Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

İslam’da Modernleşme

        İslam’da modernleşme olur mu? Bu kitabı okuduktan sonra cevabım “Kesinlikle olmaz” oldu. Yazara göre sadece belirli zamanlarda, ihtiyaç hâsıl olduğunda ortaya çıkan mücedditler yani yenileyiciler İslam’ı çağa uyduracaklarına çağı İslam’a uyduracak yeniliklerle ortaya çıkarlar. Modernleşme dediğimiz hadise batının dinden kopma serüveninin bir parçası olmakla birlikte, din olgusunun hayattan tamamen dışlanmasının toplumda yaratabileceği boşluğu doldurmak için icat edilmiştir. Dolayısı ile modernleşme dinin yerine geçmeyi amaçlayan bir eğilimdir.

“Vahy edilmiş herhangi bir din gibi İslam’da da mutlak anlamda bir modernleşme mümkün değildir. Bununla kast edilen, İslam dünyasında ve Müslümanların düşünce tarzında değişmedir.[1]

Bununla birlikte yazara göre İbrahimi dinler diye kullanılmaya başlayan, bütün ehl-i kitabı bir kategoriye sokan düşünce tarzı sadece tarihi bir ifadedir, reelde böyle bir bütünlüğün var olması mümkün değildir. Allah katında din sadece İslam’dır. Hak olan din İslam olduğu için bugüne kadar Türk-Osmanlı toplumunda “din” kelimesi İslam’ı ifade etmiştir. Din dendiği zaman bahse konu olan İslam’dır, diğer dinler değil.

Modernleşme süreci önce batı dünyasında başlamış, batının gücünü kazanıp doğuyu taciz etmeye başlamasıyla da doğuya sıçramıştır. Coğrafi keşifler, fenni ilerlemeler ve neticede oluşan paralı bir burjuva sınıfı Avrupa’da sınıf farklılaşmasının aristokratlar ile olmayanlar arasından zengin olanlarla olmayanlar şekline dönüşmesine sebep olmuştur. Cebinde parası olan adam ister istemez parasız asilden daha üstün olacaktır. Asil’in üstünlüğünü kabul etmeyecektir. Kral dâhil olmak üzere gücünü tarihten ve kiliseden alan grupların karşısına çıkan burjuva sınıfı rakiplerini devirmek için bir silah olarak modernleşmeyi kullanmışlardır. Dönüşüm, modernleşme, sekülerleşme; dinin vadettiği cenneti dünyada vadeden bir sistemin inşası şeklinde gerçekleşmiş; din kavramı yerini medeniyet kavramına bırakmıştır. Dinin idealize ettiği, nihai amaç olarak belirlediği kozmopolis (evrensel şehir) dönüşerek modernizm halini almıştır.

Yeni düzenin ilk mücadelesi Avrupa’da olmuş, din sekülerleşip kişilerin hayatından çıkmış ve yerini medeniyete bırakmıştır. Avrupa’nın bundan sonraki adımı “yekpare bir Avrupalı ve Avrupalı-dışı kimlik şeklinde kolektif kimlik ayrımının tahkimi[2] şeklinde olmuştur. Dünyadaki doğu-batı kutuplaşmasının ilk adımları Avrupa’da dinin yerine medeniyetin geldiği mücadelenin sonunda atılmıştır. Bu tarihlerden sonra yapılmış olan doğu-batı, gelişmiş ülkeler-gelişmekte olan ülkeler, üçüncü dünya vs. gibi farklılaşmalar-farklılaştırmalar aynı eğilimin ürünüdür.

Napolyon’un Mısır seferi bu dışa açılmanın bizim tarihimiz açısından önemli aşamalarından biridir. Napolyon’un kendi ifadeleri ile hedefi; medeni olan Avrupa insanının refahını medeni olmayan doğu insanlarını sömürerek sağlamaktır. Bunun kılıfı tabi ki medenileştirme, modernleştirme daha yeni tabirle “demokrasi götürme” şeklinde olmaktadır. Kendilerini medeni gören batı toplumu bizim gibi ilkel toplumları sömürmek için her zaman bir bahane bulmuş ve bu güzel bahaneler sayesinde bizim içimizden de yandaşlar edinmişlerdir. Nihai hedefleri her zaman için kendi refah seviyelerini sürdürmek olmuştur. Napolyon yüzyıllardır tüm sömürgeciler için güzel bir örnek olmuştur. Bugün batı dünyası için, Avrupa, ABD ve Kanada için bütün dünya koca bir sömürme alanıdır. Buralarda yaşayan insanları hayvandan ayrı görmezler ve kendi lükslerinin devamı uğruna hepsinin öleceğini bilseler gıkları dahi çıkmaz.

Batıyı bu ölçüde “efendi” yapan, doğuyu da “köle” derecesine indiren; onların teknik anlamında ilerlemeleridir. Bin yıllarca toplumların aynı teknolojik gelişmeleri aynı anda edinebilmeleri sayesinde güç, genel olarak dengeli bir şekilde dağılırken teknik çağdaki Avrupalı ilerlemesi iktidar dengesini tamamen bozmuştur. İslam toplumları ve bilhassa Osmanlı için bu dengenin aleyhte bozulması büyük bir psikolojik çöküşe sebep oldu. Yüzyıllardır İslam’ın verdiği bir özgüven duygusuyla kendini mutlak üstün gören Osmanlı toplumu yine yüzyıllardır kâfir-küffar olarak gördüğü ve her zaman altında gördüğü batının üstünlüğü karşısında bocaladı ve çıkış yolları aramaya başladı. İslam’da Modernizm arayışının başlangıcı olarak bu çıkış yolu arayışlarını alabiliriz. “Biz nerede hata yaptık?” sorusu çeşitli düşünürler tarafından çeşitli şekillerde cevaplandı. Kimisi kabahati İslam’da bulurken kimisi batının gelişimini iyi takip edememekte buldu. İslam’ın özüne dönmek gerek diyenler, din terakkiye manidir diyenler, tekniklerini alalım ahlaklarını almayalım diyenlere kadar onlarca düşünce şekli meydana çıktı ve bu alandaki düşünme faaliyeti hala sürmektedir. Osmanlı’nın batıya karşı ilk tepkilerinden birisi dine daha sıkı sarılmak şeklinde cereyan etmiştir, din elden gidiyor, din elden gitmesin, şeriat isteriz devirleri aynı zamanda batıya karşı askeri üstünlüğün geride kaldığı, siyasi ve diplomatik mücadelenin başladığı dönemlerdir. Bundan sonraki eğilim ülkenin bekasını korumak şeklinde gerçekleşti. Osmanlı’nın en uzun yüzyılı olan 19. yüzyıl boyunca dağılma korkusu, yok olma korkusu, Endülüs korkusu… aydın tabir edebileceğimiz insanların arasında hâkim olmuş ve çeşitli çözüm yolları aranmıştır. Çözümü Avrupalılaşmada bulanlar tarihimizin “hain” diye yaftaladığı kimselerdir ki bana göre çoğunluğu hainden ziyade çözüm yolu arayan kimselerdir. Örnek olarak Enver Paşa aklıma gelen ilk isim ve Endülüs Korkusu kavramıyla özdeştir benim kafamda. Büyük yanlışlar yapmış olan bu askeri şahsiyeti yönlendiren temel düşünce topraklarımızı kaybetme korkusu olmuş ve çözüm yolu biraz romantik bir tarzda, savaşarak batıya yeniden hâkim olmak şeklinde oluşmuştur kafasında. Neticeyi hepimiz biliyoruz. Hain değil fakat bulduğu ve uyguladığı çözüm yolu yanlış. Bu aydınların arasında batı kültürüyle fazla bütünleşmiş, kendini batılı hissetmiş tipler de mevcuttur ki bunların da hıyanetten ziyade özden kopma eğilimiyle faaliyetlerde bulunduklarını düşünüyorum.

Bana göre Osmanlı’nın son dönemleri ve sömürgeci batı karşısındaki mağlubiyetinin sebebi İslam düşüncesine pek de uygun olmayan abartılı kaderci yaklaşımlarıdır. Bedri Gencer’in kitapta her fırsatta değindiği Gazali felsefesi o zamanın Osmanlı toplumunda isim vererek ya da vermeyerek mevcuttu ve bütün hesabı ahirete bırakmaya alışmış anlayış mücadeleden ziyade sabretmeyi öğütlemişti onlara. Haliyle mahşerde olacağına kesin inanılan hesaplaşma “onlar” ne kadar ilerlerse ilerlesinler, nasıl olsa hesap günü var düşüncesiyle halkı pasifize edip mücadeleden geri bırakmıştır. Hâlbuki İslam’ın kader anlayışı pasifize olmuş, hiçbir şeye elini sürmeyerek kabuğuna çekilmiş bir Müslüman öngörmez. Kadere iman mevcut olmuş ve olacak tüm maddenin ve hadisatın Allah’ın ilminin içinde olduğuna inanmaktır.

Osmanlı’nın bir eğilimi de askeri yeniliklerle batının seviyesine yeniden ulaşmak şeklinde gerçekleşti. Tarihin seyrine bugün bakarken bunun ateşin kaynağına değil alevine su püskürtmek gibi olduğunu görüyoruz. Genç Osman’la başlayan, 3. Selim ve 2. Mahmut’la devam eden askeri yenilik hareketleri başarıyı getirmemiş, savaşlar kaybedilmeye devam etmiştir. Bundan sonraki çıkış yolu arayışları Tanzimat ve Islahat fermanlarıyla devam etti. Tanzimat gayrimüslim tebaaya ayrıcalıklar vadeden bir fermanken Islahat bunun reelde uygulanmasını sağlamıştır. Bu fermanların Osmanlı’nın sonunu hazırladığını ve hatta bugün dahi ceremelerini çektiğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz. O güne kadar millet kavramı Osmanlı toplumunda çok yaygın değilken, herkes kendini Osmanlı olarak hissederken artık Ermeni, Rum, Türk, Arap vs. gibi millet isimleri kimlik olarak ortaya çıkmış ve dağılma sürecini hızlandırmıştır. Ulus devlet kavramının zirveye yaklaştığı dönemlerde herkese farklılıklarının hatırlatılması çözülmenin de başlangıcıdır. Bu hatırlatma, hâkim Türk Milleti içinde de öfke uyandırmış ve Türk Milliyetçiliğinin başlangıcı olmuştur. “Örneğin Galata gibi gayrimüslimlerin yoğunlukta bulunduğu semtlerde Hıristiyan halk arada sırada kendilerine gâvur dedikleri gerekçesiyle bazı Müslümanları karakola şikâyet ettiklerinde, Tabur ağası, ‘artık gâvura gâvur denmeyeceğini bilmiyor musunuz?’ diye çıkışıyor[3] Ulus-Devlet cumhuriyetle birlikte kurulmuş olacaktır fakat Türkiye gibi köklü bir devletin beyaz bir sayfa açması mümkün olmayacaktır. Bunu bugün de görebiliyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarında hâkim olan milliyetçilik ve yapılan reformlar köklerini yine 19. yüzyıl aydınlarının fikirlerinden almaktadır. Hatta Latin alfabesine geçmek bile ilk defa 2. Abdülhamit tarafından gündeme getirilmiştir.

