Aşkınlığa el koyup onu donuklaştıran dogmalar…

Roger Garaudy’nin adını belki de 2012 yılında vefat ettiğinde duymuşsunuzdur belki de duymadınız. 2012 yılında Garaudy İslam’la şereflenişinin otuzuncu yılını yaşıyordu. Hayatının ise doksan dokuzuncu yılı. Bir ömre sığan onca şeyden, siyasetten (Fransız milletvekili, senatör), akademisyenlikten sonra İslam’la tanışan yazar bundan sonraki hayatında İslam üzerine araştırma yaparak eserler yayınlıyor. İslam’ın Vadettikleri de bunlardan birisi. Garaudy’nin düşünceleri, sonradan Müslüman olduğu için önemli benim için. Nihayetinde sonradan iman eden, atalarının dinine karşı duran bir insan. Bizler gibi doğuştan Müslüman olmadığı için bakış açısının bizlerden farklı olduğu muhakkak. Bu bakış açısının bizlerim de fikir hazinemize yeni şeyler katması beklenir.

İslam’ın Vadettikleri 1983 yılında yazılmış. Yazarın Müslüman olduktan sonra ilk yazdığı eserlerden biri, belki de ilki. İslam dünyası ile Batı’nın karşılaştırılması üzerine kurulu bir kitap. Batı dünyasının Grek-Romen ve Yahudi-Hıristiyan dünyasının miraslarıyla kurulduğu iddiasına karşı “Üçüncü Mirasın” reddedildiği savıyla çıkıyor. Üçüncü miras, İslam’ın mirasıdır ve inkâr edilemez bir şekilde bugünkü anlamda Batı’nın kuruluşunun temelinde İslam’ın öğrettikleri vardır. Bu kuruluşu kutsamıyor Garaudy. İslam’ın öğrettiklerine çok fazla sırtını yaslasa da İslam’ın Vahdet fikrini diğer ilmi gelişmeleri gibi taklit etmeyen Batı dünyası “iki milyon seneden bu yana, nice oluşumlar ve fedakârlık pahasına kurulmuş olan bir insanlık destanını altüst etmeye muktedir” diyor.

“Mülkiyete gelince: Bütün mülk sadece Allah’ın olduğuna ve her insan, çalışması neticesinde ancak bu mülkiyetin kullanım hakkından yararlanabileceğine göre, Kuran’ın ve Hz. Peygamberin ortaya koydukları mülkiyet anlayışı batılı ve burjuva mülkiyet anlayışının tamamen zıddıdır.”

“Genel iradenin, parlamentolar ve partiler yoluyla temsil edilmesine dair canlı, tarihi misaller, iktidarın bütünü temsil etmesi için bir gruba devredilmesinin gülünç bir demokrasiden başka bir şey olmadığını açıkça göstermiştir; çünkü halkın bu şekilde iktidara katılması, hayal ve aldatmacadan başka bir şey değildir” diyerek bugünkü manasıyla demokrasiyi yine Vahdet kavramına dayanarak eleştiriyor. Batılı manada demokrasi de ferdiyetçiliği ifade ettiği sürece insana aykırı, adalet anlayışı da yine ferdiyetçi Roma Hukuku’nu temel aldığı için sakattır demek istiyor yazar.

“Oysa cihad savaş anlamına gelmez (bunun için başka bir kelime vardır: harp) fakat, Allah yolunda gösterilen gayreti ifade eder.” Kuran’ı Kerim bu konuda tamamen açıktır: ‘Dinde zorlama yoktur’ ifadeleriyle İslam dininin “kılıç dini” “kavga dini” olarak gösterilmesine eleştiri sunuyor yazar. Kitap boyunca İslam mirasının reddedilmesini eleştirdiği gibi İslam’ın sürekli farklı tanıtılmasına da kızgınlığını ifade ederek doğru olanları göstermeye çalışıyor. Cihad aslında insanın bencilliğini yenmeye yönelik bir aksiyon olduğunu, insanın basit zevklerden kendisini kurtarmasıyla ancak başarılı olabileceğini, bu basit zevklerin putlaştırılmasının küfre bir yol açtığını anlatıyor.

İslam ve Batı karşılaştırmasında, İslam’ı şiddet dini olarak gösterenlere karşı da tarihin büyük Hıristiyan eliyle yapılmış katliamlarını örnek gösteriyor Garaudy, Kudüs katliamı, Amerikalıların yerlileri katletmeleri ve uzunca bir liste. Aksi şekilde İslam’ın dini yaymak için savaşılmasını reddettiğinden bahsediyor.

Sufilerden ve tasavvuftan da sıkça bahsediyor yazar eseri boyunca. Meşhur tasavvuf şairlerini de çok okuduğu belli oluyor. Sufilerin temel prensibini oluşturan şu söz dikkat çekici: “Hiçbir şeye sahip değillerdir ve hiçbir şey tarafından sahip olunmamışlardır.” Bir de çalmak tabiri ilginç: “Çalmak, ihtiyaç duyulan şeyi almak değil fakat ihtiyaç duyulmayan şeyi lüzumsuz yere toplamaktır…”

“…ne zaman ictihad kapısının kapandığı ilan edilmişse yani, her türlü yorum teşebbüsü dine aykırı gösterilmişse İslam kültür ve siyasetinin durgunluğuna hatta gerilemesine şahit olunmuştur.”

“Mesela halifelik, ancak Bizans veya Sasani mutlakıyet rejimlerinin taklit edilmesiyle verasete dayanan bir hanedanlığa dönüşmüştür.”

