Küçük Ağa benim için çok aşina bir kitap. Daha yeni öğrenirken okumayı elime geçmiş fasılalar vererek okumuştum. Bir de yine ben daha küçükken TRT’de dizisi yayınlanmıştı da zevkle izlemiştim. Şimdi yeniden elime geçen bu kitapla birlikte biraz nostalji yapmış oldum. O zamanlar çok etkilendiğim Pehlivan’ın Küçük Ağa tarafından vurulma sahnesini bu vesileyle hem okudum hem de internetten bulup yeniden izledim. Tarık Buğra’nın Kurtuluş Savaşı yıllarındaki iç çekişmeleri konu aldığı romanı 500 sayfa civarında.

Kadınlar evlerde, ak sakallı erkekler kahvelerde toplanıyorlardı. Bu toplantılarda saatlerce susulurdu. Tek tek değil de bir arada susuşun bir başka anlamı var gibiydi.

Adalet ve kuvvet! Bunların ikisi bir arada olunca mesele kalmaz. Ama bir başka ırkı veya kavmi elde tutabilmek için bunlardan biri lâzımdır. Hem de tam olarak olması lâzımdır. Osmanlı Devleti ise uzun zamandır ne âdil, ne de kuvvetli.

Yalnız Evliya Çelebi değil, fakat doktor için bütün bir Osmanlı tarihinin haşmeti işte bu cümleden ibaretti ve Evliya Çelebi’de her hadiseyi noktalayan bu söz, tarih yaratan ruhun formülü, o ruhun tâ kendisiydi. “Gün akşamlıdır devletlim; dün doğduk, bugün ölürüz!

Doktor, ateşe götürülürken Zer-Taç’ın söylediği şiiri düşünüyordu. Ona, tövbe et Şah seni affedecek demişler, genç ve güzel kadın da buna şöyle cevap vermişti: “Ben ne ateşin çektiği pervane, ne de kurbanlık koyunum. Ben düşünen baş, inanan gönülüm!” Ama Zer-Taç dövüşmesini öğrenmiş, ondan sonra dövüşmüştü. Ya bu gök ekine benzeyen çocuklar?

Akşehir’de sonbahar kısa sürer, Teşrinler daha çok kışa bakar.

Damad Ferit’i kendisi de sevmezdi. Eninde sonunda o da, bir siyasetçi ve üstelik pis bir siyasetçi idi. Dâvayı insanlardan ayırmak lâzımdı.

Hoca efendiye gelince, o daha beş on dakika ne bir şey duydu, ne de düşündü. Bu, tam bir ustura yarasına benziyordu. Kan sonra sızacak, acı ondan da sonra başlayacaktı; hem de ne acı!