Daha başkanlık sistemini doğru düzgün konuşmamışken şimdi de laiklik konuşmaya başladık. Bizim ülkemizde maalesef hep böyle oluyor. Memleketin ayarları ile ilgili çok önemli hadiseler fazla enine uzununa konuşulup düşünülmeden, jakoben bir tavırla gerçekleştiriliyor. Başkanlık sistemine şöyle bir değinildi, halk bu fikre alıştırıldı, bir anda da karşımıza sistemle ilgili referandum çıkacak ve onaylayacağız. Sistemin nasıl olacağı, ne şekilde işleyeceği konusunda fikirlerimiz sistem hâlihazırda işlerken meydana çıkacak, öncesinde değil.

Başkanlık sisteminden burada size bahsetmiştim. Başkanlık sisteminin bizim gibi ülkeler için gerekli olduğundan fakat bu gerekliliğin bütün güçleri kendisinde toplayan bir “başkan” sistemi değil de demokrasinin ruhuna uygun olarak tam bağımsız bir parlamentonun yasaları yaptığı, tam bağımsız bir başkan ve teknokratlar kurulunun yürütmeyi uyguladığı, şunun hâkimi bunun savcısı diye adlandırılmayan, atama ve maaşlarına kadar tam bağımsız olan bir yargı ve bunlara ilave olarak günümüzde önemleri “kuvvetler ayrılığı” prensibinin tartışıldığı dönemlere göre çok artmış olan medya ve sivil toplum kuruluşları için ayrı düzenlemelerin olduğu bir sistemle sağlanabileceğini söylemiştim. Bu düzenleme medyanın tam bağımsız oluşu, medya patron ve çalışanlarının kamunun içinde bürokrat ya da ihale alan firma ya da milletvekili ya da akla gelen herhangi bir şekilde olmayışı ile sağlanabilir. Sivil toplum kuruluşlarının seslerini daha etkin bir şekilde duyurabilecekleri ve karar mekanizmalarına etki edebilecekleri platformlar oluşturabilir. Maalesef bizim tartışmalarımız sayın cumhurbaşkanımızın başkan olup olmayacağı düzleminden daha öteye gidemedi. Şimdi laiklik için de aynı şeyler olacak. Bir süre sonra bakacaksınız ki hakikaten yeni anayasa oylanmış ve laiklik bu anayasada kendine yer bulamamış.

Laiklik bu ülkede birçok huzursuzluğa yol açmış bir kavram. Kavramın huzursuzluğu ise dar ya da geniş yorumlanmış olmasından geçiyor. Bize okullarda tekerleme gibi öğretilen: “Din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması” kavramın dar yorumlanmasıydı. Başörtülü kadınların kamusal alanlara dahi sokulmamasından namaz kılan gençlerin askeri okullara girememesine kadar yüzlerce örneği ise laikliğin geniş manada yorumlanmasına örnek verebiliriz. Ben iki tane yazdım, acısını çekenler yüzlere çıkabilirler. Laik bir ülkede diyanet işleriyle ilgili bir başkanlığın bulunması ise hadisenin trajikomik boyutu.

Bunları bir kenara bırakırsak, laiklik olmadan nasıl yaşayacağımız konusunda bir fikrimiz yok. Laikliğin yerine ne koyacağımızı konuşmadan laikliği kaldıralım diye çığlık atıyoruz. Laiklik dediğiniz bir kavramdır, bir yaşama şeklidir. Biz bu kavramın geniş manada yorumunu son yıllarda epey daralttık. Şimdi komple kaldıracağımız zaman yerine ne koyacağız. Tersi bir şekilde “Türkiye’nin dini İslâm’dır” mı diyeceğiz yoksa “Bu konulara hiç girmeyelim” diyerek zikretmeyecek miyiz? Bu konulara hiç girmemek, suya sabuna dokunmamak iyi, güzel de memleketin resmi dini İslâm’dır dersek biraz sorumluluk altına girmiş olmaz mıyız? Din (dinden kastım tabi ki İslâm) (haşa) çocuk oyuncağı değil. Devletin dini İslâm’dır dedikten sonra dinin emrettiği kuralları uygulayıp uygulamama gibi bir sorunla karşı karşıya kalacağız bu sefer de.

Bu yola girdikten sonra yine bir yol ayrımı ile karşı karşıya kalıyoruz. Dinin emrettiği kurallar nedir? Kime göre ve neye göre dinin kurallarını uygulayacağız. Değişik akımların binlerce değişik fikri oluşmuş geçtiğimiz 1400 yıl içerisinde. Kur’ân’ı temel alıp ardından sünnet metinleri olan hadis kitapları ardından da âlimlerin icmâ ettikleri hususları alarak kendimize yeni bir kodeks mi oluşturacağız yoksa sadece Kur’ân ayetlerini birer ikişer yeni anayasaya serpiştirecek miyiz?

Burada da bir yol ayrımı ile karşı karşıya kalıyoruz maalesef. Bu saydığımız yıllar boyunca insanlar kendilerini kitaba (Kur’ân’a) uyduracaklarına kitabı kendilerine uydurmaya çalışmış ve böyle yorumlamışlar. Biz İslâm dinini mi kendimize uyduracağız yoksa tüm müesseselerimizle İslâm’a mı uyacağız? Mesela devletin dini İslâm olunca tüm bankaları kaldırıp faiz sistemine sırt çevirebilecek miyiz? Yoksa adı İslâm altı boş diğer İslâm ülkeleri gibi dini mi kendimize uydurmaya çalışacağız?

Olayı daha da çetrefilleştirmek istemem fakat aklıma onlarca değişik İslâm yorumu geliyor. Mezhepler, meşrepler, tarikatlar, cemaatler. Bunların hepsinin kafasında bir İslâm yorumu var ve kimisi yekdiğerini kınayarak kimisi kâfir ilan ederek hayatlarını sürdürüyorlar. İslâm’dan bahsederken nasıl bir konsensüs oluşacak acaba? Kimin dediği olacak?

Bunların hepsi benim laiklik ve kaldırılması ile ilgili aklıma ilk gelenler oldu. Detaya inildiği zaman bunlardan başka daha bir nice sorunun varlığı ortaya çıkacak. Din (haşa) oyuncak değil ve kafanıza göre her yerde adını kullanamazsınız. Yukarıda bahsettiğim geniş manada laiklik yorumu, çok şükür artık ülkemizde zulme sebebiyet vermiyor ya da kalıntıları az kaldı. Dar manada laiklik yorumu olan din işi devlet işi birbirinden ayrıdır diyerek din ilmine hiç girmeden din konusunda, dini yaşama ve açıklama konusunda insanların hürriyetlerine daha fazla vurgu yapsak hakkımızda daha hayırlı olacak kanaatindeyim.