Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Hüseyin Kartal Göçtü

“Bana ‘bey’ diyenlere direk söverim” diyordu Hüseyin Kartal. Sövmelerinden nasibini kimler almamıştı ki. Ben de aldım bir gün. Kendisine ‘bey’ diye hitap ettiğimden değil Allahtan. Malatya Akit temsilciliğinde Ahmet Keskin’le oturuyorlardı. Yazmaktan konuşuyorken kendimi yazar olarak addetmediğimi söyledim ve Hüseyin Abi daha sonra meşhur olduğunu öğreneceğim parlamasıyla “Ne işin var o zaman burada, kalk git” anlamını rahatça çıkardığım birkaç küfür sıralayıverdi. Kalkıp gidiyordum ki bu sefer de yine daha sonra meşhur olduğunu öğreneceğim dost canlılığı ile koluma girip başkasının beceremeyeceği bir hızda gönlümü aldı. Ertesi gün İnönü Caddesi’nden Dörtyol’a doğru yürüyorduk. Koluma girmiş bana Ezcümle’yi anlatıyordu.

Ezcümle’nin her sayısı Hüseyin Kartal’ın evlatları gibiydi. O sıralar 8. Sayı çıkmıştı ve Hüseyin Abi sekizinci evladını bağrına basmanın kıvancıyla dolmuş taşıyor, kendindeki heyecanı bütün Malatya, bütün Türkiye ve belki bütün insanlık duysun istiyordu. Bir edebiyat dergisinin arkasında ne olmalı diye sorarsanız hemen para ve ekip derim. Ezcümle’nin arkasında ne var diye şöyle bir kafamı uzattım ki ne göreyim: Malatya tabiriyle “sıçan düşse kafası kırılır” bir parasızlık ve 12 yaşında, ağzı var dili yok bir çocuktan (Hüseyin Kartal’ın oğlu Ebuzer) oluşan bir ekip. Hüseyin Abi’nin hal ve tavırlarına bakanlar bu durumu anlayamazdı tabi ki. Dergi sanki Türkiye’nin en çok okunan dergisiymiş gibi bir tavrı vardı ve aksine kimse inandıramazdı onu. Aç gezip tok sallanıyordu demeyeceğim zira açlık ve tokluk gibi kavramları bizim anladığımız manada algılamıyordu. Hayata karşı bir duruşu vardı ve bu duruşu kendisine sağlayan cebindeki para değil kalbindeki imandı.

El arabacılığından çaycılığa kadar ne çok işle uğraşmıştı bu güne kadar. Para kazanmaya çalıştığı işin bir önemi yoktu. Asıl olan “Tebliğ” vazifesiydi. Çocuklara-gençlere verecek kitap bulamayınca kendisi kitap yazmaya başlamış, daha sonra yüzlerce baskı yapacak Şehit Ömer’i yazmıştı. (Buraya bir parantez açmak zorundayım, Hüseyin Abi görse bu ‘yazmıştı’ tabirini hemen çıkar bunu buradan derdi. “Allah yazdırdı oğlum! Biz ne yaptık? Allah istemiş ki yazmışız, Allah istemiş ki bu kadar baskı yapmış, bu kadar okuyanı olmuş” derdi.) Çilenin her türlüsünü çekmiş, çileye karşı duyarsızlaşmıştı. Sevdasına kurşun sıkmışlardı. “Ölmedim lakin yaşıyorum da sayılmaz” diyordu bir şiirinde. Sevda olmadan ‘yaşıyorum’ denir miydi hiç. Şimdiyse yeni sevdasıyla, Ezcümle’siyle artık ‘yaşıyorum’ diyebiliyordu. “Bir tanıtım yazısı yazsana Ezcümle için” dedi bir gün bana. Başım gözüm üstüne Hüseyin Abim yazayım. Liseler arası şiir yarışması düzenlemişti Ezcümle, onu anlatıyordu. Çocuğunun başarısıyla gururlanan bir baba gibi anlatıyordu. Bu heyecanın bulaşıcı olmaması mümkün mü? Bütün yazarlar da ayrı ayrı göz nuruydu onun için. Murat Bilim, Yusuf Tosun, Ömür Çelikdönmez, Necmettin Evci, Oğuzhan Kırlı ilk aklıma gelenler. Her birinden ayrı ayrı, uzun uzun bahsediyordu. Dergi tanınıyor, okuyucusu artıyor, kitlesi büyüyordu. Ezcümle bir eve girdiğinde elden ele dolaşıyor, bayram havası estiriyordu. Böyle miydi bilmiyorum ama Hüseyin Abi’nin heyecanını yansıtmışımdır sanıyorum. Dergiyle ilgili havadisi aktarırken yine kendisi hiçbir şey yapmıyor, Allah istiyordu ve oluyordu. Allah’ın adı ile başlamıştı, O’nun izniyle devam ettiriyordu.

“Bize bir yazı versene” dedi. “Abi, ben nasıl yazayım, yapamam, edemem” derdim ama meşhur küfürlerinden bir daha nasiplenmek istemiyordum. Hüseyin Kartal Okulu’ndaydım artık ve ben istemesem de beni pişirmeye kararlıydı. ‘Tebliğ’ adam yetiştirmeyle olurdu ancak. Ben yetişmeyeceğimi düşünsem de o beni yetiştirecekti. Bir süre sonra ben de Ezcümle heyecanına kapılmış, koltuğumun altında birkaç tane dergiyle kapı kapı dolaşıyordum üstadımla. Çay ocaklarına gidiyor, birer bardak çay içip dergi bırakıyorduk. Yolda bizi durdurup bir şeyler satmak-anlatmak isteyenlere biz de dergi hediye ediyorduk. “Yazar Hüseyin Kartal” diye tanıştırıyordum onu bu şekilde tanıştığımız insanlara. Gülerek “Yapma bunu” diyordu; “kendimi bir şey zannedeceğim senin yüzünden”. Keşke kendini bir şey zannetseydin be Hüseyin Abi. Sana hak ettiğin kıymeti vermeyenler o zaman mecbur kalırlardı. Burnundan kıl aldırmadan, sırça köşkünden dışarıya çıkmasaydın o zaman adın efsane gibi dolaşırdı her yerde. En nefret ettiği şeylerden biri “bizden” algısıydı. Mütevazıydı, kimseye yukarıdan bakmıyordu. Birkaç kişi hariç kendisine değer veren de bulunmuyordu. Kitapları binlerce basılsa da tütüncüden borca tütün alıyordu halen. Derginin irtibat bürosunda miadını doldurmuş bir bilgisayarla Ezcümle’yi hazırlarken Ebuzer’i karşıdaki markete gönderiyordu ki karton getirsin sobada yakmak için. Bunları söylüyorum ama Allah için yokluktan dolayı şikâyet ettiğini duymadım hiç. Tek derdi çoğu münevver gibi anlaşılamamaktı. Barakada da olsa, lüks plazada da olsa onun için her yer aynıydı. Tütünü varsa, akşam eve giderken yüz gram kahve alabilmişse zengindi.

Hastalığının ilerlemesi son birkaç ayda oldu. Üvey annesinin cenazesi için İzmir’e gidecekti. Otogara girdiğimizde biraz yorulmuş, nefes nefese kalmış buna rağmen sigara içiyordu. Üzüntüsüne verdim durgunluğunu fakat söylemeden duramadım: “Hüseyin Abi ölmeyesin ha, tütüncüye dünya kadar da borcun oldu”. “Borç aklımda değil, Evvel Allah Abuzer var ardımızda”. “Biz de varız abi, sen canına bak da”. İzmir’den İstanbul’a geçmiş, orada rahatsızlanmış, İHH’dan sağolsunlar hastaneye kaldırmış bakmışlar. Sonra Malatya’ya geldi, yine hastalık, yine hastalık. Bu Ramazan hastanede olduğu bir gün aradı. “Çok bunaldım, kaçırsana beni”. Gazi parkındaydık yarım saat sonra. Kaçıp ne yapacak ki, gönül insanı muhabbetsizlikten sıkılır. Hastane odasından dost ortamına girince kendine geldi biraz. Sonrası çok hızlı geldi bana. Birkaç defa daha kaçtık; ya evden ya da hastaneden. Şimdi bana masal gibi geliyor ama daha dört gün önce oturmuş Ezcümle’nin web sitesini nasıl yapacağımızı, kendi şahsi sitesinin nasıl olacağını konuşuyorduk. Başını önüne eğdi bir an yorgun düşüp. “İyi bir kalemin var, Allah sana razı olmayacağı bir şey yazdırmasın” diyerek kalktı. Klasik gülümseyişiyle ki bilenler bilir “İyi bir duaydı ama değil mi?” diye de sordu. Bu vedalaşma sahnesi kanıma dokunduğundan cevap vermedim duasına. İyi bir kalemim yoktu ve hayatının son günlerinde halen birilerini teşvik etmeye uğraşıyordu. Helallik vasiyetlerine başladı hemen ardından. Şuna selam söyle, bundan helallik al. Hastalığına henüz teşhis koyulmadığı için lafını kestim. “Senin sorunun yazı yazmamak abi, yazmaya başlarsan zıpkın gibi olursun”. Ben inanıyor muydum acaba söylediklerime.

Hüseyin Kartal, Allah’ın kulu bu gece vefat etti. Selam olsun onun gibi mücahitlere, dava adamlarına, anlatacak söyleyecek sözü olanlara. Allah’ın adıyla başlayıp O’nun adıyla hayatı tamamlayanlara.

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın