Dağ

 

Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur derler. Kısa bir ayrılıktan sonra nihayet sizlere kavuştuk sevgili okuyucu. Bayramdı, seyrandı, işti, okuldu derken ihmal ettiklerimizin affına sığınıyorum.

 

Dağların birbirine kavuşmaması deyimi eski zamanlarda bugünkünden daha fazla anlam taşıyordu. Bugün bir uçak yolculuğuyla birçok dağı kuşbakışı görebiliyor olsa da insanlık, dağlar henüz düze inmiş değil. Dağların insan zihninde uyandırdığı düşünce eskiden olduğu gibi; gerek yazınımızda gerek müziğimizde derin bir yer oluşturan ayrılık ve mücadele kavramlarıdır.  

 

Dağlarla birlikte akla aşmak eylemi gelir. Dağlar aşılır ya da aşılmaz, geçitlerden geçilir ya da geçilmez, dağlar dize gelir yahut gelmez. Dağ her zaman bir engeli ifade eder. Memleketinden askerlik için, iş için ya da başka zaruretlerden dolayı göçmüş kimse Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış gibi “Aşmaya kudretim yetmez cibali” diyerek yüreğini daha fazla kanatır. Bazen “Dağlar seni delik delik delerim” diyerek isyanını bayraklaştırır, bazen “Dağları aştım da düzde yoruldum” der; o kadar hasretini çektiği vatanına vardığında umduğunu bulamayınca. Sevdiğini gurbete yollayanlar “Ah neyleyim yine dağlar dumandır, gitti yârim geleceği gümandır” diyerek sitemlerini bildirirler dağlara. Bazen de “Dağlar dağlar, kurban olam, yol ver geçem” derler yâre kavuşmak için.

 

Aşılmazlıkları, azametleri ile dağlar insanın içinde bir saygı uyandırır. İlkel toplumlar ulaşılması imkânsız olan dağ zirvelerini kutsamış, kutsallaştırmıştır. Dünyadaki büyüklükler ifade edilirken de dağlar kullanılır. Dağlar kadar ulu, dağlar kadar büyük gibi ifadelerle büyüklük, dağ gibi adam benzetmesiyle de güvenilirlik ifade edilir. Necip Fazıl da bir şiirinde “Büyük olmak istersen, dağlara şarkı söyle” der. Zirvelere çıkmak, zirvede olmak en güzel dağlarla ifade edilir. Büyüklükten söz ederken ilk zikredilecek olan dağlardır.

 

Ayhan Işık’la Sadri Alışık’ın meşhur olmayan ’63 yapımı Maceralar Kralı adlı bir filmi var. Bir sahnesinde Sadri Alışık (İsmet), arkadaşı Ayhan Işık’a (Erol) şöyle söyler: “Sen hiç dağa tırmandın mı? Orda tepeler karla örtülü pamuk gibi bembeyazdır. Gökyüzü masmavi pırıl pırıldır. İnsan orda her şeyi unutur. Kendini Allah’a daha yakın hisseder. Gel seninle böyle bir dağa çıkalım Erol.” Buradaki Allah’a yakın olmak düşüncesi benim dikkatimi çekmiştir. Tabi ki Allah mekandan münezzehtir, yine de dua ederken bazı insanların semaya bakmaları büyüklüğü yükseklerde aramalarından kaynaklanır. Babillilerin bir çağda Allah’a ulaşmak için kule inşa etmeleri efsanesinin de bu açıdan bir gerçeklik payı bulunabilir zira bu türlü bir düşünce her zaman var olmuştur, “Yukarda Allah var” sözü Allah’ı yükseklerde arama içgüdüsünü, bu içgüdü de yüksekliği, dolayısı ile dağları kutsamayı getirmiştir.

 

Bana göre dağlar Allah’ın kudretinin yansımalarından sadece birisidir. Büyüklükleri ile insanda hayranlık hissi uyandırırlar ve imana vesile olan; imanı arttıran hayretlerden bir hayrettirler. Şehir hayatı insanı sınırlandırırken dağlar namütenahi olanı hatırlatır. İnsanoğlunun tüm ilerlemesi, uzaya kadar çıkıp denizlerin en derinine inmesi dahi dağlardaki azametin karşısında bir arpa boyu yoldur. En modern gökdeleni inşa eden teknoloji bir Ağrı Dağı yapamaz, büyük bir şehri yok edecek bir bomba Erciyes Dağı’nı yok edemez. İnsanoğlu her halükarda Rahman’ın rahmetine muhtaç, Muktedir’in iktidarına tabi, Kadir’in kudreti karşısında acizdir.

 

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın

Paylaş
Paylaş
Optimization WordPress Plugins & Solutions by W3 EDGE
%d blogcu bunu beğendi: