Hak konusuna komşuluk hakkı ile devam ediyoruz. Toplumun dönüşümü ile birlikte en büyük değişikliklerden birisi de komşuluk ilişkilerinde oldu. Akrabalık ilişkileri kadar yakın olan komşuluk ilişkilerinin yaşandığı devirler geride kalırken bugün büyük şehirlerde komşular birbirlerini tanımıyorken daha küçük şehirlerde ise sınırlı bir şekilde yaşanıyor ilişkiler.

Model aldığımız batı toplumlarındaki bireysellik vurgusu yavaş yavaş bizim toplumumuza da sirayet ediyor. Tüm hayatımıza etki eden bu eğilim komşuluk ilişkilerimize de yansımış vaziyette. Bugünün dünyalısı birey olarak varlığını ifade etmekle tatmin oluyor. Eskinin cemaat, cemiyet ilişkilerinde topluluğun üyesi olmak önemliyken bugün sadece birey olmak önemli. Cemaat üyeliğinde dahi birey toplulukla birlikte hareket etmek değil de kendisini ifade etmek amacıyla katılıyor o cemaate ya da cemiyete. Hal böyleyken komşuluk da bireyselliğin kısıtlandığı bir yer halini alıyor.

Şimdi evler üst üste. Altlı üstlü oturup da birbirlerini tanımayan insanlar var. Bir selamı dahi birbirlerinden esirgeyen komşular var. Altta komşu olup olmadığını umursamadan gürültü-patırtı çıkaran komşuların karşısında en ufak gürültüde apartman yönetiminden başlayarak polise kadar şikâyette bulunan insanlar var. Müzik sesleri problem, televizyon gürültüsü problem. İnsanların birbirlerine saygıları gittikçe azalıyor. Komşuluk ilişkilerindeki bu ortamı daha önce bahsettiğimiz haklar bağlamında inceleyecek olursak insanların “hakkımı yedirmem” yaklaşımlarının yöneltildiği gruplardan birinin de komşular olduğunu görürüz.

Sağlıklı bir toplumun oluşması için insanların aralarındaki ilişkilerin de sağlıklı olması gerekiyor. Toplumu oluşturan grupların bireyselliği değil de o grubun üyeliğini ön planda tutması gerekiyor. Burada kastettiğim kişinin kendi egosunu bencilce tatmin etmeyi bir kenara bırakıp o topluluk için özveride bulunmasıdır. İcabında kendinden vererek o topluluğun mutluluğunu öncelemesidir. Bunun komşuluk ilişkilerine yansımasının örneklerini geleneksel komşuluk ilişkilerinde bulabiliriz. Mahalle kültürü yerini site kültürüne terk ederken mahalleden ayrılıp apartmanlara-sitelere taşınanların geleneksel davranışlarını mahallede bırakmayıp yanlarında götürmeleri aynı ilişkilerin farklı bir ortamda sürdürülmesini sağlayacaktır.

Haklar açısından komşuluğa baktığımız zaman çeşitli hak ve sorumlulukların geleneğimizde ve dinimizde mevcut olduğunu görürüz. Komşusunun aç ya da tok olduğunu araştırmak “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadisiyle de vurgulanmaktadır fakat günümüz toplumunda açlık kelimesini ihtiyaç olarak anlamamız gerekmektedir. Komşuların birbirlerinin ihtiyaçlarını, sıkıntılarını, dertlerini araştırıp mümkün mertebe paylaşmaları komşuluk hak ve sorumluluklarının arasında sayılabilir. Komşunun hastalığı durumunda bir tas çorbayla da olsa yardıma koşmak, komşunun evini muhafaza etmek, komşunun “kül” kadar basit olsa da ihtiyaçlarına koşmak komşuluk haklarındandır.

Bu hakların önemsenmesi ile bireysellik vurgusu ile küresel kapitalist sisteme terk edilmiş olan insanlar yalnızlığın cilalandığı kadar iyi bir şey olmadığını, gücün yalnızlıktan değil birlikten doğduğunu anlayacaktır. Bir hastalık halinde çocuğunu emanet edecek kimsesi olmayan insanın çaresizliğini düşünün. Akraba gibi komşuluk ilişkilerinde böyle bir tasası olmayacak. Bir pişirimlik kahve, bir tutam tuz, bir çekiç-çivi için marketin yolunu tutan insan akraba gibi komşusunun kapısını çalacak. Güzel komşuluk ilişkileri güzel bir toplumun temel dinamiklerinden olacak.

Evet sevgili dostlar. Hakları konuşuyorduk, komşuluğa geldik. Demek ki insanlar hak kelimesinden sadece kendi varlıklarını anlamayıp hadiseye bütüncül baksalar işin içine komşuluk hakkı da girecek. Toplumumuzun bir çok kanayan yarası da komşuluk ilişkilerinin dinde ve gelenekteki şekliyle sürdürülmesi ile kapanacak.