğeri yaya. Bu üstünlüğün mührü de o yirmi beş kuruş.

Sadaka verme mutluluğunu yivli tüfeklere benzetiyorum. Başlangıç noktası çok büyük olmasa da etkisi oldukça geniş. Bir yirmi beş kuruşun karşıdaki insana faydası ne olabilir ki. Çeyrek ekmek ancak. Fakat ardında bıraktığı iz veren açısından o kadar fazla ki. Sanki dünyayı bağışlamış karşıdakine. Ona öyle bir para vermiş ki artık bir ay dilenmesine gerek yok. Evinin ihtiyacını görsün, bol bol yesin içsin harcasın. Hatta yatırım yapsın, kendisine iş kursun. Dilenmek ne kadar ayıp bir şey bu işleri bıraksın. Aynen bunlar düşünülmüyor olsa da yüzdeki gülümsemenin tekabül ettiği mutluluk bu. Ancak bu kadar büyük bir iyilik bu kadar mutlu edebilmeli insanı. Bu kadar büyük bir iyilik etmiş olsa bu kadar mutlu olacak mı o da ayrı bir tartışma konusu.

Sadaka veren insanların kıvancını gördüm. O kadar kendinden emin bir mutlulukla dönüyorlardı ki hayatlarına. O kadar rahatlamış bir gülümsemeleri vardı ki, yazmadan edemedim. Dünyada insanların el açan ve bozuk para atan olarak ikiye ayrılmasının tek sebebi doğmuş oldukları yer ve aile. Kendi seçimi olmayan şeylerin bu kadar kıvandırdığı insanlara ne kadar yazık.