Savaş ne kadar acı bir şey. Birkaç kişinin ya da birkaç gücün mücadelesi için, çıkar çatışması için küçük küçük insanların kin ve nefretle doldurulması. Birbirlerinden öldüresiye nefret etmesi. Dünya tarihinin en acı sahneleri de belki ikinci dünya savaşı ya da başka bir tabirler ikinci bölüşüm savaşı sırasında meydana gelmiştir. Çıkarları çatışan büyüklerin egoları için küçüklerin ezilmesi, yok olması.

Sıcak Kar; Yuri Bondarev adlı Rus yazarın kendi penceresinden ikinci dünya savaşını anlattığı bir roman. Alman penceresinden başka, Japon penceresinden de başka şekillerde anlatılabilir bu savaş. Savaşın içindeki insanlar, insanların düşünceleri, insanları insan yapan halleri…

Savaş diye bir şeyin olmadığını düşündü bir an. Yalnız bu sessizlik, bu güneşli, soğuk sabah, bu karlı damların üstüne düşen morumsu duman gölgeleri vardı dünyada.

Kuznetsov, bilinmez bir nedenle, «Sizin oralardaki kar başka türlü bir kar olsa gerekir,» diye söylendi. Güney Kazakistan denen o uzak masal ülkesini günlük güneşlik, mutluluk dolu bir yer olarak düşlemek istiyordu. Oralarda böyle buzdan betonlaşmış topraklar, insanı kamçılayan bu rüzgâr, böyle korkulu kızıl ufuklar ve insanı uyuşturan bu zalim soğuk bulunamazdı. «Sizin oralar sıcaktır, değil mi?» diye sordu. «Güneşlidir.» Kazymov’un, sorusunu doğrulayacağını, ne kadar uzak olursa olsun, dünyada böyle bir mutluluk bulunduğunu biliyordu.

Kitap topçu bataryasında takım komutanı olan teğmen Kuznetsov ve ordu komutanı general Bessonov’un pencerelerinden ayrı ayrı anlatılıyor. Stalingrad cephesinde geçen üç-dört günlük bir zaman.

Bu sabah Çubarikov da yaşıyordu, bu Alman da. Sonra Almanlar hücuma geçip Çubarikov’la top mürettebatını öldürdüler. Benim, yahut da Ukhanov’un topundan atılan bir mermi de bu Alman’ı öldürdü. Birbirimizi öldüreceğimizi bilmiyorduk bu sabah. Ateş ederken bütün tanklardan, tankların içindeki her insandan nefret ettiğimi düşünüyordum ben. Ya bu Alman? Bu Alman nereye yöneltmişti nefretini? Soluğunu tutarak, yerdeki ölüye, acıyla gerilen yüz kaslarına, ölümün şaşkınlığını taşıyan surata, gökteki parıltıyı yansıtan camlaşmış göze ve miğferi midenin üstüne bastıran ellere baktı bir kez daha.

Üç-dört günlük bir zaman dilimi çatışma ortamında asırlar gibi geliyor insanlara. Gencecik insanlar savaşıyor. Gencecik insanlar savaşın acısıyla ya ölüyorlar ya da yaşlanıyorlar kısacık sürelerde.

Onları birbirinden ayıran bir tek gün yirmi yıl sürmüştü sanki; yüzlerce yıl sürmüştü. Şanslı olan Davlatyan’dı aslında, Kuznetsov’unki şanssızlıktı. O gün gördüklerini yaşadıkça belleğinden silemeyecekti çünkü.

“Savaş denilen oyun, ta çocuklukta başlar. Doğuştan zalimdir insan, beşikteyken bile zalimdir. Yanan bir evi gözleyen çocuklara hiç dikkat etmediniz mi, Herr General? Nasıl heyecanlanırlar, gözleri nasıl parlar bilmez misiniz? Her felâkette böyledir bu… Yakıp yıkarken kendilerini birer Tanrı gibi görürler. Bu bir çelişkidir, korkunç bir şeydir ama doğrudur. Almanlar Hitler’e taptıkları için öldürüyorlar, Ruslar da Stalin adına. Yanlış bir şey yaptığını düşünmüyor hiç kimse. Tam tersine, birbirimizi öldürmek bir erdem sayılıyor. Gerçek nerededir, Herr General? İlâhî gerçeği bilen kimdir? Siz, bir Rus generali olarak, daha çok sayıda düşman öldürmeleri için komuta ediyorsunuz askerlerinize. Savaşta hak ya da haksızlık söz konusu değildir. Kana susamış sadizm içgüdüsü çalışır yalnızca. Siz de öyle düşünmüyor musunuz?”

Evet, sevgili Vitali İsayeviç, yaşadıkça bir şeyler öğreniyor insan. En önemli, en değerli olan şeyleri de en geç öğreniyoruz ne yazık.

Gençliğine hiç uymayan kederli bakışları, ağırbaşlılığı, generalin yanında hiç çekinmeden konuşması bu takım komutanının, bu gencecik delikanlının, bazı şeyleri, canı pahasına denebilecek kadar yüksek bir ücret karşılığında alt ettiğini gösteriyordu sanki. Alt ettiği ve anladığı şeyler gözlerine birikip donmuştu; bir türlü akmak bilmeyecekti. Delikanlının bakışlarıyla sesi, topçuların onunkinden güç ayırdedilen sert, kırmızı yüzleri Bessonov’un gırtlağının düğümlenmesine yol açmıştı.

Benim de gırtlağımı sık sık düğümleyen beş yüz küsur sayfalık bu kitap Okar yayınları tarafından ’77 yılında basılmış.