Antoine de Saint Exupery’nin Küçük Prens kadar meşhur olmasa da en az onun kadar derinlikli eseri Kale’de bir bölüm vardır ki okuduğum günden beri aklımdan çıkmıyor. Gündelik hayatlarını yaşayan insanlara uygulamaya çalışınca da benzeri neticeler veriyor. Bahsettiğim bölümde bir çöl topluluğunun liderliğini babasından devralan genç; halkı için iyi şeyler yapmaya çalışıyor. Dilencileri alıp tedavi etmek de bu işlerden birisi. Yaralarını gösterip dilenen bu insanların tedavi olduktan sonra artık eski mutluluklarını kaybettiklerini fark ediyor. O dilencinin yaşadığı o hayatta kendisini farklı kılabilecek tek varlığı yarası zira. Hikâyenin içinde dilencilerin yaralarını böbürlenerek başkalarına gösterdiğinden bahsediyor. Bir yara dahi olsa insanların farklılıklarını ön plana çıkarma çabaları içgüdüsel bir davranış belki de.

Hikâyedeki durum dilenciler için normal olsa da sıradan insanlar için olağandışı bir hal arz ediyor. Bizim toplumumuzda kol kırık dahi olsa yen içinde kaldığından dışarıya fazla belli edilmez. Kan kusulsa bile dışarıya kızılcık şerbeti içilmiş görüntüsü verilmeye çalışılır. Gelenek bu gibi durumları ayıplamıştır ve normal kabul ettiklerinin dışında konumlandırmıştır. Yarasını göstermek ya da yarasıyla iftihar etmek gibi davranışları dilencilere bırakmıştır. Yarasını afişe edenleri yaranın türüne göre isimlendirmiş, kimine mecnun, kimine meczup kimine de sadece dilenci demiş ve düzenin dışında olarak etiketlemiştir. Bu ‘düzen dışı’ kişilerin topluma geri dönüşlerinin önünü de etiketler vasıtasıyla engellemiştir.

Bugünün insanında gelenekten kopuşla birlikte gördüğümüz hadiselerden birisi de mahrem çizgisinin mevziinin çok gerilerine kadar çekilmiş olmasıdır. Yaralarımız bizim mahremimizdir ve bu konuları paylaşacağımız insanlar da yaranın mahiyetine göre değişiklik arz eder. Çoğunlukla yarayı toplumun geneline açmayız. Kimi yaralar sadece bize aittir. Kimi yaraları aile içinde tutabilir kimisini de dostlarla paylaşabiliriz fakat bunların da neler olduğu bellidir. Eşler arasındaki hadiseler diğer aile fertleriyle paylaşılmaz, aile için hadiseler ahbaplara açılmaz. Günün insanı bu türlü sınırları çoğunlukla kaldırmış durumdadır. Yeni tanıştığı insanlara en gizli aile sırlarını hiç düşünmeden açabilen insanlara bırakın değişik sosyal ortamları, televizyon ekranlarında bile rastlamanız mümkün artık. Ayıplık, günahlık, hususilik gibi ayrımlar gözetmeksizin anahtarsız açılır oldu kasavetsiz ağızlar. Yaralar, için için sahibini yakacağına yukarıdaki dilenci örneğinde görüleceği gibi sahibinin kendini dünyaya farklı olarak yansıtarak varlığına (kendince) anlam kazandırmasına yarıyor.

Sevgili dostlar. Modern dünyanın sevmediği o gelenek yavaş yavaş yerini kişiliksiz bir dünya toplumunun alışkanlıklarına bırakıyor. Komşunun açlığını ya da tokluğunu diğer komşunun araştırması örneği yerini birinin “Açım!” diye bağırıp diğerinin kulağını tıkamasına bıraktı. Geleneğin ve dinin öngördüğü şekilde komşuların birbirlerinin hallerini araştırıp, darda olanlara yardım etmeye çabalamasının güzelliğinin karşısında birilerinin sürekli açlıklarını ortaya koymalarının çirkinliğine bakar mısınız. Dilencinin yarasını gösterip böbürlenmesinin onlarca örneğinden sadece birisidir bu. Diğerleri için de etrafımıza ve kendimize bakalım, acaba hangi etiket bizim için daha uygun?