“Tarihçiler genellikle 1680’ler ve 1690’lardaki Osmanlı yenilgilerini imparatorluğun tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul eder. Ancak Küçük Buzul Çağı’nın bundaki rolünün farkına varanlar çok azdır.”

Sam White Osmanlı tarihine ve kırılma noktalarına alışık olmadığımız bir pencereden bakmış: İklim. Şimdiye kadar Osmanlı tarihi okurken hep duraklamanın ve yıkılmanın sebeplerini kötü yönetim, bireysel hatalar, çıkar çatışmaları gibi yerlerde aradık. Sam White’ın Osmanlı’da İsyan İklimi (The Climate of Rebellion in The Early Modern Ottoman Empire) kitabı şimdiye kadar düşündüklerimizi yerinden oynatacak düzeyde mantıklı sebepler sunuyor bize Osmanlı’nın yıkılışıyla alakalı. Alıntılarım biraz uzun olacağından yayınevi bilgisi ve çeviren teşekkürünü öne alıyorum. Alfa Yayınları’ndan çıkan kitap için çeviri teşekkürünü Nurettin Elhüseyni’ye sunuyoruz. Kitap uzun bir kaynakçayla birlikte 471 sayfa.

16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünün zirvesinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir gidişin zirvesi aynı zamanda bir dönüşün de başlangıcıdır. Osmanlı’nın zirvesini de yıkılış sürecinin başlangıcı olarak kabul edebiliriz. Kitaba göre Osmanlı İmparatorluğu’nu zirveye götüren sistemleri olmuş. Sistem çok kuvvetli ama fazlasıyla kırılgan. Burada iaşecilik sistemi dediğimiz sistemle ilgili yazarın görüşlerine bir bakalım:

“Osmanlı iaşeciliğinin özünde yatan şeyi bizatihi devletçilik değil, sadece önemli kaynakları edinmeye ve dağıtmaya dönük farklı bir yaklaşımdı. Hayati kamusal işlevler söz konusu olduğunda Osmanlı yöneticilerinin malları gerek duyulan anda ve yerde sunacak denetimsiz bir piyasaya pek güvenleri yoktu. Dahası, üretimi artırmak ya da yeniliği teşvik etmek amacıyla (sonucu her zaman kesin olmasa da, yeniliğin istenir olduğu durumlarda bile) fiyatları piyasaya bırakmaya ilgileri çok azdı. Ya da yok denecek düzeydeydi. Onlara göre, bir malın pahalılaşmasına izin vermek üreticilerin daha fazla üretim yapmasını teşvik etmezdi; sadece onları vurgunculuğa yöneltir ve tüketiciler zarar verirdi. Benzer şekilde, daha yüksek bir fiyatla bile olsa, Hristiyanlara mal ihraç etmek kaynaklara dönük sıfır-toplamlı bir çekişmeye zemin hazırlamayı getirirdi. Osmanlı tüccarlarının böyle bir ticaret karşılığında elde edebileceği külçe sırf mal bedeli değil, daha ziyade vurguncularla dolap çevirerek elde edilmiş gayrimeşru kazanç sayılırdı. Kimi zaman Venedik’te fiyatların yakındaki Osmanlı Yunanistan’ına nazaran iki hatta üç katına çıktığı olurdu. Ama padişah tahılların ya da diğer temel malların satışına sadece özel durumlarda izin verirdi. Bu yola gidildiğinde de karar Hristiyan milletlere ekonomik olduğu kadar stratejik saiklerle verilmiş bir hibe gibi sunulurdu. Geniş anlamda belirtmek gerekirse, Osmanlı idarecileri üretimin genellikle fiyatların en yüksek ya da pazarların en geniş düzeye ulaştığı durumlarda değil devletin adalet ile hakkaniyet için en iyi koşulları yarattığı ve imalatçıların gerekli malzemeleri rahatça edinmesini sağladığı durumlarda gelişeceği varsayımından hareket ederlerdi.”

Osmanlı iaşeciliği hakkaniyetin sağlandığı bir sistem olarak imparatorluk sınırlarında düzeni sağladığı gibi ayrıntılarla da sistem destekleniyor. Devletin kritik kaynaklarla ilgili bir programı var. Bu kaynakların en temel olanları kereste, tahıl ve koyun olarak sayılıyor. Koyunun da burada kritik bir önemi var. Kuyruğu, dönem seyyahlarını şaşırtacak büyüklükte olan Osmanlı koyunu imparatorluğun et, süt ürünleri ve yağ ihtiyacını çok iyi bir şekilde temin ediyor. Saray mutfağına yılda 70.000 koyun girdiğini notlarına eklemiş yazar. Ordu mevcudu 100.000 civarında askerden oluşurken donanma mevcudu da 50.000 civarında. Ordunun ihtiyaçlarının sağlanması savaş durumlarında eyaletlerden gelen koyun ve tahılın iyi bir şekilde organize edilmesiyle sağlanıyor. Sistem çok iyi olmasına rağmen daha önce de dediğim gibi çok kırılgan. En ufak bir darbede sarsılabilir ve basit sarsıntılar belki kolayca toparlanır ama şimdi okuyacağınız gibi kuvvetli bir sarsıntı Osmanlı’nın temelinde patlayan bir bomba etkisi yaratmış.

“Osmanlı padişahları uyruklarını kabaca “sürü” anlamına gelen reaya ibaresiyle anardı. Halkını elverişli araziyi sürmeye ve ürünlerin büyük kısmını elde etmeye çalışan bir merkezi idare için bu birçok bakımdan uygun bir mecazdı.”

“Osmanlı yöneticilerinin devraldığı geleneksel İslam kavramı “adalet dairesi” uyarınca, köylüler padişaha ve ordusuna gelir sağlamakla, buna karşılık onlar da köylülere güvenlik ve adalet sağlamakla yükümlüydü.”

Osmanlı bir tarım imparatorluğu. Sistemin yapıtaşını müstakil tarım ailesi oluşturuyor. Bu aile bir çiftle sürülebilecek (60 dönüm civarı) çift dediğimiz alanı işleyerek bu alandan ürün sağlıyor.

Machiel Kiel’in Boeotia üzerine araştırması şu sonuca varır: “1516’da hemen her köylü bir çift sahibiydi. 1580’de ise köylülerin sadece dörtte biri çift sahibiyken, topraksız köylülerden oluşan tam bir sınıf ortaya çıkmıştı”

Çiftler imparatorluğa buğday sağlıyor, aşiretler koyun sağlıyor. Tımar sistemi sayesinde düzen korunuyor. Kaynakların etkin bir şekilde eyaletler arasında aktarımı söz konusu. Ordu, tımar sisteminin sağladığı askerler ve paralı askerlerden müteşekkil. Yükseliş döneminde kritik yeri olan akıncı birlikleri artık yok, onun yerine profesyonel ordu var. Gücünün zirvesinde bir dünya imparatorluğu ara sıra değişik hadiselerle sarsılsa da yoluna devam ediyor. Nüfus da bu refah ortamının neticesi olarak artıyor. 1500’lerin sonlarına yaklaşırken Osmanlı nüfusu 35 milyon civarında. Buraya bir mim koyalım, 1800’erin ortalarına gelindiğinde nüfusun 32 milyon civarında olduğunu görüyoruz. Demek ki arada olup bitenler, iki yüzyıl boyunca yaşananlar bir nüfus kırımına sebep olmuş.

Kitabın temel argümanı 1500’lü yılların sonlarında başlayan kıtlıkların tüm bozulmaların esas sebebi olduğu. Osmanlı’yı yıkan tüm sebepler, bildiğimiz tüm sebepler aslında iklim değişikliğinin yanında daha düşük önemdeki sebeplerdir. 1590 yılına gelene kadar da değişik tarihlerde, bölgesel ve kısa süreli kuraklıklar, kıtlıklar, çekirge istilaları, salgın hastalıklarla karşılaşılıyor fakat sistemin düzenliliği karşısında bir şekilde üstesinden gelinebilen hadiseler bunlar. 1590’lardaki uzun süreli bir kuraklık sistemin çarklarını tamamen yerlerinden oynatıyor ve uzun süreli kıtlıklar, isyanlar, salgın hastalıklar, açlıklarla boğuşmaya başlıyor imparatorluk. 1800’lere gelindiğindeyse yukarıda dediğim gibi artık iş işten geçmiş, atı alan aydınlanma çağını başlatmıştır. Konuyla ilgili kitaptan bazı satırları aktarıyorum:

“16. yüzyılın son on yılında, Küçük Buzul Çağı’nın sert soğuğu ve son altı yüzyılın en uzun Doğu Akdeniz kuraklığı emsali görülmemiş kıtlığı ve can kaybını getirdi. Merkezi idare Hasburglarla süregelen bir savaşı destekleyecek kaynaklar için uyruklarını sıkıştırmaya devam ederken Orta Anadolu’da patlak veren bir başkaldırı yani Celali isyanı imparatorluğu zorlu bir krize sürükledi. Sonraki yüzyılda yeni iklim felaketleri, göçer istilaları, kırsal güvensizlik ve topraktan kaçış, kısır bir demografik ve tarımsal daralma döngüsünü harekete geçirdi. Umut verici bazı yeni adımlara karşın, imparatorluk yüzyılı aşkın bir süre boyunca krizi tam atlatamayarak 19. Yüzyıla hala gevşek yönetimli ve seyrek nüfuslu olarak girdi.”

“Sistemin bozulması içkin aksaklıklardan ziyade, kimsenin önüne geçemeyeceği ekolojik baskıların ve doğal afetlerin sonucuydu.”

“Dönemin vakanüvislerinden Mustafa Ali’nin Künhü’l Ahbar eserinde gördüğümüz üzere, hayvanlar arasında 1591’de veya 1592’de baş gösteren büyük bir salgın zamanla bütün imparatorluğu sardı.”

“Tuna yine birkaç kış art arda dondu. Ocak 1597’de ve Mart 1599’da askerle buz üzerinde yürüdü; 1600-1601 ve 1602-1603 kışlarında ordular kağnıları ve topları Macaristan’ın donmuş nehirlerinin üzerinden sürükleyerek geçirdi. 1603-1604’te Sırbistan’daki başka bir sert kışta, Belgrad civarından geçen nehirler buz tuttu. Nehirlerin donmadığı dönemlerdeyse taşkınlar yaşandı. 1597 sonbaharında şiddetli yağmurların etkisiyle gürül gürül akan Tuna köprüleri yıktı.”

“İstanbul 1592’de ve ardından 1595’te iki ağır salgınla karşılaştı.”

“Anadolu’da temel gıda fiyatları 1595-1604 arasında aşağı yukarı üçe katlandı; buğday ve koyun fiyatı 1608’de beş katına çıktı.”

“Küçük Buzul Çağı 1607-1608 kışında en kötü evresine girdi.”

“Padişahın tırmanan savaş giderlerine çözüm bulmaya yönelik gözü kara bir girişimle o yıl gümüş sikkenin değerini yaklaşık %45 oranında düşürmesi, istikrarsızlık yaratıcı enflasyonun kıvılcımını tutuşturdu ve asker maaşlarını neredeyse yarı yarıya azalttı. Girişim, hizmetlerinin karşılığını arazi gelirleriyle alan sipahileri pek etkilemedi; ancak nakit maaş alan yeniçerileri ve diğer seçkin askerleri kızdırdı. Dört yıl daha süren sıkıntılar, gecikmeli maaş ödemeleri ve para istikrarsızlığından sonra 1589’da yeniçeriler Osmanlı padişahına karşı ilk kez başkaldırdı.”

“Ne var ki, Osmanlıların savaş için tekrar yola düştüğü 1593’te, imparatorluğu neredeyse yıkımın eşiğine getirecek olaylar zinciri artık başlamıştı.”

Görüldüğü gibi ekolojik hadiseler Osmanlı’nın zembereğini boşaltmış. Olay örgüsü artık iklim düzelse de düzelmeyecek şekilde imparatorluğu çöküşe doğru götürmeye başlıyor bu dönemde. Yazarın Osmanlı koyunuyla (Karaman’ın koyunu) ilgili ve tabi Karaman eyaleti ile ilgili aktardıklarına da bir bakalım:

Dahası, hikâyemizin kritik anlarında dramın önde gelen figürlerinin (Küçük Buzul Çağı, tedarik, padişahlar ve savaş) bile daha da beklenmedik bir şeyle gölgede bırakıldığını göreceğiz: Osmanlı koyunu.”

“Karaman’ın tarihi klasik Osmanlı imparatorluk ekolojisindeki en sıkıntılı zaafları göz önüne serer. Eyaletteki koşullar 16. Yüzyıl sonlarında en iyi yaklaşımla zorlu, en kötü yaklaşımla tehlikeli sayılırdı. Nüfus baskısı eyaletin zaten zayıf ekolojik kapasitesini aşındırmıştı. Basit tarımsal teknikler ve verimi düşük, yarı kurak ekili alanlar eyaleti en ufak iklim dalgalanmalarından etkilenmeye açık hale getirmişti. Karayla çevrili bu bölge hâlâ canlı hayvan sağlamak zorundaydı; ama zor zamanlarda dışarıdan gelen tahılla iaşe açığını kapatamayacak kadar ücraydı. Yoksulluk ve topraksızlık kırsal kesim boyunca kasabalara ve şehirlere göç eden çaresiz insanlardan oluşan istikrarsız bir sınıf doğurmuştu. Kuşaklar geçmesine rağmen, Karamanlı bağımsızlık ve direniş geleneği derinlerde varlığını sürdürüyordu. Bu etkenlerin hepsi Küçük Buzul Çağı’nda isyan ve krizin patlak vermesiyle bir araya gelecekti.”

“Derken 1593’te merkezi idare Balkanlar’ın ve Anadolu’nun geniş kesimlerinde koyun kesimini düpedüz yasakladı ve insanlara koyun yerine keçi eti yemeyi emretti.”

Muhacirler ve göç dalgaları da bugün Suriye’den Türkiye’ye akan insanları hatırlatıyor insana.

“Büyük kuraklıkla gelen kıtlık ve şiddet kırsal kesimden bir muhacir akınına yol açtı.”

“Sonuç olarak kırsal kesimindeki halk daha iyi bir yaşam umudundan ziyade, bir şiddet ile belirsizlik çağında yiyecek ve güvenlik arayışının etkisiyle yıllarca kasabalar ile şehirlere akın etmeyi sürdürdü. Oralara vardıklarındaysa ekonomik çalkantıyla, gittikçe kötüleşen konut ve altyapı koşullarıyla, bir sürü endemik ve salgın hastalıkla karşılaştı. Göçerlerin istilasında olduğu gibi, şehirlere kaçış Osmanlı ekolojisi açısından sonraki yüzyıllarda bölgeyi değiştirecek daha can alıcı dönüşümlerden birini yansıtmaktaydı. Bu kez yöneliş daha örtüktü; ancak etkisi imparatorluğa her geçen yıl yük getirerek, aynı ölçüde köklü olduğu ortaya çıkan bir nüfus erimesine yol açtı. 19. yüzyıla varıldığında, bölge nüfusunun ve tarımının toparlanmasını ciddi biçimde geciktiren bir sonuçla, kırdan şehre göç yüzünden muhtemelen milyonlarca Osmanlı yaşamını yitirmiş durumdaydı.”

Bu amaçsız topluluk Celali isyanı dediğimiz isyan hareketlerini de başlatan kimseleri oluşturdular ve sarsılan imparatorluk için bir handikabı da bunlar oluşturdular.

“Bu arada topraksızlık, enflasyon ve işsizlik çaresiz ve potansiyel olarak tehlikeli insanlardan oluşan yeni bir sınıf doğurdu.”

“Celali İsyanı’nın (1596-1610), Timur İstilasından I. Dünya Savaşına kadar Osmanlı tarihindeki en kötü kriz olduğu söylenebilir. Halk arasında yaygın bir çaresizlik ve hoşnutsuzluk dalgasından yararlanan paralı asker elebaşlarının topladığı asi ordular, on yılı aşkın bir süre eyaletleri yağmalayarak ve merkezi idareye kafa tutarak imparatorluğun geniş kesimlerini harabeye çevirdi. Aynı dönemde Küçük Buzul Çağı’nın devam eden hava olayları emsali görülmemiş bir kaçışı, kıtlığı ve can kaybını getirdi.”

“Osmanlı uzmanları şiddetin yaygınlaşmasında iş sosyal ve siyasal etkenlere odaklanma eğilimindedirler. Oysa daha önce gördüğümüz üzere, emsali görülmemiş kuraklık ve kıtlık, ayrıca dikkatlerin savaşa yoğunlaşması en berbat karışıklıkları açıklayabilir. Dahası zamanlama buna kusursuzca uyduğu gibi, 1570’lerin ve 1580’lerin daha az çarpıcı olaylarıyla paralellikler genellikle bu açıklamayı destekler niteliktedir.”

Genç Osman vakasını da bahsettiğimiz iklim kaynaklı olayların neticelerine bağlıyor yazar:

“Kapsamlı hedeflerle girişilen büyük çaplı bir sefer çarçabuk yozlaşarak, Hotin kalesine yönelik sonuçsuz bir kuşatmaya saplanıp kaldı. Sonbahara doğru Osmanlı kuvvetleri belirgin bir kazanım elde edemeden geri çekilmek zorunda kaldı; Hazine-i Amire, tahıl ambarları ve padişahın itibarı açısından muazzam bir kayıptı bu.”

“İngiliz sefiri 9 Mayıs’ta “baştaki padişahın peşinde koştuğu düşlerin ve hayallerin, kurduğu fantastik tasarıların hayra alamet olmadığı söyleniyor burada; her kesimden insan hoşnutsuz, hatta isyana yatkın görünüyor” diye bildirdi.”

“Kazak baskınları 1624 yazında İstanbul Boğazı’na kadar ulaştı ve birkaç kıyı köyünün yağmalanması payitahtta panik yarattı. Saldırıların Karadeniz’deki tedariki de alt üst etmesi, payitahtta mal sıkıntılarını ağırlaştırdı. Buna 1625 yazında doğal afetlerin eklenmesi durumu daha vahim hale getirdi. Mayıs’ta şehri sarsan bir depremi Haziran ve Temmuz’da şiddetli fırtınalar izledi. Payitahtta veba salgını çıktı ve başka bir hastalık kırsal kesimde koyunu kırdı. Ağustos’a varıldığında “yığınla insanın şehirden kaçmasına” rağmen, anlatılanlara göre İstanbul’da her gün binlerce kişi öldü.”

“Daha da kötüsü insanlar her felaketin ardından kavgaya tutuşarak belki de kıtlığın yol açtığından daha büyük kayıpla birbirlerini yok ettiler.”

“Su sorunuyla bağlantılı bir kriz şehirlerin sağlık önlemlerinde ortaya çıktı. Erken modern çağ Avrupa’sının dillere destan pisliğine alışkın batılı seyyahlar bile Osmanlı kasabaları ile şehirlerindeki koşullar karşısında bazen şoka uğradılar.”

Kitap benim için tamamen yeni bilgilerle dolu. Okuduğum sürede kime bahsettiysem hayretle karşılandı kitabın iklim temelli Osmanlı çözülüşü argümanı ve Küçük Buzul Çağı. Benim dikkatimi çeken bir nokta da yazarın Anadolu’da yaşayan insanların milliyetleriyle ilgili söyledikleri. Yazara göre Türkler Orta Asya’dan dillerini ve hayvancılıklarını Anadolu’ya getirdiler fakat demografik açıdan bakıldığı zaman Anadolu’daki Türk oranı yoğurttaki maya oranı kadar bir şey kalıyor. Hititler döneminden beri varlığını sürdüren ve bukalemun gibi her ortama uyum sağlayan bir halktan oluşuyormuş Anadolu:

“Benzer şekilde ulusal efsane ne derse desin şimdiki Türkiye halkı fiziksel bakımdan ortaçağdaki Türki aşiretlerin soyundan gelmemektedir. Anadolu üzerine genetik araştırmalar nüfus bileşiminin binlerce yıl oldukça kararlı kaldığını ve İç Asya mirasından çok az iz taşıdığını gösterir. İstilacıların konuştuğu Türkçe ve hayvancılığa dayalı yaşam tarzı, biyolojik nüfustan çok daha hızlı yayıldı. Göçer çobanların yerleşik çiftçiler karşısındaki düşük demografik yoğunluğundan dolayı göçerler Bizans İmparatorluğu’nun zayıfladığı yıllarda güçlerinin ve etkilerinin doruğa çıkmasına karşın, muhtemelen küçük bir azınlık olarak kaldılar.”

Birkaç ilginç anekdotu da paylaşayım sizlerle ve bu uzunca kitap tanıtımını sona erdireyim. Gerçekten düşüncelerinizi değiştirecek, değişik bir çalışma olmuş.

“19. yüzyılda karantina kurumunun ortaya çıkışına kadar Osmanlılar İran’la kesin bir sınır bile belirlemiş değildi, bu tedbir de sadece hastalıkların yayılmasını önlemeye yönelikti.”

“Bazı Amerikan bitkilerinin ve hayvanlarının kullanılışı Portekiz’den Hindistan’a geçtikten sonra Umman Denizi veya alternatif olarak doğrudan Kuzey Afrika üzerinden Türkiye’ye, Balkanlar’a, nihayet İtalya ve Fransa’ya varan dolambaçlı bir yolla yayılmış olabilir. Bu dolambaçlı yok Amerikan darısının İtalyancada granoturco (Türk Tahılı), Türkçede ise “mısır” adını alışını, benzer şekilde Amerika’nın evcilleştirilmiş bir kuşunun Türkiye’de hindi diye anılırken İngilizceye turkey adıyla geçişini açıklayabilir.”

“Öte yandan, vergi düzenindeki değişiklikler yerel sanayiye karşı dış ticaretin lehine işledi. Merkezi idare 17. Yüzyılda hasım İspanyol ve Portekizli tüccarlara karşı bir avantaj sağlamaları için, İngiliz ve Hollandalı tacirlerden alınan gümrük vergisini yarı yarıya bir düşüşle %3’e indirdi. Ancak ters bir etkiyle, bu indirim onlara, daha önceki imtiyazlı % 4’lük oran üzerinden gümrük vergisi ödemeye devam eden yerel Müslüman tacirler karşısında da bir avantaj kazandırdı.”

“Kısaca malikâne olarak anılan bu yeni sistemde, devletin para bulma yolunun esası ömür boyu iltizamlar için müzayede açmak, yani fiilen imparatorluğun önemli bir kısmını satmaktı. Malikanelerin tam anlamıyla mülk olmamasına ve reayanın bu yeni düzende belli intifa haklarını korumasına karşın, süreç, arazileri özelleştirmeye çok yakın bir biçime büründü. Malikâneler 18. Yüzyılın sonlarına doğru imparatorluk gelirlerinin büyük bir kısmını sağlayacak konuma geldi ve imparatorluğun bazı kesimlerinde eski tımar sistemini tamamen gölgede bıraktı.”

“Malikâne ve çiftlik sistemlerinin 18. Yüzyıldaki yükselişi, sipahiliğe ve köylü özerkliğine dayalı eski tarım düzeninin gerilemesini hızlandırdı. Büyüyen şehir pazarları ve dış pazarlar için ticari üretimdeki yeni fırsatlardan kazanç sağlayan taşralı toprak sahiplerinin oluşturduğu güçlü bir yeni sınıf ortaya çıktı.”

“Venedik sefiri 1706’da ülkesine dönüşünde hâlâ şunu bildirmekteydi: “Asya kıt gelirli halkıyla takatten düşmüş, haydutlarla dolu, asiler üreten, gezgin aşiretleri ve çadırlarda yaşayan insanlarıyla dağınık görünen, hükümdarın gözetiminden çok uzak memurlarca yönetilen bir ülke.” Sonraki yıllarda Osmanlı ülkesi aydınlanma literatüründe ihmalin ve terk edilmişliğin bir mecazı haline geldi.”