Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Kullan-At Kültürü ve İsraf Ekonomisi

Fabrikalar 24 saat çalışmak zorunda. Karlarını en yüksek seviyeye çıkarabilmeleri için hiçbir şekilde üretim kaybına tahammülleri olmaz. Ürettikleri mamulleri de en az stok masrafıyla ellerinden çıkarmak zorundalar. Mamulün depoda beklediği her gün fabrika için zarar hanesinin artması anlamına gelir. Dolayısı ile iyi bir pazarlama ile 24 saat usulüne göre ürettikleri mamulleri pazara sürmek zorundalar. Dünya üzerinde yüz binlerce fabrika var ve her biri çok çeşitli mamuller üretiyor. Evinizdeki eşyalara daha dikkatli bakın ve her birini bir fabrikanın üretim hattında düşünün. Oturduğunuz koltuktan elinizdeki fincana; camınızdaki perdeden giydiğiniz ayakkabıya kadar hepsi ayrı ayrı zamanlarda farklı bir fabrikanın üretim hattında belki sabahın çok erken bir saatinde belki de gecenin en karanlık anında yarı mamulken işlenip mamul haline geldiler. Yaşadığınız tüm refah için sanayi devrinin müsebbiplerinden Henry Ford’a kadar teşekkür etmeniz gereken isimli ve isimsiz kahramanlar var. Yine de siz teşekkürü abartmayın zira bugün yaşadığımız refah yarınlarımızın yok oluşuna da sebep oluyorlar.

Dünya üzerindeki fabrikaların (başta Çin’dekiler olmak üzere) sürekli çalışmak zorunda olmaları hassas bir dengenin sürekli korunması gerekliliğini ortaya çıkarıyor. Bu da pazarlama ve satış kaynaklarıyla sağlanıyor. Üretilen malların hayatlarımızın içindeki müstesna yerleri sürekli korunmalı ve biz sesimizi çıkarmadan bu tüketime devam etmeliyiz. Tükettiğimiz ürünlerin bizim için çok gerekli olduğu düşüncesinden de bir an olsun sapmamalıyız. Üstelik satın aldığımız bir ürünü öyle on yıl, yirmi yıl kullanmak gibi bir gafletin içine de asla düşmemeliyiz. Bir ayakkabı mı aldınız; bir sene kullanıp ardından yenisini almak zorundasınız. Aksi halde o ayakkabının fabrikası stok yapmaya başlayacak ve zarar edecek. Toplumun genelinde oluşacak bir ‘israftan sapma’ davranışı genel bir ekonomik krizi tetikler. İnsanlar aynı elbiseleri sürekli giyseler, bazı lüks malların tüketimini azaltsalar bu üretim hattını etkiler ve sistem krize girer. Bu açıdan biz tüketiciler kuzu kuzu satın almaya devam etmeliyiz ve satın aldıklarımızı çok uzun bir süre kullanmamalıyız.

Eskiden insanlar ceplerinde mendil taşırlardı. Kullanıp ardından yıkayıp yine kullanırlardı. Şimdi ise bu ihtiyacı kullanıp atılan kâğıt mendiller görüyor. Her gün binlerce ağaç bu mendiller yüzünden çöpe gidiyor. Eskiden insanlar ayakkabılarını tamir ettirirlerdi. Şimdiyse eskiyen ayakkabılar çöpe gidiyor. Eskiden yolda gördüğümüz ekmeği öpüp başımıza koyardık; kuşlar yesin diye de ufalayıp açık bir yere bırakırdık. Şimdi her gün binlerce ekmeği çöpe atıyoruz. İsraf hayatımızı sarmış durumda. Tam da kapitalist sistemin istediği tüketiciler haline geldik. Fabrikalar 24 saat çalışarak olmazsa olmaz dediğimiz ürünleri üretiyor; bizler de deli gibi tüketip hevesimiz geçtiği dakikada kâğıt mendil gibi çöpe atıyoruz.  Yeter ki arz kesilmesin, yeter ki fabrikalar durmasın, yeter ki sermaye sahipleri üzülmesin. Biz hepsi için gerekli gereksiz tüketir, bol bol da israf ederiz. Varsın dünyanın tüm kaynakları sömürülsün, fosil yakıtlar yüzünden küresel ısınma marifetiyle dünyanın düzeni şaşsın, insanlık kendi yıkımını kendi eliyle hazırlasın. Biz sırf patronlar üzülmesin diye tüketiriz.

İsraf ne İslam’a sığar ne insanlığa. Kullan-at kültürünün ne geleneğimizde yeri vardır ne kültürümüzde. Bizim için mecburiyet kisvesine sokup önümüze koydukları o malların hiç birine ihtiyacımız yok aslında. Binlerce lira verip aldığımız cep telefonlarından ödediğimiz faturalara; kullanıp çöpe gönderdiğimiz giyim kuşamdan gıda maddelerine kadar hiç birine ihtiyacımız yok. Mehmet Akif’e Allah rahmet eylesin. 1914 senesinin zorlu günlerinde oturmuş fasulye yiyorken dâhiliye nezaretinden birisi gelir ve nazırın (içişleri bakanı) selamı ile yazılarında fazla kendilerini eleştirmemelerini ister. Akif cevaben der ki: Git o nazırına selam söyle; bu gidiş böyle oldukça ben susmam, fasulye aşı yediğim sürece de kimseden korkmam. Bu sözün pek çok manasından birisi de rahmetli Akif’in kanaatkarlığıdır. Az ile yetinebildiği ve israf etmediği sürece insan; kimseye eyvallahı olmaz. Ne kapitalist sermaye sahiplerine, ne dünyanın egemen güçlerine eyvallah etmek istemiyorsak israf musluklarını kısıp insanlığımızın ve İslamlığımızın gereği olan tasarrufu ilke edinmek zorundayız.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın