Tahsin Yücel’in 300 küsur sayfalık Gökdelen’i cumhuriyetimizin 150. yılı olan 2073 yılında bir şubat sabahı başlıyor. Avukat Can Tezcan, eski bir devrimci, her şeyin özelleştirildiği bu ülkede neden hâlâ yargının devletin elinde olduğunu şaka yollu ortaya atarak zamanla gerçeğe dönüşecek bir fikrin temelini atıyor. Temel atma demişken, en büyük destekçisi de gökdelenler kralı Temel Diker. Roman kapitalist sisteme ve bu sisteme çok güzel bir şekilde eklemlenmiş olan bugünün Türkiye’sine ince giydirmeler yaparak devam ediyor.

“Massachusetts Institute of Technolgy’de siyasetbilim doktorası yapmış genç bir milletvekiliyse, ‘Hele bir televizyonlarımız konuyu şöyle enine boyuna ele alıp irdeleyerek aydınlatsınlar da ondan sonra konuşalım,’ diyerek benzerlerinin büyük çoğunluğunun eğilimini dile getirmekteydi: önce televizyonları izlemeli ve buradan yansıyacak ışıktan yararlanmalıydı, çünkü, bugün olduğu gibi o gün de evde, sokakta, okulda, partide ve hükümette her hangi bir tasarı ya da etkinliğin geçerlilik kazanabilmesi için önce birkaç televizyon izlencesine konu olması ve olumlu bulunması gerekmekteydi.”

“2073 yılında üniversitelerde görev yapan hukuk profesörlerinin herhangi bir kurumun özelleştirilmesine karşı çıkmaları bir çelişki, çalıştıkları kurumun yasallığına gölge düşürecek bir girişim olarak değerlendirilebilirdi…”

“Mevlüt Doğan (başbakan) bir kahkaha attı. ‘Haklısın, ben biraz ileri gittim, ama yargının her zaman iktidarı kollaması gerekir bence, her zaman da öyle olmuştur,’ dedi.”

“Başkaları da üniversiteleri parayla satın aldılar, sonra da adlarının başına TC koydular, Türkiye’nin en büyük ve en eski üniversitesi bugün TC Şaban Kekili Üniversitesi adını taşıyor,” dedi. Derin bir soluk aldı, “Her şeyin bir bedeli ve bir mantığı vardır dostum” diye sürdürdü. “Bugünün mantığıysa senin de benim de benimseyemediğimiz bir mantık: anamalın mantığı: bu toplumu anamalın yönlendirdiğini benimsiyorsak, yargının da özel olmasını içimize sindirmemiz gerekir, ama, ister özel olsun, ister kamusal, yargıdan yargıya fark vardır. Biz de halkını gerçekten seven yurttaşlar olarak, özelleştirilmiş yargıyı doğru dürüst işletebilmek için gerekli bedeli ödeyeceğiz.”

Bu arada kitaptan öğrendiğim yeni bir bilgi, bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler sözü Vincent de Gournay’a aitmiş.

“Oysa çok iyi bilindiği gibi bugün ülkemizde okuryazar oranı yirminci yüzyılın ortalarındakinden daha düşük, neredeyse yarısı. Neden derseniz, bugün Türkiye’de ilkokulda bir çocuk okutmak bile yurttaşların büyük çoğunluğu için olanaksız bir şey, iyi bir işçinin kazancının iki buçuk katı para gerektiriyor, çünkü tüm okullar özel, özel okulların patronları da tüm patronlar gibi en az çabayla en çok parayı kazanmak istiyorlar, işçi çocuğunun karnını iyi kötü doyurabiliyorsa da okula yollayamıyor onu.”

“- Ama bilim hiçbir zaman bu denli ilerlememişti, bence doğayı yeniden canlandırmanın bir yolu bulunabilir.

-Söylediklerine göre o iş bitmiş efendim, artık çok geç. Dün babam bir zamanlar insanların denizde yüzdüklerini anlatıyordu, yeğenim bizimle dalga geçtiğini sandı.

-Haklısın, bizim gençliğimizde de denizde yüzmek dedelerin konuşmalarında geçerdi yalnızca. Gene de şaşırıp kalıyor insan, bütün bunlar nasıl oldu? Binlerce yüzyılın dünyası tek bir yüzyıldan kısa bir sürede nasıl kurudu?

-Anamalcılar çok fazla ileri gittiler, efendim: ağırlığı dünyanın en amansız düşmanlarına: makinelere verdiler. Doğadan ve insanlığın geri yanından soyutladılar kendilerini.”

“Çağımızın bir gerçeği de temel gerçeklerin söylenmemesi efendim. Yoksa canına okurlar adamın.”

“Benim görüşümü sorarsanız, adalet güçlülerin ayrıcalığıdır. Güçsüzler adaleti pek bilmezler, bilseler bile kendilerini de kapsayacağına, daha doğrusu, kendileri için de işleyebileceğine inanmazlar hiçbir zaman.”

Bu enfes kapitalizm eleştirisini Can Yayınları çıkarmış. Teşekkürler Tahsin Yücel.