Celaleddin Harezmşah’ın etkin olduğu süre on yılı geçmiyor. 1220-1230 yılları arasında vuku bulan hadiseler Celaleddin’in babası Muhammed Tökiş’in ölümüyle başlıyor. Daha önce anlattığım gibi Harezm ülkesi Moğollar tarafından yerle bir edilmişti bu süre zarfında. Celaleddin’in geçeceği bir taht da, hüküm süreceği bir ülke de kalmamıştı. Cengiz’le Anadolu, İran, Abbasi, Memluk devletleri arasında bir engel de kalmamış oluyordu teknik olarak. Fakat Celaleddin pes etmeyerek ordu toplamaya başladı.

Cengiz, batıya doğru büyük bir Moğol ordusu göndermişti. Bu ordunun başında Cengiz’in büyük oğlu bulunuyordu. Orduyu Celaleddin ve bin bir emekle toparladığı ordusu karşıladı. Savaşın sonunda Moğollar yenilmiş, Cengiz’in oğlu ölmüştü. Savaşın tek neticesi bu değildi tabi ki. Moğolların da mağlup edilebileceği ispatlanmış oluyordu böylelikle. O güne kadar isimleri sadece korkuyla anılan, Kehf süresinde geçen Yecüc Mecüc oldukları ve kıyameti getirdikleri düşünülen Moğollar mağlup edilebiliyorlardı. Bundan sonra Moğollarla mücadele edecek olan herkes için ilham kaynağı olacak bir savaştı bu. Celaleddin’in efsanevi kişiliği bu savaşla başlar.

Celaleddin kısa sürede üne kavuşmuş, bütün İslam dünyası tarafından alkışlanmıştı. Tek sıkıntısı ise hükmedeceği bir toprağı ve tebaası olmayan bir sultan oluşuydu. Daha net ifade etmek gerekirse bir yere yerleşmesi gerekiyordu varlığını sürdürebilmesi için. Fakat ne yazık ki memleketi işgal edilmişti ve 13. Yüzyılın dünyasında “Ben geldim” diyerek oturabileceği bir yer yoktu. Önce Afganistan’da şansını deneyip burada başarılı olamayınca Hindistan’ı seçer kendine. Fakat nereye giderse gitsin Cengiz’in nefreti de kendisini takip etmektedir. Hindistan’da bulunduğu sırada Cengiz, bizzat yönettiği bir orduyla saldırır Celaleddin’in üzerine. İndus ırmağının kıyısındaki savaşta Celaleddin’in tüm ordusu acımasızca katledilir. Eşi ve çocukları da dâhildir bu katliama. Celaleddin çareyi ırmağa atlamakta görür. Tarihlerde okumuşuzdur böylesi savaşlarda son çare olarak ırmağa atlayan komutanları ki aralarında Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Kılıçarslan da bulunur. Neticede bu zikrettiklerim ırmaktan çıkamazlarken Celaleddin bir çaresini bulup kurtulur ve efsanevi kişiliğine bir yeni hadise daha eklemiş olur. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Celaleddin’i Suriye civarlarında görürüz. Yine ordu topluyor, yine yer arıyor, yine Moğol tehdidine karşı uyarıcılık vazifesini yapıyordur.

Moğol tehlikesini tam olarak algılayamayanların başında Alaeddin Keykubat gelir. Anadolu Selçuklu Devleti altın çağını yaşıyordur o sıralar. Celaleddin yerleşecek bir yer bulmak, Moğolları karşılayacak bir hat oluşturmak için çok uğraşır. Gürcistan’ın bir kısmını fetheder fakat buradan ayrılmak zorunda kalır. Onlarca savaşa girer fakat hiçbir zaman arkasını dayayacak bir taş bulamadığından hep sırtından vurulur. Siyasi yönü olmayan kahraman bir askerdir, hep içgüdüleriyle hareket eder.

Neticede Celaleddin, Anadolu Selçuklu ve Eyyubi Devletleriyle savaşır ve kaybeder. Elazığ’ın Palu ilçesi civarında, yalnız başınayken eşkıyalar tarafından sıkıştırılır ve öldürülür. Allah rahmet eylesin.

Bediüzzaman Said-i Nursi, Lem’alar adlı eserinde şöyle bahseder Celaleddin’den:  “Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâ ı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.” O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir.” İşte o zat bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, harika bir surette çok defa muzaffer olmuştur”

Celaleddin’in vefatı ile Anadolu ve Moğollar arasında hiçbir engel kalmamıştır…