İnsanlar zindanda birer kemiyet;

Urbalarla kemik, mintanlarla et

Necip Fazıl bu mısralarında insanların hapishane ortamında duygularını yitirip ceset haline gelmeye başladıklarını ifade ediyor. Duyguların yitirilip ceset haline gelinmesi için zindanda olmak şart değil tabi ki. Dağ başında da, kalabalığın en orta yerinde de insan duygularını yitirerek cesetleşebilir. İbn Sina ve Farabi’ye göre insan nefsi bedenin içinde var olan bir cevherdir. Bahaeddin Özkişi bu durumu kozanın içindeki ipekböceğine benzetiyor:“ Yeni insana mezarın koza, yaşadığı hayatın bir kurt hayatı, mezar sonrasının da kelebeklik olduğunu anlatmaya pek imkân yok” diyor. Vakti zamanı geldiğinde nefs bedenden, kelebek kozadan ayrılır. Beden, insanın özü de diyebileceğimiz o cevher için geçici bir ikametgâh, tasavvuf ehline göre ise hapishanedir.

Yin ve Yang felsefesinin işareti gözümün önüne geliyor bu konuyu düşünürken. Hani bir çemberin içinde birbirine birer nokta geçirmiş siyah ve beyaz. Her şeyin bir zıddı vardır, karşıtlar bir diğerini kendi içinde barındırır bu felsefenin temel düşüncesi. Et ve içinde bulunan cevher de biraz buna benziyor. Duygu ve düşüncelerimiz var fakat bedenimiz bu duygu ve düşüncelerin oluşumunu etkiliyor. Bedenimiz var fakat bu bedeni hayvan gibi kullanmaktan bizi alıkoyan bir vicdana da sahibiz. Dünya tarihi bu karşıtlığın birbiri ile savaşmasından oluşmuştur diyebiliriz. Duygularla isteklerin savaşı, madde ile mananın savaşı. Yin ve Yang işaretinin aksine hiç eşitlik meydana gelmemiş, her zaman ibre bir miktar et, ceset, madde tarafında olmuştur. Mikroekonomi’nin temel kabullenmelerinden birisi rasyonel insanın her zaman kendisi için en mantıklı olanı seçmesidir. Bu en mantıklı olan da insanın kendi menfaatlerini en üst seviyede kollaması, vücudunun rahatını sağlamasıdır. Başka insanlara yardımcı olmayı ekonomi bilimi ifade edemez. Örneğin bir şirket bir vakfa bağışta bulunuyorsa bunu vergiden düşmek için yapıyordur. Kendi kişisel bütçesini başkalarının iyiliği için harcamak rasyonel insana göre bir şey değildir. Vicdana sorduğumuz zaman durum başkalaşır. Vicdan komşusu açken tok yatamaz, yoksul insanlar varken lüks harcama yapamaz, vücudu ne kadar çok şey isterse istesin isteklerine gem vurup rasyonel insanın tam zıddına hareket eder.

Bu karşıtlıkla hayatımızın bir çok aşamasında yüz yüze geliyoruz. Vücudumuz, bedenimiz, etimiz bizden bir şeyler istiyor. Aşırı bir şekilde tüketmemizi istiyor örneğin. Dış dünyada da madde yanlısı destekçileri var. Kapitalizm dediğimiz tüketim yanlısı sistem herkesi daha fazla kazanıp daha fazla tüketmeye yönlendiriyor. Vicdanımızın da bizden talepleri var ki bunlar daha çok manevi şeyler. Başka insanların mutluluğunu düşünerek manevi tatmin seviyemizi artırabiliriz, daha az tüketerek daha fazla mutlu olabiliriz. Erişemeyeceğimiz doruklara ellerimizi uzatacağımıza bulunduğumuz duruma şükrederek psikolojik sorunlardan uzak durabiliriz. Madde-mana zıtlığının bu zamandaki yansıması rekabet-tevazu şeklinde gerçekleşiyor. Daha mütevazı ve manevi bir yaşam tarzı bizi bedenin esaretinden kurtarabilir.

Yukarıdaki mısrada Necip Fazıl’ın dediği gibi mintanlarla kemik, urbalarla et olmak duyguları yitirmek anlamına geliyor. Nasıl ki hapishane ortamında şairin gözlemlediği gibi insanlar yavaş yavaş duygularını yitiriyorsa beden dediğimiz hapishanede bir süreliğine mahkûm olmuş olan cevherimizi parlatmadığımız zaman biz insanlar da maddeleşiyor, ceset haline geliyoruz.