Her sabah geçtiğim yolda dikkatimi çeken bir manzara var. Bir çalışma yapılmış, bitmiş, kaldırım kullanılamaz halde duruyor öyle. Aylar geçti. Herhangi bir faaliyet yok. Su ya da kanalizasyonla ilgili çalışma yapılmış, tamirat bitmiş, ilgili ekip işini bitirdikten sonra sıra diğer ekibe gelmiş fakat genel bir umursamazlık söz konusu. Yağmur yağıyor, enkazın etrafı çamur. Yayalar yolun o noktasında çamura inip yürümeye devam ediyorlar. Bu iş böylece sürüp gidiyor. Şimdi aylar geçti diyorum belki yarın yıllar geçti diyeceğim. Belki ben de unutacak, alışkanlığın o en rahat yataklardan daha yumuşak huzuruna bırakacağım kendimi. Unutmak ne güzel bir dünya.

Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabı edebiyat tarihinin şaheserlerindendir. Kitabın bir bölümünde tasvir edilen kasaba halkı bir unutma hastalığına yakalanıyor. Zamanla gündelik hayatta kullandıkları eşyaların isimlerine kadar unutuyorlar. Marquez burada, bizimle çok benzerlikler gösteren Latin Amerika toplumlarına bir gönderme yapmak istemiş de olabilir. Meseleleri âlemimizde derinleştireceğimize unutuyor, rahatlıyoruz.

Unutma hastalığı modern zamanlarla birlikte toplum içerisinde daha da derinleşiyor, yerini sağlamlaştırıyor. Yeni insan diye isimlendirdiğimiz bugünün insanı dikkatini herhangi bir yere odaklayamadığı için daha kolay olan unutma yolunu seçiyor. Zihinler öylesi bir bombardıman altında kalmış durumda ki, bunlardan bir tanesini seçerek akılda tutma imkânı neredeyse yok. Gündeme ilk düştükleri anda hayati önem taşıyor diye algıladığımız hadiseleri üzerinden birkaç gün geçer geçmez artık unutuyoruz. Düşüncemize çok fazla taarruz var ve bu taarruzun temel silahı hadiseler. Hadiseler de fikirler gibi olmadığı için kalıcı olamıyor. Fikir noktasında sıkıntılarımız var. Dünyaya bakış açımızı oluşturacak fikirlerimiz yok. Olduğunu düşündüklerimiz kulaktan dolma, sağdan soldan devşirilmiş, hakkında inancımızın kavi olmadığı sığ cümlelerden ibaret. Allah’a inancımıza varana kadar tüm fikirlerimizi bir yerlerden alıntıladığımız için fikirlerimiz çürük, dolayısıyla inançlarımız da. Her şeyin yerini hadiselerle doldurup onları da kısa zamanda atıyoruz kafamızdan. Unutmak işte böyle bir dünya.

Yukarıda örnek verdiğim kaldırım hadisesi durumumuzu güzel bir şekilde ifade ediyor. Kaldırımdaki tuhaflık zaman içinde alışkanlığa dönüşecek ve olması gerekeni unutacağız. Geçen sene bir yerlerde görmüştüm. Otuz gün içinde otuz tane park açılışı yapacağını söylüyordu bir belediye (Yeşilyurt Belediyesi). Bazen ilgili park yerlerinin önünden geçiyorum. Boş alanlar olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Halkımızın nisyanına sığınmanın güzel bir örneği işte. Otuz değil üç yüz tane park da vadetselerdi bir şey değişmeyecekti zira biliyorlar ki insanımız unutuyor. Zihinler kısa süre içerisinde aldıkları haberleri başkalarıyla değiştirmek ve eskilerini unutmak üzere programlanmış durumda. Siyasetçiler için ne kadar güzel bir kitle değil mi?