Kemal Tahir’in Karılar Koğuşu romanı Malatya’da geçtiği için biraz daha fazla dikkatimi çekti. 40’lı yılların Malatya’sından bazı anekdotlara rastlamak mümkün. Gerçi hadise hapishanede geçtiği için dışarısıyla ilgili fazla bir bilgi olmadığı gibi yazarın muhatap olduğu insanlar genelde hırsız, katil, muhabbet tellalı nev’inden kalbur altı insanlar olduğundan o günün Malatya insanı hakkında da sağlıklı bilgiye ulaşmak mümkün değil. Yazar, uzun süren hapis cezasına mahkum olduğu için hadiselere bakış açısı da biraz karamsar.

Kemal Tahir 28 yaşında girdiği hapisten 40 yaşında dışarıya çıkıyor. Düşünülünce bütün bir gençliğin dört duvar arasında geçmesinin ne kadar acı olduğu ortaya çıkar, hatta özgür insanlar için anlaşılamaz bile. Sırf kardeşine hediye ettiği bir kitap yüzünden, sırf bir düşüncesi yüzünden, bugün olsa lafının bile edilemeyeceği bir davranış yüzünden on iki yıllık esaret. Yazık.

Kitap Kemal Tahir’in kendine Murat adını vererek yazdığı bir otobiyografi aslında. Malatya cezaevinde yattığı yıllarda yazmış. O hapishane ortamındaki insanlar ve Murat arasında cereyan eden hadiseler. Yazarın o yıllarda dine karşı bir düşmanlığı var. Sonradan geçmiş midir bilmiyorum. Mesela ‘Devlet Ana’ bana dini konularda daha ılımlı gibi geldi. Bu kitap hapisliğin etkisi altında olduğundan daha isyankar. Hapislik süresince sarı defterler dolusu doldurdukları gün olmuş temize çekilmiş ve yazarın vefatından sonra yayınlanmış.

“Kıyafeti, eğer Malatya elbiseleri için bir müze açılmak istense yakın tarihin bura külhanbeylerine ayrılan köşesine şu üzerindekilere -ne bir şey ilave etmek ister, ne bir şey çıkarmak- tamamıyla doldurabilirdi. Halep’ten kervan kervan kaçak kumaş getirildiği devirde moda en ağır, siyah çuhadan şalvarı vardı. Yelek lacivert kumaştan yapılmıştı. Bunun üzerine pardösüye benzeyen uzun bir sako giyiyordu. Bütün bu parlak siyah şeyler, sanki asla güneş görmemişlerdi, üzerlerine bir tanecik bile toz konmamıştı. Çullunun Hacı’nın bütün mintanları suni ipektendi. Belinde kuşağı, hakiki Buhara şalıydı. Güneşte parladığı zaman bakmamak imkânsızdı. Elindeki tespih ve ağızlığı sahiden siyah kehribardı. Tespihin kamçısı, ağızlığın -Malatyalılar buna emzik derler- işlemeleri Dağıstan gümüşü ile yapılmıştı. Tabakası da Van işi savatlı gümüştü. Ayağında altı kâğıt kadar ince Fransız köselesi ve üzeri sanki eldiven güderisinden yapılmış bir çift yemeni vardı ki, çorap gibi hafif, yumuşak ve ayakların nasıl görmemiş küçük tenasüplerini çorap gibi meydana koyuyor, insana, bunları giyerse artık yürüyemezmiş de daima koşmaya mecbur olurmuş gibi bir yorulmazlık hissi veriyordu. “

 

“Mahpushanede, büyük cezalılarla, az cezalıların arkadaşlığı doğru değildir. Ceza miktarı mahpuslar arasında bir çeşit akrabalık -daha doğrusu hemcinslik- vücuda getirir. Ağır cezalılar ümitleri, neşeleri, kederleri, öfkeleri ötekilere benzemez. Kelimeler bile, iki mahpus nevi için başka başka manalar taşır. Bu sebeple anlaşmaları hemen hemen imkânsızdır. Ağır cezalıların koğuşunda az cezalılar bulunsa da, sık sık tahliye edilseler, koğuş, tahliyeden evvel ve tahliyeden sonra somurtan ve sinirli olur, ümitsizliğe kapılır. Hafif cezalı, “Af olacak” dese, ağır cezalı gizlice kızar, “Af olmayacak” dese gene kızar. Bu iki ayrı cins insan arasındaki münasebet çaresiz bir hastalığa yakalanmış, ölüm bekleyen bir adamla, sıhhatiyle mağrur sağlam bir adam arasındaki çekingen, şüpheli münasebete benzer. Az cezalının “Biz, aha, geldik gidiyoruz. Allah çok günü olanları kurtarsın” sözünde, bir cenaze merasiminin, henüz yaşayanlara verdiği hazin teselli vardır. Bunu ağır cezalı mutlaka anlar. Merhamet eğer hiçbir işe yaramıyorsa, insanları çileden, en kolay çıkaran histir. İşte bu his, mahpushanede can ciğer olan iki arkadaşı, birisi çıktıktan sonra, ilk ziyaret günü on dakika içinde birbirine tamamıyla yabancı hale getiriverir. Dışardan gelen içerde kalanı, içerde kalan dışardan geleni yadırgar, birbirlerine karşı büyük birer kabahat işlemişler gibi mahcup mahcup bakışırlar. Söz hemen tükenir. Can sıkıntısı başlar. En fazla bu sebepten, mahpushane arkadaşlığı, mahpushanede doğar, orada ölür. İçerdeyken, dostlarının neden kendisini sık sık ziyaret etmediğine, tahliye edilen koğuş arkadaşlarının niçin görüşmeye her zaman gelmediklerine şaşanlar, kendileri de aynı şeyi yaptıklarını, mahpusların kendi haklarında da öyle düşündüklerini, sövüp saydıklarını hatırlamak istemezler. Bir de mahpushane ızdırap çekilen yerdir. İnsanlar ızdırap çektikleri yere devam etmekten hoşlanmazlar. İstanbullu, böyle kederli şeyler düşünerek bekliyordu.”

“Ayrılmak ne tuhaf… kalan daha çok ızdırap çektiği için, giden biraz vicdan azabı duyar. Her ayrılışta galiba bir parça ölüm var, azizim… “

“Sahi beyim… Yarısında bıraktık. Suç bizde… “Allah Kürt kısmını yaratmasaydı eşeklere paha yetişmezdi,” demişler. Doğru bir laf…

Haklısın topal ağa… Allah seni Kürt yaratmış ama, eşek Kürt yaratmamış… Sen akıllı bir Kürt’sün yavrum…”

“Kanun böyle emrediyor. Kanunu bildin mi? Küçük sineklerin takılıp kaldıkları, büyük sineklerin delip geçtikleri örümcek ağı…”

 400 sayfa civarında bir eser. Daha öncesinde Namuscular adlı eserinin okunması gerekiyor sanırım. Ben okumadım gerçi fakat bir fırsat bulursam okuyabilirim.