“Millet, Batı’ya has bir hastalık, İslam cemaatinin sömürgeciler tarafından parçalanmasının uğursuz ve öldürücü bir mirasıdır.”

“Gerçekte gelişmiş ülkeler ve az gelişmiş ülkeler diye bir şey yoktur, fakat hasta ve aldatılmış ülkeler vardır. Bir kısmı büyümelerinden dolayı hastadır. (Kitabın başka bir yerinde yazar İslam’ın iktisadi olarak büyümeyi değil dengeyi öngördüğünü söylüyor). Diğerleri ise Batı’da yetişmiş ve geleceklerinin hasta ülkelerin geçmişinde ve onların elitleri tarafından yürütülen bu intihar sayılabilecek bu büyüme hayaliyle aldatılmışlardır.”

“O halde Batı’nın büyümesinin bir anomi, tarihi patolojik bir fenomen olduğunun bilincine ne zaman varılacaktır?”

“İlim kendinden başka bir gayeye sahip değilse ve diğer bütün değerlerinden zararına olarak gelişmesine imkân verilmişse ölçüsüzlükten başka bir şey değildir. Bu biçimsiz gelişme hayattan kopmuş bir bilginin aşırı gelişmesi; aşk, estetik yaratma, hayatın gayeleri üzerine tefekkür, tabiatla ve insanlarla olan ilişkilerimizde denge ve ahenge duyulan sade arzu gibi insanın diğer medeniyetlerin ve onların ilim ve tekniklerinin gelişmesinin ölçüldüğünün iddia edildiği bir model olarak kabul edilemez.”

“El-Memun 815’te Bağdat’ta Beyt-ül Hikme’yi kurdu. Bu kültür yuvasında bir milyon eser mevcuttu. 891 yılında bir seyyah şehirde yüzden fazla halk kütüphanesinin bulunduğunu ifade etmiştir.”

“Gerçekten de Dekart’la birlikte ilmimiz prensip olarak insanı ve öncelikle onun temel boyutu olan aşkınlığı tanımaz olmuştur.”

“Müslümanlar her şeyden önce tavizsiz bir şekilde aşkınlığı savunmuşlardır ki bu da ilimler açısından şu iki anlamı ifade eder: 1- İlim ve teknikler büyüme ve iktidar gayelerinden üstün gayelere sadece tabiatın bir parçası olmayan bir insan ve cemiyetin gayelerinden üstün gayelerle yönetilmelidir. 2- Aklın sebepten sebebe ve sebepten neticeye inen işleyiş şeklinden farklı bir işleyiş şekli vardır. Bu da gayeden gayeye basit gayelerden daha yüce gayelere yükselen ve asla nihayete varmadan kendi dışında kalan her şeye bir anlam veren yüce bir birliği hedef alan bir aklın işleyişidir.”

“Büyük gerileme dış sebeplere bağlıdır. İslam’ın iki nur kaynağı doğuda Bağdat, batıda Kurtuba istilacılar tarafından söndürülmüştür. 1258’de Moğollar Bağdat’ı ele geçirirler 1236’da Kurtuba Kastilya krallarının eline geçer ve böylece parlayışı da sona erer. Gerek felsefe gerekse İslam kültürünün bütün diğer sahaları bakımında gerilemesinin dâhili sebebi ise yaratıcı geliştirmeye gösterilen karşı çıkmadır.”

“O halde bir cemiyette özel ilişkilerde dini en dar kalıpları içinde tut, sosyal hayatta ise çılgınca tüketim tarzından işbölümüne hiyerarşisine ve medeni cemiyeti siyasi cemiyetten ayıran ferdiyetçiliğine varıncaya kadar batının tüm müesseselerini adapte etmekten daha kötü bir düalizm var mıdır. Batıda büyüme dediğimiz şey evren açısından az gelişmişliğin büyümesinden daha başka bir şey değildir. Çünkü birkaç ülkenin büyümesi ancak dünyanın dörtte üçünün maddi ve insani kaynaklarının yağma edilmesiyle mümkündür.”

“Açlıktan silahlanmaya batıdaki hayatın anlam ve gayesini yitirmesinden fertlerin gurupların ülke içinde şiddet ve baskı hareketlerine başvurmasına varıncaya kadar yaşadığımız dünyadaki problemlerin tümünde batı modeli büyüme yatmaktadır. Bu modem giderek daha hızlı faydalı faydasız zararlı ve hatta öldürücü nasıl olursa olsun üretmekten ve sonra da reklam ve pazarlama ile fakat daha çok sosyal eşitsizliklere yol açan iğrenç bir şekilde rekabete başvurarak herkesi bu üretilen şeyleri tüketmeye zorlamaktan ibarettir. Yine bu model batıya mutluluk ve gelişmenin hayat seviyesi ve tüketilen maddelerin miktarlarıyla eşdeğer olduğuna inandırmıştır. Böylece o içinde bulundukları sefahatten kurtulup düşlerinin gerçekleştiğini görmeleri için dünyadaki açların kafalarına bu yolla girmelerinin mümkün ve hatta zaruri bile olduğu kuruntusunu iyice sokmak amacıyla onların sefalet ve düşlerini istismar etmektedir.”

Kitabın basımını Pınar Yayınları yapmış. Elimde 2004 yılına ait 7. Baskı var. Umarım sonraki baskılarda yazım hatalarını düzeltmişlerdir çünkü okunmaya engel olacak kadar çoktu neredeyse. 232 sayfalık bu müthiş eser okuduktan sonra neden daha önce okumamışım duygusu uyandırıyor inşada. Allah Rahmet eylesin Roger abimize. Mekanı cennet olsun.