Jorge Semprun İspanyol bir Komünist. İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’da yakalanıp Nazilerin bir esir kampına götürülüyor ve savaşın sonuna kadar burada yaşıyor. Yaşıyor dediysek, malum, o kamplardan sağ çıkmak zor. Bütün hayatı boyunca yaşayacağı bir travma oluyor haliyle bu kamp hayatı. Ne güzel bir pazar sözü de bu kamp günlerinden bir günün sabahını anlatıyor. Sürekli o günlere gidip gelerek o pazar gününü, o kamp hayatını ve sonraki hayatından kesitleri sunuyor yazar bize, otobiyografik olarak.

Kitapta birden fazla yerde Rus esirlerin kamptan kaçma girişimlerini anlatıyordu ki, etkileyici. Baharın gelmesiyle birlikte Rus esirler arasında bir “tüyme” furyası başlıyor. Planlı bir organizasyon değil ama. Tam manasıyla tüyme. Çalışan Rus esir bir an elinde kazma-kürek ne varsa bırakır. Dikkat çekmemek için sessizce gideceğine bir çığlık atarak ormana doğru koşmaya başlar. En fazla birkaç gün içindeyse yakalanır ve serbest bırakılır (dünyadan). Esir kampından kaçarak haftalarca yol yürümek ve Rusya’ya gitmek imkansız tabi.

​”Kampı,” dedi, Barizon. “Kampı, gerçekten de başına gelmiş bir şey gibi hatırlıyor musun sahiden? Bazen bütün bunları rüyanda görmüşsün gibi gelmiyor mu sana da?” Ona baktım.
“Hiç de değil,” dedi, Gerard. “Evet, bazen her şey sanki bir rüyaymış gibi geldiği oluyor ama o rüyayı benim gördüğümden hiç emin olamıyorum. Belki de bir başkasının rüyasıydı.”
Düşündüklerimi olduğu gibi söylemedim. O başka birinin bir ölü olabileceğini söylemedim.
Barizon az önce sofraya gelen ikinci konyak kadehinden kocaman bir yudum aldı. Sonra öne eğildi.
“İşte bu!” dedi. “Tam bu işte! Peki ama neden?”
“Belki de gerçekten öyle olduğu içindir,” dedi Gerard.
Bir sigara yaktım ve hafifçe güldüm.
Belki gerçekten öyleydi. Belki de ben, Gerard adında, yirmisinde genç bir ölünün Buchenwald’de, Ettersberg tepesinde duman olarak havaya karışırken gördüğü bir rüyaydım. Ancak bunlar, anlatması kolay şeyler değildi. Zaten ben de Barizon’a bundan hiç söz etmedim.

“Bu öyküyü kronolojik sırayla anlatmaya karar vermiştim. Basitleştirmek için değil, kronolojik sıradan daha karmaşık hiçbir şey yoktur. Gerçekçilik kaygısıyla da değil, çünkü kronolojik sıradan daha gerçekdışı bir şey de yoktur. Bu bir tür soyutlama, kültürel bir konvansiyon, geometrik ruhun bir fethidir. Tıpkı tekeşlilik gibi zamanla doğal bulmaya başladığımız bir şey. Kronolojik sıra, dünyanın karmaşası üstündeki nüfuzunu göstermek isteyenler için onun üzerindeki etkilerinin altını çizmenin bir yoludur. Tanrı’yı oynamaktır. Hatırlayın: Birinci gün O sunu yarattı, ikinci gün O bunu yarattı, böyle devam edip gider. Kronolojik sırayı icat eden Yehova’dır.”

400 küsur sayfalık bu eser Everest Yayınlarından çıkmış.