Einstein demiş ki: Bana çözmem için bir soru verilse ve bir saatlik süre tanınsa; 45 dakikasını soruyu tanıyıp okuyup anlamaya 10 dakikasını çözüm yolu üretmeye geriye kalan 5 dakikasını da çözüme ayırırım. Ne zaman medyada “çözüm süreci” başlıklı haberler görsem aklıma Einstein’in bu sözü gelir. Bizim çözüm sürecimiz ise kabul edersiniz ki Einstein’in çözüm sürecinden daha farklı. Biraz daha tez canlı olduğumuz için doğrudan hadisenin çözümüne girişiyoruz ki sonucun yanlış çıkma ihtimali de ona göre artıyor.

Çözüm sürecine başlamadan önce sorunun tanımı yapılsaydı belki de daha farklı bir çözüm yolu ortaya konurdu. Bizim soruna bakışımız doğuda terör sorunu olduğuna dair olduğu için buna yönelik çözüm yolları aramaya koyulduk. Sorunun terör olduğunu düşündüğümüz için Kürtçe dilinin üzerine yüklendik. Orada yaşayan halk Kürtçe konuşursa, Kürtçe eğitim alırsa her şey güllük gülistanlık olacak, terör sorunu son bulacak filan gibi bir mantığımız oluştu. Bu sorunu çözerken masaya oturacağımız insanları da haliyle teröristlerden seçmek durumunda kaldık. Sorun terör olduğu için çözüm sürecindeki partnerlerimiz de mecburen teröristler olacaktı. Sorunu yanlış algıladığımız için gidiş yolumuz da yanlış, ortaya çıkacak sonuçlar da yanlış, bunlarla uğraşmak için harcadığımız zaman da hepsinin cabası.

Sorunun tanımı yapılırken esas almamız gereken kavram ekmek olmalıydı. Bir yerde dağa çıkıp silah sıkacak bir insan varsa ya da dağa çıkmadan da oturduğu memlekette devletin askerine, polisine sataşacak kadar gözü dönmüş bir adam varsa bu adamın bu tür davranışlara girmesindeki temel saik milliyetçilik olamaz. Bu adamın milliyetçilik ateşine odun atmakla hadisenin daha da büyümesinden başka bir getiri elde edemezsiniz. Bu adamı bu hale getiren açlıktır. Memlekette yeterince iş yoksa açlık vardır. Açlığınsa kullandığı dil Kürtçe ya da Türkçe değildir, evrenseldir. Bütün dünyadaki açlar aynı dili kullanırlar. Ekmeğinin peşinde olan iş güç sahibi bir insanın sokaklara çıkıp yağma-talan yapması devletin askerine-polisine saldırması mümkün değildir. Ekmeğinin peşinde olan adam işine gücüne bakar, evini geçindirmeye bakar. Sistem, zenginin zenginliğini daha da pekiştirmek; zenginle yoksul arasındaki makası daha da açmak üzerine kurulu olmasaydı; ülkedeki üretimden elde edilen gelirin bireyler arasındaki dağılımı daha da adil olsaydı çözüm süreci gerektiren bu problem yavaş yavaş yok olacaktı. O zaman isteyen istediği dilde konuşur, istediği değerini sadece entelektüel zevklerini tatmin etmek için savunurdu.

Bugün itibariyle çözüm süreci dediğimiz aşama çözülme sürecine doğru evrim geçirmekte ve bunun birincil nedeni sorunun tam manasıyla anlaşılamamış olmasındandır. Sorun şovenist duyguları tatmin ederek çözülmek yerine daha da büyüyecek.