19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin de dış etkilere kayıtsız kalamayarak bir dönüşüm geçirdiğini görüyoruz. Çeşitli fikir akımlarının iktidarları, 2. Abdülhamit devri politikaları halk arasında da bir değişime sebep olmuştur. Yazarın da kitapta yer yer değindiği gibi ulemadan ubedaya yani aydın kesimin hâkim öğesinin dinden edebiyata geçtiğini müşahede ediyoruz. 2. Abdülhamit döneminde dağılma sürecinin önüne geçebilmek için halifelik makamı padişah tarafından yeniden canlandırılmaya çalışılmıştır. Gayrimüslimlerin eninde sonunda devletten kopacaklarını gören padişah bildiğim kadarıyla çok dindar olmamasına rağmen İslami kavramlara daha sıkı sarılmış, tüm Müslümanların halifesi olmasından faydalanarak dağılmanın önünde durmaya çalışmıştır. O zamana kadar batıya önem veren devlet bu padişah devrinde Hicaz demiryolları başta olmak üzere çeşitli projelerle doğuya yönelmiştir. 2. Abdülhamit doğunun kopmasını önlemek için Kürt, Arap ve benzeri Müslüman halkın önde gelenlerinin çocuklarını İstanbul’a getirterek eğitim vermeye uğraşmıştır. Padişahın eğitime verdiği önem ironik bir şekilde kendine muhalif bir gençliğin oluşmasına sebep olmuş ve neticede tahttan indirilmiştir. Abdülhamit döneminin iki önemli düşünürü de yazarın sık sık düşüncelerine yer verdiği Namık Kemal ile Ahmet Mithat’tır.

Kitabın Bölümleri

Kitabın birinci bölümü kavramsal bir arka plan çıkarıyor. Gelenek kavramı modernliğin zıddı bir kavram olarak belirtiliyor. Comte’un görüşüne göre sosyoloji, teolojinin sekülerleşmiş versiyonudur. Yani din yerini modernleşme sürecinde sosyolojiye bırakmıştır. Geleneğin yerini modernleşme aldığı için günümüzde modernleşmeye duyulan güvenin sarsılması geleneğe yönelimi de doğurmuştur. İslam’da gelenek Peygamber Efendimiz ’in sünnetini ifade etmektedir. Gelenek süreklidir, reeldir, bütündür ve mükemmellik anlayışı içerir diyor yazar. Modernlik ise geleneğin tam zıddıdır. Sürdürüleni tamamen yıkıp yerine yenisini geçirme projesidir. Brand New: yepyeni olanı eskinin yerine koymak anlamına gelen modernizm, ufak tefek değişiklikleri ifade eden yenilikten farklıdır. Modernizm projesi dinin yerine geçtiği için dinlerin vadettikleri cenneti “şimdi ve burada” kurma projesidir. “Ünlü Amerikalı siyasi düşünce tarihçisi Sheldon S. Wolin ise modernizmin temelini atan üç isim olarak Bacon, Descartes ve Hobbes’u anar. Bunlar eserleriyle “bilgi ile iktidar” arasındaki ilişkinin çerçevesini çizerek modern iktidar ideolojisinin temellerini atmışlardır. Bunlara Machiavelli, Locke, Hume, Rousseau, Montesquieu eklendiğinde modern batılı dünya görüşünü şekillendiren sekiz anahtar isme ulaşılır. Bu gruba Alman düşüncesinin devleri Kant ile Hegel de eklendiği zaman on büyük isimden oluşan liste tamamlanır[4] Yazar sık sık değinmiş kitap boyunca modernizm tanımına, ben de bir defa daha aynı kavramın farklı bir bakışla incelenmesinden bahsedeyim. Din olgusunun Avrupa toplumunda eski önemini yitirmesi insanların dâhil olmak ihtiyacı hissettikleri farklı bir kavramın oluşmasını gerektirmiş, içlerindeki boşluğu doldurmak için modernizme sığınmışlardır. Tanrı ile aralarındaki bağı kutsallık, din, gelenek gibi kavramlarla kurmaya alışkın olan toplum içlerinde oluşan bu boşluğu sosyoloji, modernizm, gibi kavramlarla; dinin vadettiği ve bilinmeyen olan cenneti dünyada kurmak amacıyla doldurmuşlardır. “Modernliğin özgül birimi kapitalist ulus-devletinin akıbetini Durkheim kuralsızlık (anomie), Weber demir kafes (iron cage), Marx yabancılaşma Lukacks ise şeyleşme kavramlarıyla karakterize etmişlerdir[5] Modernizmin beş karakteristiği Berger’e göre soyutlama, geleceksellik, bireyleşme, serbesti ve dünyevileşmedirnm.

Modernleşmenin getirdiği meşruiyet kaybı aklileşme ile telafi edilmeye çalışılmıştır. Din hayattan tamamen çıkarılınca meşruiyet kaynağı olan kutsal metinlerin yerine de bir şey konması gerekmiştir ki bu da akıl olmuştur. İdeolojiler modernizmin kurmayı planladığı akla dayalı yenidünyanın araçları olmuştur. Her toplumun yaşadığını düşündüğü, yaşandığı varsayılan altın çağ yine hedef olarak sunulmuştur. İslam düşüncesi ise bu köklü değişimleri bir anda kabullenecek durumda değildi zira Hıristiyanlıktaki gibi akla şüpheler getirecek çoklu tanrılar, asalet unvanları ve bunu savunan kiliseler gibi meşruiyetleri tartışılır kavram ve kurumlar yoktu. İslam mutlak olanı araştırmak yerine peygamberin getirdiklerini pratiğe aktarmayı hedefliyordu. İdeolojileşme şansı da pek yoktu zira düşüncenin temelini sadece fıkıh yani şeriatın uygulanması oluşturuyordu. Yukarıda değindiğim gibi öz’ü değiştirmek; İslam’ı çağa uydurmak yerine çağı İslam’a uydurmak için yenileyiciler ortaya çıkmıştır. Bu noktaya bir mim koyup yazarın bazı fikirlerine katılmadığımı beyan etmek isterim daha önce de söylediğim gibi yazara göre Gazali sonrasında İslam düşüncesinin yenilenmeye ihtiyacı kalmamış ve her şey yerli yerine oturmuştur. Bana göre Gazali sonrası İslam düşüncesi inkişafını bırakmış, düşüncenin yerini pagan akımlar almıştır. Kitap boyunca Afgani, Abduh gibi düşünürler İslami pratik noktasında eksik oldukları için yazar tarafından eleştiriliyor olsa da bence yeni düşünceler ortaya attıkları için takdire şayan şahsiyetlerdir bunlar. Yazar Namık Kemal’in de İslami pratiğinin olmayışını eleştiriyor fakat fikirlerinden hayranlıkla bahsediyor. Sanki biraz çifte standart varmış gibi hissetmedim değil.

Namık Kemal

Kitabın ikinci bölümünün başlığı İslam Modernizmi. Bu başlıkta yazar dinin ideolojiye dönüşme sürecinde İslam toplumunun nasıl etkilendiğini anlatmış. Bu dönüşüm sürecinde Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfının ve İslam’daki âlimin yerini aydın kavramı almıştır. Modernizm prosesine kadar âlimler peygamberin varisleri olarak toplumda saygı gören üst bir sınıf, kendilerinden önce gelen âlimlerden aldıkları icazet vasıtası ile varlıklarını devam ettiren ve saygı gören, Kuran’ı hıfzetmiş, genelde Arapça eser veren kimselerdi. İmparatorluk modernleştikçe bu sınıfın da rolü değişmiş, bir düşüş yaşamaya başlamıştır. Böylelikle batıda olduğu gibi ulemanın ubedaya, dinin sosyolojiye dönüşme süreci Osmanlı toplumunda da batıdaki kadar keskin olmasa da görülmüştür. Yazar bu dönüşümün en belirgin örneği olarak Namık Kemal’i vermiştir. Edip olarak Namık Kemal, âlim olarak Ahmet Cevdet kitap boyunca sıkça değinilen belirgin aydınlardır. Bu bölümde yazar ayrıca Mısır-Osmanlı karşılaştırması da yapmış, iki farklı İslam ülkesinin iki farklı tepkisinden bahsetmiş. Batının ilk gelişi Napolyon’un Mısır çıkarmasıyken ikinci gelişi ise daha yumuşak bir şekilde kültür emperyalizmi şeklinde gerçekleşmiştir. İslam terakkiye manidir sloganıyla gelen modernist düşünce Yeni Osmanlılar ve Mısırlı modernistler tarafından İslam’ın yeniden yorumlanması eğilimine yol açmıştır. Bu süreçte İslam coğrafyasından Avrupa’ya seyahatler başlamış, kültür etkileşimleri artmıştır. 19. yüzyılın başından itibaren Avrupa’ya öğrenciler gönderilmiş, burada eğitim alan kişilerse batı kültürüyle yoğrulmuş bir şekilde ülkelerine dönerek modernizmin uygulayıcıları haline gelmişlerdir. Mısır’dan Paris’e giden ve 5 yıl kadar burada eğitim alan Tahtavi kendinden sonra gelecekler için bir örnek olmuştur. “Batı’yı tanıma kimilerinde kendi gelenekleri lehinde kimilerinde aleyhinde etkilenmeye yol açmış, diğer bir deyişle kimi Müslüman aydınların geleneklerine daha da yaklaşmalarına, kimilerinin ise daha da uzaklaşmalarına vesile olmuştur.[6]” Yazarın İdeolojileşme Örüntüleri başlığı altında verdiği bir tablo var. Tedeyyün tarzlarını yani dine bağlanma şekillerini ikiye ayırmış. Sağ eğilim sürdürücü; nomisizm yani şericilik (nomos=şeriat) yanlısı, muhafazakâr ya da gelenekçi; Sol eğilim ise yeniden kurucu, mesiyanizm yanlısı, fundamental ve modernist olarak görülüyor. Şimdi burada muhafazakârlık ve gelenekselciliğin neden ayrıldığına bakalım. Muhafazakârlık modernizmle gelen hayat tarzına tepkinin ürünüyken gelenekselcilik düşünce tarzına verilen tepkidir. Muhafazakârlık eylem, gelenekselcilik ise söylemle kendilerini belli eder. Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığı Mecelle eylemsel bir tepkidir ve Ahmet Cevdet’i muhafazakâr olarak adlandırabiliriz, bunun yanında Namık Kemal söylem yönü ağır bastığı için gelenekselcidir. Fundamentalizm ve modernizm de birbirlerine ‘var olanı kaldırma’ açısından benzeşirken modernizmin vadedilen cenneti bugüne taşıması yani geleceği öne çekmesi; fundamentalizmin ise tersi bir şekilde geçmişte yaşanmış olan altın çağı arada yaşananların hepsini yok sayarak bugüne çekmesi açılarından farklılıklar gösterirler. İkisi de var olanı ortadan kaldırmayı amaçlar fakat birisi geçmişi diğeriyse geleceği bugüne taşımayı amaçlar. “Fundamentalizmin arkasında romantisizm, modernizmin arkasında rasyonalizm yatar”. İslam Modernizmi batıyla hesaplaşmak için İslam’ın bir dünya görüşü olarak yeniden yorumlanmasını ve hâkim kılınmasını amaçlayan bir dünya görüşü olarak ortaya çıkıyor. Halkın, dinin toplum yaşamından yavaş yavaş çekilmesine verdiği tepkiler muhafazakârlık şeklinde, resmi söylemde dini vurgunun artışı şeklinde, aydınlarda yumuşak ideolojileşme şeklinde gerçekleşmiştir.

Üçüncü bölüm Medeniyetlerin Kutuplaşması başlığını taşıyor. Avrupa’nın Katolik kısmı bir yere sıcak savaş, emperyalizm ve asimilasyon ile giderken Protestanlar kültür ihraç ederek gitmeyi tercih ediyorlar. İspanyolların Amerika yerlilerine yaptıkları zulüm Katoliklerin tavrına, İngiltere’nin Hindistan’da yaptığı kültürel baskı ise Protestan tavrına örnektir. İkisi de birbirinden beter olmakla birlikte İngilizlerin yaptıkları bana daha haince geliyor zira bu şekilde girdikleri yerlerde yandaşlar edinebiliyor, zalimliklerini belirli kılıfların arkasında saklayabiliyorlar. Buradan Katolik eksenli gelişen medeniyet kavramına karşın Protestanların kültür kavramını ileri sürdüklerini görebiliyoruz. Protestan Katolik çatışmasının sıcak savaşlardan sonraki döneminde böyle bir seyir aldığını da söyleyebiliriz. “Bu asırda İngiltere ve Avrupa, Türklük ve İslam’a karşı başlıca beş veçheli bir savaş yürüttü. Birincisi, İngiltere ve Batı için Avrupa medeniyetinin esas kaynağı olan Yunan’ın sembolik ve siyasi olarak Osmanlı’dan ayrılarak medeniyet temelli yeni bir kozmopolis projesinin figürü haline getirilmesi, ikincisi, Türklüğün barbarlıkla ithamıyla aşağılanması, üçüncüsü İngiliz oryantalizmi tarafından Türklükle özdeşleşmiş İslam dininin mahkûm edilmesi, dördüncüsü İngiliz oryantalizmi tarafından mahkûm edilen Türklükle özdeş İslam dininin Fransız oryantalizmi tarafından Araplıkla özdeş İslam medeniyetine dönüştürülmesi, beşincisi bizzat İslam dininin Samileştirilmesi ve türevselleştirilmesiydi.” Avrupalının kendi içinde yaşadığı kutuplaşmanın yanında İslam dünyası da kutuplaşıyor ya da kökünü tarihten alan bir kutuplaşmayı su yüzüne çıkarıyordu. Şii-Sünni kutuplaşması, Arap-Türk-İran-Hint kutuplaşmaları farklı tedeyyünler oluşuyordu. Meşruiyet ve akliyet arasında yapılan tercih de bir kutuplaşma öğesiydi. Meşruiyet insanın inandığı gibi yaşamasıyken yine batı temelli bir eğilim olan akliyet Weber’in ifadesine göre inandıkları gibi yaşaması anlamına geliyordu. Bedri Gencer’e göre ulvi bir gaye ve değerden yoksun olan batının akliyet kılavuzluğunda atom bombasına dönüşmesi mukadderdi. Buradan da anlaşılacağı gibi kutuplaşmanın asıl kaynaklarından birisi de meşruiyet ve akliyet ayrımıdır. Meşruiyet krizinden akliyetle çıkmaya çalışan ve kendi ölçülerine göre bunu başaran batı ile meşruiyet krizi yaşamamasına rağmen akliyete sarılmaya uğraşan doğu. Doğudaki bu cereyanlara karşı durmak yine aydınlara düşüyordu. Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Ali Suavi, Şemseddin Sami, Ahmet Rıza yazarın saydığı isimlerden bazıları.

Gelenekselcilik nispeten kısa olan dördüncü bölümü oluşturuyor. Osmanlı’da modernleşme hareketlerinin, bidatler lehine olduğu düşünülen hareketlerin karşısına çıkanlar geleneği savunmuşlardır. Modernliği direk reddederek hâlihazırdaki fıkhın yeterli olduğunu savunanları pasif, karşı atakla modernliği eleştirenler aktif gelenekselciler olarak kategorize ediliyor. Sava Paşa bu bölümde aktif gelenekselcilere örnek olarak veriliyor. Ardından Ahmet Cevdet ve Mecelle projesi detaylandırılıyor.

Beşinci bölüm benim en fazla dikkatimi çeken bölüm oldu diyebilirim: Mesihçilik. Bu bölümde yazar önce aksiyoner kişiliğiyle döneminde çok dikkat çekmiş olan Cemaleddin Afgani ve görüşlerini anlatarak başlıyor ve Afgani üzerinden Mesihçiliğe giriş yapıyor. Mesihçilik her dinde görülen, dünyayı kurtaracak bir uhrevi şahsiyet beklentisidir. Hıristiyanlar Mesih’in gelmesini beklerler, Şia kayıp on ikinci imamı beklerken Sünni düşüncenin bazı ekolleri Mehdi bekler. Yahudiler Hz. Davud’un altın çağını kendilerine yaşatacak bir kralın yolunu gözlerler. Beklemek pasifize olmaktır. Batı bu beklentisini zaman içinde tarihi ileriye alarak pasiflikten kurtarmıştır. Batı dünyasının yarattığı devrimler, Fransız İhtilali’nden Komünizme kadar hep bir beklenen cennetin ve beklenen Mesih’in erkene alınması projesidir. Dünyada var olacak cennet Mesih gelmeden insanlar eliyle inşa edilecek ve Mesih geldiğinde cenneti hazır bulacaktır. Pasiflikten kurtulmanın yolu budur. İslam dünyasında da bir Mehdi beklentisinin yarattığı pasiflik aktif, devrimci kişiler tarafından eleştirilmiştir. “Doğu halkının başkaldırması pek beklenemez. Dolayısıyla ancak akültürasyon durumlarında öne çıkan referans gruplarına kıyasla hissedilen nisbi mahrumiyetin doğurduğu kimlik krizi genel bir hoşnutsuzluğa dönüşerek kolektif bilinçaltındaki Mesihçilik duygularını ateşler.[7] Bu eğilim neticesinde 19. Yüzyılda değişik İslam coğrafyalarında Mehdicilik hareketleri ortaya çıkmıştır. Aktif Mehdicilik hareketlerinin yanı sıra Mehdi beklentisi Afgani, Ali Suavi gibi düşünürler tarafından bir ideolojiye dönüştürülmüştür.

Altıncı bölüm Eleştiri başlığını taşıyor. Bu bölümde aydınların İslam’ı yeniden yorumlarken neleri eleştirdikleri anlatılıyor ve eleştirdikleri noktalar açısından bir kıyaslama yapılıyor. Osmanlı düşünürleri modernliği eleştirirken Mısırlı düşünürler geleneği eleştirirler. Osmanlı aydınlarının bir kısmı Avrupalılaşmaya çalışırken Ziya Paşa, Namık Kemal gibi bazıları da sert bir dille bu eğilimi eleştirmektedirler. Yazarın bir kısmına yer verdiği Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inin onuncu kısmının tamamı şöyle:yeni çıktı

Yeni Osmanlıların bir diğer eleştiri özneleri de ulema olmuştur. Ulemanın yozlaşmasından, özel bir sınıfmış gibi hareket etmelerinden rahatsızlık duyulmuştur. Fıkhın yeterli ve çağa uygun olmadığını savunanlara karşı da fıkhın yeterliliğini savunmuşlardır. Afgani gibi düşünenler ise Fundamentalizm diye tabir edebileceğimiz, köklere inme, İslam’ı aradan geçen yüzlerce yılın birikimini dışlayarak yaşamayı savunmuşlardır. Sonradan İslam’a dâhil olan her şeyin dini özünden uzaklaştırdığını, mezheplerin ve sünnetin ve diğer tüm sonradan ortaya çıkan düşüncenin dinden arındırılarak sadece Kuran merkezli bir hayatı savunan görüşlerden birisi de Vehhabiliktir. Buradaki temel eleştiri noktası gelenektir. Yazar bu bölümde Afgani’nin talebesi olan Muhammed Abduh ’un fikirlerine genişçe yer vermiş ve bu fikirlerin kritiğini yapmış.

Yedinci bölüm Yeni Paradigma; İslami düşüncenin çağın getirileriyle yeniden yorumlanma tarzlarını inceliyor. Bu bölümde de Abduh ve Namık Kemal’in fikirlerine detaylı bir şekilde yer verilmiş. Yazarın kendini Namık Kemal’in fikirlerine daha yakın bulduğunu belirtmek isterim. Bu açıdan genelde Abduh gibi, Afgani gibi radikal fikirleri eleştirmiş, bir yerde çürütmeye çalışmış Daha önce belirttiğim gibi yazarın tam manasıyla objektif olduğu söylenemez. Afgani ve talebesi Abduh ‘un fikirlerinin deizme kaydığını söylüyor Gencer. Burada Afgani’nin filozofların peygamberlerden üstün olduğu fikri, Abduh ‘un peygamber gönderilmeyen toplulukların kendi kendilerine doğruya ulaşabilecekleri iddiası yazarı rahatsız etmiş gibi görünüyor. Namık Kemal’in fikirleri ise daha akla yatkın olarak ifade edilmiş. Bölümün içinde Renan Müdafaanamesi adlı Namık Kemal eserinden örnekler veren yazar Gazali’nin nedensellik konusundaki açıklamalarının aynısının Kemal’de de var olduğunu gösteriyor. Burada bir sınıflandırma yapmak gerekirse; Namık Kemal, Gazali ve Bedri Gencer bir tarafta, Abduh, Afgani, İbn Sina, Farabi diğer taraftaymış gibi görünüyor. Durumun bende uyandırdığı çağrışım ise 19. yüzyıla kadar Gazali’nin fikirlerini temel alan İslam âlemi bu yüzyıldan itibaren kendilerine çıkış yolu aramış ve bulunan çözüm yollarından birisi de Gazali sonrası bırakılan özgür düşüncenin İslam dünyasına yeniden girişi olmuştur. Gelenekle yoğrulmuş olan çoğunluğa bu düşünce tabiatıyla garip gelmiş ve eleştirilmiştir. Bu bölümde yeni paradigmaya göre hukukun nerede ve nasıl olduğundan da bahsediliyor. Tartışma ve eleştirme öncesi; yeni paradigma öncesi dönemde hukuk, şeriat eşitliği gibi bir durum varken bundan sonraki dönemde bu kabullenme de tartışmaya açılmış. Osmanlı düşünürleri ve Mısırlı düşünürler tabii hukuk ile ilahi hukukun denkliğini savunmuşlar.

Sekizinci bölüm Yeni toplum başlığını taşıyor. Bu bölümde de yine Namık Kemal-Abduh karşılaştırması ile Osmanlı ile Mısır’ın yeni paradigma bağlamında siyaset, hükumet, anayasacılık, iktisat gibi alanlara bakışları aktarılıyor. Önce Namık Kemal’in adaletle ilgili düşüncelerinden bahsediyor yazar:

 

 

Adldir mûcib-i salah-ı cihân (Dünyaya barışı sağlayan adalettir)

Cihan bir bağdır, divarı devlet. (Dünya devletin duvar olduğu bir bağdır)

Devletin nâzımı şeri’atdır. (Devletin düzeni şeriatla olur)

Şeri’ate olamaz hiç haris, illa mülk (Şeriat ancak ülke ile korunur)

Mülk zabt eyleyemez, illa leşker (Ülke ordusuz elde edilmez)

Leşkeri cem’ idemez, illa mal (Ordu toplamak mal ile olur)

Malı cem’ eyleyen ra’iyyetdir. (Malı toplayan ise halktır)

Ra’iyyeti kul eder padişah-ı âleme, adl. (Halkı padişaha bağlayan ise adaletidir)[8]

Adalet Merdiveni.

Namık Kemal’in bütün çabası adaletin tesis edilmesi yönündedir. Bu bölümde yazar hâkimiyet ve hükumet kavramlarının üzerinde duruyor. Otoritenin birincil kaynağı dinlere göre Tanrı, ikincil kaynağı ise halk yani insanlardır. Krallar-Padişahlar otoritelerini Tanrı’dan alırlar. Zamanla ikincil otorite olan halk yönetimde söz sahibi olmuş ve millet hâkimiyeti kavramı ortaya çıkmıştır. Rousseau’nun demokrasi ideali Namık Kemal tarafından da benimsenmiş, savunulmuştu. İlahi otoritenin dünyadaki tecellisi insanların hâkimiyetidir. Abduh ‘un görüşleri ise sekülerleşmiştir, batı dünyasının geçirdiği aşamaları model almaktadır, kadı, şeyhülislam, müftü gibi makamların insanlar üzerinde dini bir nüfuz kuramayacaklarını söyler.

Ekonomi konusunun sahip olduğu önemi Osmanlı Devleti başta pek fazla kavrayamamıştı. Bir tarım imparatorluğu olan devlet ticaret, sanat gibi alanları gayrimüslimlere bırakmıştı. İktisat denince akla tutumluluk, devlet açısından ise geçindirilmesi gereken büyükçe bir ev geliyordu. “Osmanlı geleneksel siyasi elitizm felsefesince uzun süre Batı’nın üstünlüğünü siyasi ve askeri bakımdan algılandı. Ancak zamanla askeri ve siyasi üstünlüğün arkasında iktisadi üstünlüğün yattığını fark etmeye ve böylece Batı’ya misilleme mantığını da yavaş yavaş değiştirmeye başladı. Bunu belki de şair duyarlığıyla ilk fark eden Keçeci-zade İzzet Molla (1784-1829) oldu. Yeniçerilerin imhasından sonra 1827 yılında II. Mahmud’a sunduğu layihada o, ulema ve yüksek rütbeli görevlilerden oluşan Şura-yı Mahsus ’un kurulması ve hepsinden önemlisi, hükümetin gerekli sermaye ve vergi muafiyeti kolaylıkları sağlayarak Müslümanları iktisadi teşebbüse teşvik etmesi, ithalatı kısıtlayarak ithal-ikameci bir siyasa benimsenmesi gibi ekonomi konusunda devrimci diyebileceğimiz fikirler ileri sürmüştü.” “Bütün tebaanın geçiminin merkezde tek elden, hazineden sağlanmasını öngöre patrimonyal zihniyet, modern dünyada iktisadi kalkınmayı önleye ana faktöre dönüşmüştü. Platonik düzen anlayışınca sanat ve ticaret alanında iktisadi teşebbüsün gayrimüslimlere bırakılması, yerli halkı kaçınılmaz olarak devlet memurluğu ve tüketiciliğe ve dolayısıyla geri kalmışlığa sevk etmiştir.[9]

Özetle söylemek gerekirse hâkim adalet anlayışının öğelerinden birisi olan refah nasıl olsa adalet gerçekleşirse refah da gerçekleşir mantığıyla yöneticilerin iktisadi konulara gerektiği kadar eğilmelerinin önüne geçmiştir.

Kitabın dokuzuncu ve son bölümü Yeni İnsan başlığını taşıyor. Bu bölümde de Namık Kemal ve Abduh ‘un şahıslarında Mısır ve Osmanlı aydınlarının yeni insan tipi ve gerekli olan eğitim konusundaki düşünceleri karşılaştırılıyor. Modernizmle birlikte, yukarıda da sözünü ettiğimiz Mesihçiliğin yansıması olarak yeni bir dünya yaratma fikri tüm batıyı sarıp sarmaladı. Mühendislik mucizeleriyle dünyayı yeniden yaratabileceğine hükmeden modern batı bu fikri taşıyan bireyler yetiştirmeye başladı. Doğu toplumunda ucu Allah’a dayanan bir silsilenin son halkası olan hocadan ders almak yerine tüzel kişiliklerden ders almaya başladı talebeler. Talebe talep eden elbisesini çıkarıp öğrenci-öğrenen elbisesini giydi. “Artık eğitimin hedefi, ‘ahlaken kaliteli bireylerden oluşan istikrarlı bir topluluk’ yerine ‘yeni bir politik bağlılık bilincini kazanacak bireylerden oluşan yeni bir toplum’ yaratmaktı.[10]Namık Kemal’i diğer Osmanlı aydınlarından ayıran fikri eğitim konusunda hedef kitleyi seçkinler değil de tüm halk olarak belirlemesidir. Eskiden bilgisi az olduğu için idaresi kolay olan bir halk kitlesi tercih sebebiyken bu saatten sonra artık halkı cahil bırakmak mümkün değildi ve bir yok olmaya sebep olabilirdi. Mısırlı ya da Osmanlı dışı aydını temsil eden Abduh da yazara göre daha pozitivist olsa da aynı kanıdaydı, eğitimin öneminin farkındaydı ve eğitimin insanı işlemeyi amaçlaması gerektiğini savunuyordu. Yazar bu bölümde her zaman tartışmaya açık olmuş, çok insanın konuşmaya korktuğu kader meselesine, kader kavramının Müslümanlarda yol açtığı gevşekliğe karşı düşünürlerin görüşlerine yer veriyor. Her şeyi kaderin sırtına yüklemeye alışmış Müslümanların batı karşısında gerilemesinden daha doğal ne olabilir ki? Hâlbuki Allah, Âlim sıfatı ile olmuş ve olacak her şeyi bilmektedir zira Yaratıcı için zaman diye bir kavram yoktur. Biz bu dünyada Allah’ın verdiği hür irade ile istediğimiz gibi davranıyoruz ve tabi ki Allah ne yapacağımızı biliyor. Kader diyerek, tevekkül diyerek oturduğumuz yerden kalkmasak batı da gelir bizim tepemize biner. Yazar bu bölümü kaderin ardından hürriyet konularıyla bitiriyor.

Bedri Gencer’in sonuçlarıyla kendi yorumlarımı birleştirmek istiyorum. Yazarın bu hacimli çalışması batının gelişinin karşısında doğu toplumlarının Müslüman kısımlarında ne tür tepkilerle karşılandığını anlatıyor. Türk-Osmanlı modernleşmesi kitabın ana konusu, Namık Kemal’de kitabın ana kahramanıyken diğer İslam ülkelerinin modernizme bakışlarının bir kıyasını yapabilmek için Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh ‘un fikirleri Namık Kemal ile karşılaştırılmış. Daha önce de dediğim gibi yazar Bedri Gencer, Gazali felsefesinin bir öğrencisi olduğu için Abduh ve Afgani’nin fikirlerini çoğunlukla çürütmeye çalışmış ve Namık Kemal’in fikirlerinden belli belirsiz bir hayranlıkla bahsetmiş. Sonuçlara geçildiğinde bu kıyaslamanın bir özetini çıkarırken 1839 sonrası dönemde Osmanlı toplumu ve aydınının bakış açılarını aktarmaya çalışmış. Kökenini İslam öncesi Türk toplumlarından alan Turan fikrinin İslam’la birlikte İ’ilâ-yı Kelimetullah hedefine dönüşmesi, kızıl elma diye tabir edilen bir kozmopolis ideali; 19. Yüzyılla birlikte pasifize olmuş, artık Osmanlı için temel amaç yeryüzüne adaleti götürmek değil devletin bekası haline gelmiştir. Bu dönemde yaşanan şok padişahından talebesine kadar herkesi fikir üretme, kurtuluş yolu bulmaya çalışma çabalarının içine itmiştir. Bugün onların “üçüncü dünya” tabir ettiği bir yerde ve “gelişmekte olan” yaftasının altında varlık mücadelemizi sürdürdüğümüze göre ne onların gözündeki “öteki” imajımızı silebilecek kadar modernleştik ne de atalarımızın bize bıraktığı mirası hak edebilecek olgunluğu elde edebildik. Yazarın sonuçlar kısmındaki ifadesinden yola çıkarak artık postmodernizm, postsekülerizm gibi kavramları konuştuğumuza göre bu kavramlar eskimiş ve yerini yeni kavramlara bırakmak üzereler. Bu açıdan geçirmiş olduğumuz safhaların detaylı bir şekilde incelenmesi, ‘Biz nerede yanlış yaptık’ sorusunun cevabını bulabilmek için önemlidir. İslam’da Modernleşme kitabı da bu amaca hizmet etmesi bakımından önemli bir çalışma, kaliteli bir entelektüel ürün. Yazarın çok takdir ettiğim düşüncelerinin yanında kafama yatmayan yaklaşımları da var. Fazla Gazali etkisinin Bedri Hoca’yı objektiflikten uzaklaştırdığını düşünüyorum. Kitap boyunca Namık Kemal – Afgani & Abduh kıyaslamasında Kemal’i yücelttiği, diğerlerinin fikirlerini ise çürütmeye çalıştığını gördüm. Dünya toplumları arasında bugün daha hâkim konumda olmadığımız ve diğer İslam ülkelerinin de bizden farklı olmadığı gerçeğini göz önünde bulundurarak iki kanadın da pek başarılı olamadığını söyleyebilirim. İslam’ı savunan ve fakat aşmış oldukları için pratik noktasında eksiklikleri olan bu insanlarla, hayatı boyunca öğrettiği gibi yaşamış olan Said Nursi örneğini ve takipçilerinin başarılarını düşünüyorum da… Belki de biraz samimiyet eksiği vardı hepsinde.

Sözün özü, yaklaşık 900 sayfayı bulan İslam’da Modernleşme yoğun bir emeğin ve birikimin neticesinde ortaya çıkmış bir eser. Kitabı okumadan önce tanımadığım Bedri Gencer’in bilgisine ve birikimine hayran oldum, Malatya’da verdiği bir konferansı dinleme şansını bulduğum için çok da mutlu oldum. Yaşı henüz 50 bile olmamış bu âlimin olgunluk çağında daha güzel eserler vereceğini ümit ediyorum. Doğu-Batı yayınlarından 2012 yılında çıkmış bu eser için kendisine teşekkür ediyorum.

 


[1] Gencer, Bedri; İslam’da Modernleşme; Doğu-Batı Yayınları 2012, s.17

[2] Gencer, s.42

[3] Gencer, s. 68; Davison 1990: 114,123, Abdurrahman Şeref 1339: 73-4

[4] Gencer, s.119; Wolin, Sheldon S. (2003)Tocqueville between Two Worlds: The Making of a political and Thereotical Life. Princeton: Princeton UP.

[5] Gencer, s.122

[6] Gencer, s.207

[7] Gencer, 463

[8] Kınalızade Âli, Ahlak-ı Alâî,

[9] Gencer, s.717

[10] Gencer, s.728

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın