Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana

Ne acı şey savaş. Dün Suriye’den kalkmış buralara sığınmış bir adamla tanıştım. Dil bilmez, yol bilmez. Gelmiş bir yabancı memleketin bir kenar mahallesinde bir damın altına sığınmış. Eşi ölmüş, bir tane çocuğuyla birlikte. Ne acılar çekmiş insanlar tarih boyunca. Hep savaşlar yüzünden. Neyi paylaşamıyorsunuz bilmiyorum ki. Ya para yüzünden ya din yüzünden. Ben senin dinini kabul ediyorum sen ne diye benimkini kabul etmiyorsun? Ben senin rızkına mani olmuyorum sen niye gözünü ekmeğime, zeytinime dikmişsin? İnsan dünyanın en vahşi yaratığı.

Yaşar Kemal’in kitabı da savaş sonrasından birkaç insan portresi çiziyor bize. Bir adada mübadeleden kaçmış bir Rum, istiklal madalyalı yarı asker yarı eşkıya bir Çerkez. İkisinin iki koldan savaş hatıraları. Acılar, kırımlar, ölümler… Yaşar Kemal okumamıştım daha önce. Yıllar önce Hürriyet gazetesinin tefrika halinde yayınladığı İnce Memed serisini saymazsak ki o zamanlar çok küçüktüm. Yazarın tarzı her romanında böyleyse eğer gerçekten Nobel’e aday gösterildiği kadar varmış dedim içimden. Romancılığı farklı bir boyuta taşımış yazar. Cengiz Aytmatov’un kitaplarındaki gibi, romanla tiyatro arasında gezinip duruyor, Eski Türk ve İran edebiyatlarının hikayelerinin şekillerini de kullanıyor. Bazen de Küçük Prens’in gezegenleri dolaşması gibi dolaştırıyor insanı. Anlatım şekli, ifadeler, benzetmeler kendine özgü. Orhan Pamuk’un da hemen tüm kitaplarını okudum. Nobel ödülünü ben veriyor olsaydım hiç tereddüt göstermezdim iki yazar arasında.

Yaşar Kemal’in bu kitabı 1997 yılında basılmış. Daha eskiden olsaydı bu hikayeyi bu kadar rahat kaleme alabilir miydi bilmiyorum. Mübadil Rumların çektikleri ızdıraplar, savaşta katledilen Ermeniler, her yanlarından asaletleri belli olan Kürtler ve Araplar… bunların yanında gaddar, zalim, kan içici Türkler. Edebiyatı ne kadar güzel olursa olsun Türkçe bir kitapta Türklerin bu kadar adi gösterilmesi hoş olmamış. Orhan Pamuk’un 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt çıkışı aklıma geldi ister istemez. Birilerine hoş görünüp Nobel ödülü almak uğruna yapılan bu tür davranışlardan birisi Yaşar Kemal’in yaptığı da. Bu kadar kuvvetli bir kalemin alabileceği en güzel ödül benim gibi binlerce okuyucunun takdiridir oysa ki. Ben soyuna, sopuna, milletine bakmadan bir nice yazarı takdir ediyor, kendimce onlarla dost oluyorum yazdıklarından yola çıkarak. Bir yazar için bu yeterli değil midir? Yaşar Kemal ne yazık ki dostum olamadı bu güzel kitabıyla. Ezilen, işkence gören, katledilen milyonlarca Türk’ü göz ardı ederek.

 

“Yüzlerce, binlerce yıl bu topraklardaki insanlar savaşmamışlardır. Sonra, sonra da başka kavimler gelmişler Mezopotamyaya, bütün iyilikleri, güzellikleri, bütün güzel düşünceleri yakmış yıkmışlar, savaş, çirkinlik tohumlarını bu topraklara atmışlardır.” Türklerden bahsediyor arkadaşımız.

“Kürtçede ben, o dağlarda, dilin erişilmez sıcaklığını, insan yüreğinin ışığını, apaydınlık sevgisini buldum.” Ben de aynını Türkçede buldum. Anadilim, gözümün nuru Türkçem.

 

“Var idi bir Şehremini, toplatmış idi bütün köpeklerini Istanbulun, doldurmuş idi Sivriadaya. Dedi Istanbulda beş yıl hiçbir köpek kalmadı. Dedi, İstanbul şehri bomboş kaldı. Sivriadada köpekler üst üste yığıldılar, sivri, keskin kayalıkların aralarına, su yok, yiyecek hiçbir şey yok. Köpekler açlıktan susuzluktan, deniz suyu içip yanaraktan, hep bir ağızdan gece gündüz hiç kesmeden ürüşmeye başladılar. Dedi, o kadar çok ürüşüyorlardı ki, sesleri İstanbuldan duyuluyordu. Sivriadanın yakınlarından geçmez olduk. Bilmeyip de geçenler, kulaklarını tıkadılar. Balıkçılar, Sivriadanın yakınlarına bile uğramadılar. Köpekler, sonunda birbirlerini parçaladılar, birbirlerinin etini yiye yiye tükendiler. Şehremini, bir yıl sonra, birincisinden de daha çok binlerce köpeği adaya doldurdu. Onlar da birbirlerini yediler, bitirdiler… Üçüncü, dördüncü yıl… Dedi, şehremini ölmedi, daha yaşıyor. Osmanlı çok merhametli, çok iyidir, köpeklerin gözlerini oymuyor, dedi.” Osmanlı’ya da çatınca vazifemizi ifa etmiş olduk.

 

“Onlar gidince bet bereket de gitti. Evimizi yapacak bir duvarcı, bir marangoz, söküğümüzü dikecek bir terzi, saban demirimizi dövecek bir demirci, bir doktor, bir baytar, bir tekne ustası, bir motor tamircisi de kalmadı. Açlığa duçar olduk efendim, nuru aynım, mirim. Sizler okumuş insanlarsınız, bilirsiniz, Rumları niçin gönderdiler, ben bunu düşündüm de bir türlü çıkaramadım. Kim gönderdi bunları da bizi bu hale düşürdü?”

 

Bir roman karakterinin ağzından Rumlara ağıt. Ne hale düştüysek Rumlar gidince. İktisadi bakarsak hadiseye, gelişmiş dediğimiz ülkelerin ekonomilerinin temel dinamiği olan hizmetler sektörü hep onların elindeymiş ve yavaş yavaş Türklere geçmiş. Elbette ki kardeşlik hukukuna bağlı Rumlar da vardı bu mübadillerin içinde ama bizi sırtımızdan az mı vurdular?

 

“İşte bu kurt yemiş, çürümüş küçücük bir fiskeyle de yıkılmış, darmadağın olmuş çınar kalıntısının parçalarını bitiştirip yeniden yeşertmek istiyor Mustafa Kemal Paşa. İyi niyetli, ama hiç çürümüş, un ufak olmuş çınar yeşerir mi? Gariban Mustafa Kemal Paşa, iyi adam.”

 

Çınar bir filizinden dahi yeniden yeşerir de dibine zehir döküyorlar o ağacın sürekli. Öyle değil mi Yaşarimu? Aklıma takılan bir iki nokta daha var. Mübadil Rumlardan bahsederken üç bin yıldır burada yerleşik oldukları söyleniyor zırt pırt. Ne üç bin yılı kardeşim. Kaç bin yıldır gün yüzü görmedi ki bu gariban Anadolu. Ne zaman savaş eksik oldu, ne zaman kan durdu gözyaşı dindi? Hiçbir zaman. Sürekli göçler, sürekli kaçmalar. Kimse hiçbir yerde değil üç bin yıl üç yüz yıl bile kalmış değildir bence.

 

“Ona göre insanoğlunun hiçbir emeği boşa harcanmamalıydı. Bu zeytinyağı yağ haline gelinceye kadar ne kadar, ne kadar çok emek yemişti. Önce zeytin fidesini dikeceksin, yetişmesi için ona bakacaksın, her yıl dibini kazacak havalandıracaksın, yabanileri aşılayacaksın, aşıyı tutturmak için usta bir aşıcı olacaksın, usta bir aşıcı olmak  için de yıllar yılı, deneylerden geçecek, sonunda da aşıyı tutturunca sevincinden göklere uçacaksın, sonra da uzun yıllar meyve versin diye bekleyeceksin. Önce, yedinci yılda bir tek ya da üç meyve verecek. İşte o ilk sevincin, ilk göz ağrındır, o ilk zeytini yemeyip bir armağan gibi saklayacaksın. Öteki yıllar yirmi otuz tane kapkara, başparmak büyüklüğünde ışıl ışıl zeytinler alacaksın. Üçüncü yıl sağlıklı genç ağacın ürünü artık sayısızdır ve çok etlidir. Genç ağacın zeytini büyük, parlaktır. Yaşlı ağaçların meyvesiyse küçük, buruşuktur. Meyvesini vermiş, olgunlaştırmış genç ağaç, şöyle uzaktan, insanı görünce kabarır, sevinçten yapraklan ışık gibi açar, titrer. Ya buğday, ya pirinç, ya incir, nar, elma, kiraz, şeftali ne emeklerle yetişir. İnsan düşünmeli, elini attığı her zeytin tanesinde, her pirinç, her buğday tanesinde ne kadar, ne çok alın teri, ne kadar çok emek var.”

 

“Bu insanlar, kendilerini yaratıkların en akıllısı sanıyorlar, bu yaratıkların en acınası yaratığı, yaratıklar içinde kendinin en ahmak yaratık olduğunu bilmeyecek kadar en ahmak, kendi canına, tekmil yaratıkların canına kıyan bu yaratıkların en kötüsü yaratık, yaşadığı şu yeryüzünün bir cennet olduğunu bilmeyecek kadar enayi, yediğinin içtiğinin, doğan güneşin, akan suyun, esen yelin, uçan bulutun, yağan yağmurun, açan çiçeğin, büyüyüp gelişen meyvenin, tomurcuğun, yer altında çabalayan tohumun, uçan kuşun, petekteki arının, sayısız, milyarlarca, milyarlarca ışılayan rengin bir tansık olduğunu bilmeyecek kadar eşşek, hem de eşşoğlu eşşek. Bu korkunç yaratık gene savaş çıkaracak, ormanları yakacak, yüzlerce binlerce yıldır yaptığı şehirleri yıkacak. Gözlerdeki bütün göz nurlarını alacak, akıllı kedi sen onun için mi bu adadan çıkmadın, öyle mi?”

 

“Sana bir ad koymayacağım. Senin adın olmayacak arkadaşım. Senin bir adın olursa başın beladan kurtulamaz. Onun için sen adsız kalacaksın. Sana arkadaş, arkadaşım, diyeceğim.”

 

İki kişinin ayrı ayrı ve aynı savaşlarda yaşadıkları  ve bu savaşların bıraktıkları izler hem gerçekçi hem de masalsı. Savaş yaşayan insanların geçirdikleri travmayı tahmin etmek bile istemiyorum. Dağılmış ocaklar, on beş yaşındaki oğlunu bekleyen anadan kocasını bekleyen taze geline kadar kalanların acıları ve ümitleri. Her geçen gün azalan o ümitler. Bunların yanında o cephelerde yaşananlar. Sarıkamış’ta, Allahuekber dağlarında ayakta donan zavallı çocuk yaştaki askerler. Çanakkale’de bir yandan orantısız bir güçle saldıran düşman diğer yandan dizanteriden tifoya kadar bir dizi hastalıkla savaşan vatan evlatları.

 

“Savaşta, insanlar birbirlerinin bitkin, yılmış, canından bıkmış yüzlerini görseler, Türklerin dediği gibi, alimallah, birbirlerine kurşun sıkamazlar. Süngü süngüye dövüşün, bundan dolayı, acısı büyüktür. Süngü savaşına girmiş bir kişi bundan dolayı ölünceye kadar mutlu olamaz, kendine gelemez, yaralı kalır.”

 

Sonrasında ölenlerin değil de kalanların çektikleri. Çünkü insan bir kere ölür hayatında fakat bu kadar acıyı kısacık bir hayatın içinde çekenler içinse her gün ayrı bir ölümdür.

 

“Bu savaşlar bizi perişan etti. Korku bizim iliklerimize işlemiş. Ya köküne kadar, ölürcesine korkuyoruz ya da hiçbir şeyi umursamıyoruz. Biz her şeyimizi, insanlığımızı yitirdik. Bu savaşlar neyimiz var, neyimiz yoksa hepsini aldı götürdü. Yüreğimiz çırılçıplak kaldı. Ölenlerimiz öldü, ölmeyenlerimiz de paramparça, liyme liyme. Çok şükür ki daha korkuyoruz. Onu yitirmedik. Ya onu da yitirseydik, korkuyu da!..”

“Yangından hepimiz göğünüp çıktık. Yangından hepimiz yanmış, kavrulmuş, yüreklerimiz paramparça olmuş çıktık. Biz yaralandık, biz insanlığımızı yitirdik, derdi Doktor Halil Nuri Bey. Bizim insanlığımız gitti, külümüz kaldı. Artık biz eski sağlıklı insanlık değiliz. Bizim çocuklarımız da artık o eski insan olamayacak. Torunlarımız da… Üstlerine kıyamete kadar kan yağacak, yaralanmış, yarı deli, birbirlerini yiyerek, bütün acıma, insanca duygularını yitirmiş, şu dünyada içlerindeki ışığını boşaltmış, öyle dolaşacaklar, birbirlerinin gözlerini oyarak…”

Acaba biz de bu acıları çekenlerin torunları, genetiğimize bu acılar işlenmiş olarak mı doğduk diye düşünmeden edemiyorum. Mutluluğu beceremiyoruz gibi geliyor çoğu zaman. Her zaman diken üstündeymişiz gibi eğreti duruyoruz bu hayatın üzerinde. Dedelerimizin yaşadığı bu acılar mı sindi ruhumuza? Kim kimdi, ne yaşadı, ne oldu? Yerini yurdunu terk ederek memleketin çeşitli köşelerine savrulmuş insanlar, savaş sonrasında bir daha eski dirliğini, düzenini, mutluluğunu bulamayanlar. En yakınlarını kaybedenler ama kelimenin tam manasıyla kaybedenler. Büyük ihtimalle öldüğünü bilip mezarını bile bilmeyenler.

“Bak, bak, şu kasaba, şu köyler hep asker kaçaklarıyla dolu, astılar mı hiçbirini. Hepsi de zengin oldu.” “Babam da şehit oldu. Mezarında ışık yanıyor.” “Hahhah, hahha… Mezarında ışık mı yanıyor?” “Işık yanıyor ya.” “Vay oğlum vay, akılsız oğlum vay, babanın mezarı yok ki…” “Yok, biliyorum ana, yok.”

“Vasili, sırtında ölü, geçtiği dağları, denizleri, akarsuları kokutarak koşuyordu.” Bu da savaş sonrası travmalardan biri. Adam ölü taşımış sırtında ve kokularını hiç unutamamış. Daha beter kim bilir neler yaşandı daha. Allah öyle acılar göstermesin bizlere. Lakin bir nokta daha var burada dikkatimi çeken. Öyle bir anlatmış ki yazar, zannedersini Rumlar savaşmış savaşta hep. Bayağı bir abartmış Yaşar Kemal. Hele ki bir yüzbaşı var kitabın bir yerinde. Yüzbaşı olduğuna göre büyük ihtimalle Türk. Zalim, gaddar, kötü. Sanki o Kurtuluş Savaşı’nı biz çıkardık, biz gittik el alemin memleketine girdik, biz katliam yaptık.

“Allahuekber bozgunlarını, bozgundan geriye kalan askerleri, asker kaçaklarını, donmuş insan ormanını, Yezidi kırımını, Ermenileri, Ermenilerle savaşları, Ermeni kırımını anlattı.” Türk kırımını da anlatsaymış ya.

“Çocuklarımızın hepsi, on beş yaşındakiler bile savaşa sürülünce, hiçbiri de geri dönmeyince o kuş sesini kesti.”

“İnsan isterse her sabah gün atımıyla birlikte yeniden doğabilir, kirlerinden, acılarından, yaralarından arınabilirmiş.”

 

 

            Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan bu kitap ilk baskısını 1997 yılında yapmış ve 330 sayfa civarında. Hararetle tavsiye edemeyeceğim, yazarın anlatım zenginliği karşısında şapka çıkarsam da tarihi hadiselere fazla yanlı yaklaşması da beni kitaptan soğutmuş durumda.

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın