Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Bir Papazın Osmanlı Günlüğü

Bir Çingenenin Osmanlı Günlüğü olarak adlandırılsa daha yerinde olacak bu kitabı içim kıyıla kıyıla okuyup bitirdim. Bu İngiliz papaz ırkının tüm özelliklerini kendinde topladığı gibi en feci İngiliz özelliği olan hesapçılığı tepeye yerleştirmiş. Adım adım gittiği yolları saymış, tane tane yediği meyve-sebzeyi saymış, gördüğü her adamın üzerinde başında, evinde odasında kaç liralık mal gördüyse hepsini tek tek hesaplamış yazmış. Ben buna çingene demem de ne derim. Ayasofya’nın altındaki sarnıçlar 17 ayak su ile doluymuş. Suyun üstünden kemerin tepesine kadarki mesafe iki yard altı inçmiş. Acaba diyorum bu insanların galibiyet diye kutladıkları kapitalistleşme, küreselleşme, leşleşme süreçleri sırf bu sayı sayma takıntıları sayesinde mi gerçekleşti? Bir kutu kürdan var masanın üzerinde ve ben içinde kaç tane kürdan olduğunu hayatımın her hangi bir günü merak etmem. Ben Türk’üm zira, İngiliz olsam on defa saymış, optimum sayıdaki kürdanı o kutuya yerleştirmiş, bundan elde edeceğim kârı hesaplamıştım bile. Protestan ahlakı böyle bir şey sanırım.

“Büyükçekmece: Bu vadinin uzunluğu bir milden fazla olmamasına rağmen cinayet ve soygunların olduğu çok tehlikeli bir yerdir ve bundan dolayı Türkler oraya Haramidere veya belalı vadi derler.”

“Türkler şehirdeki evlerin inşa edebilmek için ne kadar iyi taş varsa söküp almışlar, özellikler Trakya’da veya deniz taşımacılığının kolay olduğu Propontis kıyılarında eski kitabe veya anıt adına pek bir şey kalmamış.”

“Sizi Trakya’nın bu bölgesinin çok az bir şekilde iskan edilmiş ve işlenmiş olduğuna temin edebilirim. Köy ve kasabalarda ziraat yapıldığını gördükse de diğer yerlerde toprağın üçte ikisinin işlenmediğinden, ne sürülüp ne de bağ ekildiğinden, koyun, keçi hiçbir şey beslenmediğinden eminim.” Anlatmak istediğim bu sanırım. Adam her şeyi sayıyor, getirisini hesaplıyor. Fırsat maliyetini de hesaplamıştır belki de kitabı kısaltmışlar Allahtan.

“Efendim sofanın üstünde küçük bir sandalyeye oturtuldu ve biz hepimiz onun arkasında ayakta durduk.” Vezirle görüşmek için nasıl hizaya giriyorlar. Vay gidi koca Osmanlı. Kitabın bir yerinde papaz efendi kendisi söylüyor zaten: “Sonuçta dünyadaki en iyi devlet…”

Bir yerde padişahtan bahsediyor yazar. 4. Mehmet; Avcı. Tam bir Rus yüzü vardı diyor. Annesi Rus, babasının annesi de Rus. Osmanlı hanedanında Türk mü var?

“Yirmi veya otuz çift güreşçi her gün ciltlerini baştan aşağı yağlıyorlardı; ilk önce toprağa sürdükleri ellerini, ardından alınlarına sürüyor, sonra el sıkışıyorlar, aslında ellerini düz olarak birbirlerinin arasına alıyor, kendi elini öptükten sonra güreşe başlıyorlardı; bunun anlamının gökte Allah ve yeryüzünde insanların onlatın iyi niyetlerine şahit olmaları ve eğer bir terslik olursa, bunun istekleri dışında olduğu anlamına geldiği söyleniyordu.”

“Türkler kaderlerinin alınlarında yazılı olduklarına inandıkları için vebadan korkmadıklarını söyledikleri halde, Edirne’den buradaki evlerine gelmişlerdi; çünkü sadece çok fakir olanlar ve saray çevresinde dükkan işletenler bir yere kıpırdayamıyorlardı. Ama bir yere kaçamayanlar da vebadan ancak bizim sıtmadan korktuğumuz kadar korkuyorlardı. Bu vurdumduymazlık Musevilerde, Rumlarda, Ermenilerde ve herkeste vardı.”

“Artık size Türklerin şarabı çok sevdiğini ve diğer insanlar kadar içtiklerini söylemeliyim. Beş kişiden biri bile bunu reddetmedi, sarayda ondan keyif almayan yok gibiydi. Vezirin kendisi bir kaç defa kör kütük sarhoş oldu.”

Bir bölümde batık itikatlar mevzu olmuş. Herkesin boynunda asılı olan muskalardan bahsedip haklı bir şekilde dalga geçiyor adam. Aslında bu adamın bu kadar yakınlara ulaşabilip tüm ayrıntıları ile padişahı, sadrazamı filan yazabilmesi bile Osmanlı’nın gerileme döneminde olduğunu gösteriyor bence. Aslanın gençliğinde yanına bile yaklaşamayanlar yaşlandığı dönemde almışlar onu sirkte gezdiriyorlar gibi bir duygu oluştu bende. Sonuçta henüz gerileme dönemi bile değil, adam hayran hayran anlatıyor Osmanlıyı ama yine de böyle bir his oluştu bende.

Yaklaşık 200 sayfalık bu günlüğü Nurten Özmelek Türkçeleştirmiş ve Dergah yayınları da basmış.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın