Peyami Safa’nın eserinin dizi yapıldığını duyunca şaşırmadım değil. Toplam 9 günün içinde geçen bir hadiseler zincirini sakız gibi uzata uzata kaç bölüme sığdıracaklar acaba diye meraklandım fakat merakımı yeneyim diye oturup dizi izleyecek değilim. Minareyi çalan elbet güzel bir kılıf hazırlamıştır. Dizi sektörü senaristlerini takdir etmeden de geçemeyeceğim. Romanı baştan sona okusanız bir bölümde biter, romanın yazarının eleştirdiği modernizm-asrileşme’nin daniskası dizide var, roman eleştirdiği dünyanın malzemesi olmuş durumda. Peyami Safa’nın kemikleri mi sızlar bilmem ama ben okduğum kadarıyla bu romanın dizi olarak içeriğini yansıtabileceğinden emin değilim. Bugünün televizyon izleyicisinin beslendiği ana damar dedikodudur. Dedikodu damarını güzelce besliyorsa bir tv programı, izlenme rekorları kıracak demektir. Kim kiminler nerede vs. Kim ne demiş, kime demiş, niye demiş vs. Duydunuz mu a dostlar falancanın filanı varmış vs. Ülkenin çoğunluğu dedikodu yaparak mutlu oluyor, dedikodu izledikçe tatmin oluyor. Memlekette Peyami Safa’nın adını bilen sayısıyla ilgili dizinin başrol oyuncusunun adını bilenlerin sayısının birbirine yaklaştığını yanılmayı ümit ederek tahmin ediyorum.

Gelelim romana. Cumhuriyetin ilk zamanlarında geçen roman İstanbul’un iki semtinin arasındaki farklılıklardan yola çıkarak bir şark-garp; gelenekçi-modernist karşılaştırması yapıyor. Kitaptaki kişiler de mekanlar da kutuplar gibi. Gelenekçi babanın karşısında modernleşme sevdalısı kız; gelenekçi nişanlının karşısında modern bir potansiyel sevgili, geleneğin hakim olduğu Fatih semtinin karşısında ise modern Harbiye…

“Neriman Beyoğlu’na çıktığı vakit, halis Türk mahallelerinde oturanların çoğu gibi, kendini büyük bir seyahat yapmış sanırdı. Gene Fatih uzakta, çok uzakta kaldı. Tramvayla bir saat bile sürmeyen bu mesafe, Neriman’ a Efgan yolu kadar uzun görünürdü ve Kabil’le New York arasındaki farkların çoğuna İstanbul’un iki semti arasında kolayca tesadüf edilir”

“Orada (Köprü’nün öbür tarafında) genç kızlar böyle mi yaşıyor, bir genç kız böyle mi yaşar?”

Neriman ne kadar hevesliyse batılılığa, babası da o kadar doğuludur, gelenekçidir.

“Bakın, dedi, Gülter de uyuyor, Sarman da.” Faiz Bey başını kitaptan kaldırdı ve gözlüğünün üstünden kızma baktı. Bu sözün bir mukaddime olduğunu anlamayarak tekrar gözlerini kitaba indirirken, Neriman söylemek istediği şeyleri unutmaktan korkarak hem de neticeyi çabuk almak isteyerek, sinirli bir acele ile anlattı:  “Sadece onlar uyumuyorlar, bütün Fatih uykuda. Ne düşündüm bilir misiniz?” Neriman, mütalâasını beyan etmek sırası gelince biraz kızardı ve Faiz Bey’in alâkası arttı.
  “Ne düşündüm bilir misiniz? Bütün bu semt, Müslümanlar…” Biraz düşünerek kelimeyi buldu: “Bütün Şark kedilere benziyor…” Bu mülâhaza Faiz Bey’i güldürmüştü. Takdirle istihzadan hangisine maruz kaldığını anlamayan Neriman şaşırdı ve büsbütün kızararak cesaretle devam etti: “Garp da köpeklere benziyor.” Durdu. Söylenecek fazla bir şey bulamıyordu. Halbuki pek çok şeyler düşünmüştü. İzah etmek lâzım. Gene şaşırdı. Faiz Beyin bir suali bu izahı istedi: “Ne gibi?” Faiz Bey gözlüğünün üstünden kızına hiç inhiraf etmeyen bir dikkatle bakıyordu. Ömründe ilk defadır ki Neriman’dan bir mütalâa dinliyordu. Neriman devam etti: “Şark da işte böyle miskin, uykucu, lâpacı… Bakın şimdi her taraf uyuyor. Bir de şimdi Beyoğlu’na çıkın… Ortalık mahşer gibi… Herkes ayakta, uyanık…” Faiz Bey hafif bir acılık ilâve olan tebessümüyle başını salladı. Aylardan beri kızının zihnini işgal eden bu meseleyi seziyordu. İşte bu gece, keyfiyet apaşikâr meydana çıkıyordu. Hayret etmedi ve bu mevzuda kendisine söz söylemek fırsatı çıktığı için memnun oldu, aceleye lüzum görmedi ve kızının bütün fikirlerini anlamak için sordu: “Garplılar niçin köpeğe benziyorlar?” “Çünkü onlar daima uyanık, uyurken bile uyanık… Çalışıyorlar, kazanıyorlar, iyi yaşıyorlar.” Faiz Bey bir daha güldü; lâtifeci şahsiyetini ihtiyar yüzünün vakarında gizleyerek sordu: “Şimdi bu Sarman fena mı yaşıyor? Bak senin kucağında mışıl mışıl uyuyor.” Neriman da güldü: “Ama biz olmasak açlıktan geberir.”  “Köpeklerin de sahipleri olmasa açlıktan ölmezler mi?” Kızını daha fazla üzmek istemeyen Faiz Bey ciddileşti ve müstehzi suallerinin cevabını beklemeyerek söyledi: “Güzel bulmuşsun, dedi, filhakika şarklılar, kediler, garplılar da köpekleri bunun için severler; şarklı tenbel, garplı da çalışkandır. Fakat gel seninle bu muammayı birlikte halledelim. Acaba her oturan adam tenbel, her koşan adam çalışkan mıdır?” Neriman’a baktı ve cevap vermesini beklemeden devam etti: “Kimi adam vardır ki sabahtan akşama kadar oturur ve düşünür. Onun bir hazine-i efkârı vardır, yani fikir cihetinden zengindir; kimi adam da vardır ki sabahtan akşama kadar ayak üstü çalışır, meselâ bir rençper, fakat yaptığı iş dört tuğlayı üstüste koymaktan ibarettir. Evvelki insan tenbel görünür velâkin çalışkandır, diğer insan çalışkan görünür velâkin yaptığı iş sudandır. Zira birisi maneviyat ile, zihin gayretiyle yapılan iştir; öbürü vücut ile, bedenle yapılan iştir. Maneviyat daima daha âlidir, vücut sefildir. Yapılan işlerin farkı da bundandır.”

Kitaptaki en sevdiğim pasaj olduğu için bu kadar uzun buraya aldım. Yıllardır şark-garp karşılaştırmalarında bıkmadan kullanırım Faiz efendinin bu örneğini. Çok güzel bir fikir-roman olan eser Ötüken Yayınları’ndan çıkıyor ve 140 sayfa civarında. Bütün batı özentilerine, modern yaşam sevdalılarına güzel ayarlar veriyor zira kitap eski olmasına rağmen konu tazeliğini hiç yitirmiyor.

“Bir İngiliz kızına Sadi’yi sorsan bilir, sen Şarklı olduğun halde bilmezsin. Kabahat sende mi, Sadi’de mi?”