Dün kuvvetlerden bahsetmiştik. Bir ülkede üç tane güç olur ve bunların birbirleri ile ilişkili olmasının sakıncaları var demiştik. Bu sakıncaların en önemlisi, güçlerin bir arada oluşunun sistemi değiştirebilme ihtimali. Yasaları yapma, uygulama ve denetleme diye basitçe ifade ettiğimiz bu güçlerin herhangi ikisinin ya da üçünün bir arada olması ülkeyi demokrasiden çıkarır, idareyi baskı rejimi haline sokar. İkinci engel ise siyasi tarihimizde sık sık yaşadığımız istikrarsızlıklar. Halk, oyunu verip temsilcilerini seçiyor fakat bu temsilciler bir hükümet kuramadıkları için siyasi istikrarsızlıklar oluşuyor. Bunu da 70’li ve 90’lı yıllarda yaşadık. Milli irade yetkiyi tek partiye vermediği için tıkanmalar oldu ve ekonomi başta olmak üzere her alanda menfi tesirleri hissedildi istikrarsızlığın.

Bu bilgiler ışığında olması gerekenin ne olduğuna bakalım. Birinci problem olarak zikrettiğimiz demokrasiden baskıcı rejime geçişler. Biz bunu ordunun siyasete müdahalesi ile yaşadık. Konumuz değil fakat ordunun da saydığımız güçlere ek olarak zikredilmesi gerekiyor hatta medyayı da sayarsak Türkiye ortamında ordu ve medyanın dördüncü ve beşinci güç olarak sahnede olduğunu, yavaş yavaş gücünü artıran sivil toplum kuruluşlarının da uzun vadede altıncı bir güç olacağını söyleyebiliriz. Baskıcı rejime geçiş ihtimalinin ortadan kaldırılması için keskin bir kuvvetler ayrılığı sistemi olmalı. İkinci problem olan siyasi istikrarsızlığın da önüne geçmek için yasama meclisi ile yürütmenin keskin bir şekilde birbirlerinden ayrılması gerekiyor ki bu da bize başkanlık sistemini işaret ediyor.

Başkanlık sistemi, dünyada farklı şekillerde uygulanıyor fakat özde milletin seçtiği bir yasama meclisi ve yine milletin seçtiği bir başkanın birbirlerinden bağımsız olarak hareket etmesi prensibine dayanır. Başkan kendi ekibini kendi kuracağı yani bakanlar kurulunu meclisten ayrı olarak seçeceği için yasama ve yürütme güçleri birbirlerinden kesin bir şekilde ayrılmış oluyor. Yasayı meclis yapacak, başkan ve onun seçtiği bakanlar ise uygulayacak. Bakanların illa ki seçilmiş olmasına gerek yok. Mesela, ekonomi konusunda ülkede uzman bir isim var, eğitim konusunda fikirleriyle kendini ispatlamış birisi var. Başkan, seçilmelerine gerek olmaksızın bu isimleri bakanlık görevine getirebilir. Siyasi tıkanmanın, hükümet kuruldu-kurulmadı; güvenoyu aldı-almadı gibi durumların olmadığı bir ortamdan söz ediyoruz. Bizim ülkemiz için hakikaten gerekli bir uygulamadır bu.

Kabaca başkanlık sistemi böyle fakat ayrıntılara inildiğinde farklı engeller, zorluklar ortaya çıkacaktır. Bu zorluklar da ortak akılla, sivil toplumun devreye girmesiyle aşılabilir diye düşünüyorum. Milli iradeyi temsil eden ve yasama görevi ile yürütmenin denetimi görevini yapan bir meclis, halk tarafından seçilen bir başkan ve bu başkanın oluşturduğu bir bakanlar kurulu, herhangi bir bakanlığa bağlı olmaksızın faaliyetlerini sürdüren mahkemeler, siyasi bağları olmayan bir medya, siyasete müdahil olmayan bir ordu ve yine menfaat ağlarıyla değil toplumsal mutluluk için bir araya gelmiş insanlardan oluşan sivil toplum örgütleri. Bunlar sağlanırsa başkanlık sistemi işler ve olumlu neticeler alınır, sağlanmazsa yine tıkanıklıklar, yine yetki krizleri…