Arşivler

Son Yorumlar

Okuma Listesi

1- Birikimin Hamalları - Ali Ekber Doğan
2- 21. Yüzyılda Kapital - Thomas Piketty
3- Naylon Fiyaka - Zafer Ercan
4- Mekke'ye Giden Yol - Muhammed Esed
5- Doğru Bildiğimiz Yanlışlar - Abdülaziz Bayındır
6- Neoliberalizmin Kısa Tarihi - David Harvey
7- Ölümcül Öyküler - Edgar Allan Poe
8- Zihniyet ve Din - Sabri Ülgener
9- Bin Hüzünlü Haz - Hasan Ali Toptaş
10- Yaşayanlara Çağrı - Roger Garaudy
11- Korku ve Umut - Nihat Karademir
12- Roman Sanatı - Milan Kundera
13- Günlerin Getirdiği - Nurullah Ataç
14- Görme Biçimleri - John Berger
15- Niteliksiz Adam - Robert Mussil
16- Mit ve Anlam - Levi Strauss
17- Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti - Umberto Eco
18- Fontamara - Ignazio Silone
19- Halil Şerif Paşa - Michele Haddad

Bir Sürgün

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun kitabını bir dönem romanı olarak tanımlamak mümkün. Geçtiğimiz yüzyılın başında sürgün olarak İzmir’de ikamete mecbur tutulmuş olan Doktor Hikmet’in bir gün ani bir kararla Paris’e kaçması ve bu yaban ellerde yaşadıklarının üzerine kurulu olan hikâye o dönemin düşünce dünyasını da önemli fikir ve aksiyon adamlarının etrafında değerlendiriyor. Hikmet’in gözlerinden dönemin bir fotoğrafını çekiyor. Fransız Yahudilerinden Jöntürklere, Avrupalıların Osmanlı’ya bakışına kadar her şey kitapta mevcut. Yazarın da benzeri bir hayat yaşadığı, varlıktan yokluğa düştüğü, Avrupa ülkelerinde yaşadığı, verem hastalığından dolayı tedavi gördüğü düşünülürse kitap oldukça gerçekçi.

Doktor Hikmet gözden düşmüş bir saray mensubunun oğlu. Aldığı Avrupai tarzdaki eğitim onu köklerinden uzaklaştırmış, dönemin klasik Avrupa hayranı entelektüel insanlarından biri haline getirmiştir. Öyle ki Fransızcaya anadili kadar hâkim olan Hikmet Fransızca bir gazeteyi bile kutsal bir metin addederek okuyor. Hikmet’in ve kitaptaki diğer kahramanların şahsında yazar Osmanlı aydın tipinin de bir eleştirisini yapıyor. Osmanlı aydın tipi kendi tarih ve kültüründen daha fazla batı kültürüne aşina. Henüz etkileri taze diyebileceğimiz Fransız İhtilalına karşı gıpta ile bakılıyor ve Osmanlı’nın da bir gün aynı şekilde özgürlüğüne kavuşacağını ümit ediyorlar fakat bunu gerçekleştirecek azim, irade ve birlik mevcut değil. Avrupalıların karşısında aşağılık kompleksine kapılan bu aydınlar kendi halklarınaysa tepeden bakıyorlar. Her milleti alaya alan bir şiirde Türk milletinin adı geçmedi diye üzülen bir Ragıp Efendi var mesela. Bir türlü bir araya gelemeyen Ahmet Rıza taraftarları ile Prens Sabahattin yandaşları var.

“Merak etmeyin, Türklerin topu vardır ama gülleleri yoktur. Attıkları hep kurusıkıdır.”

Bu aydınlar Avrupa karşısında her zaman ezikler. Önüne gelenin Osmanlı kültür ve kurumlarını eleştirdiği bir ortamda başlarını önlerinde eğmekten başka bir tepki veremiyorlar. Yazar yer yer Yahudilerin durumlarına da yer vermiş. Klasik ezilmişlik psikolojisi ile kendilerini acındırarak toplumdaki yerlerini sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. Kitabın yazıldığı dönemde Yahudilerin durumu nasıldı bilmiyorum ama yazarın da bir Yahudi sempatizanı olma ihtimali var. Fevziye mektebi mezunu olmasının bunla bir ilgisi var mı bilemiyorum.

“Bütün manasiyle hürdür. Fakat bu hürriyeti nasıl istimal edeceğinde mütehayyirdir. Kapalı hazinelerin içinde altınlarını kemire kemire ölen masaldaki zengin gibi esaretten daha sert bu beyhude hürriyeti bir pranganın demirleri gibi sürüklemektedir.”

Doktor Hikmet Paris’te yaşadıkça kitaplarda yazanla gerçek Avrupa’nın aynı olmadığını keşfediyor. Sık sık çocukluğunu, İstanbul günlerini hatırlıyor. Medeni Paris’te ayda iki defa banyo yapmasına tuhaf bakıyor insanlar. Hasta mısın bu kadar sık yıkanıyorsun diyorlar. Osmanlı insanının kibarlığının karşısında bu kaba saba Parisliler Hikmet’i hayal kırıklığına uğratıyor. Kendi annesi ile sevdiği kızın annesini karşılaştırıyor mesela. Asil, kibar, bayağılıktan uzak, geleneklerine bağlı, kültürel derinliği olan Osmanlı kadını ile Avrupa kadını adeta birbirlerinin zıddı gibi. Bugünün dünyasına baktığımız zaman artık bizim de kadınımız Avrupalılaştı, içtimai hayatta onlardan hiçbir farkı kalmadı; Hikmet kendini parası için seven kadınlardan fersah fersah kaçarken Hikmet’in Türkiye’deki yeğenleri kendilerini kadınlara beğendirmek için cüzdanlarını göstermekten başka bir yol kullanamıyorlar artık.

“Evet, garbın yeni kapitalist rejimi, işte, bir medeni varlığı; -hiç şüphesiz keyfiyet itibariyle Roma İmparatorluğu’ndan ne daha aşağı, ne daha üstün- bir devlet ve cemiyet nizamını bir asır zarfında böyle bir viraneye çevirdi. Emin olun ki, Barbarların Roma’yı istilası bundan daha yıkıcı olmamıştır ve Avrupa emperyalistleri bu neticeyi bir küme bezirganla, beş on tefeci sayesinde elde etmiştir. Bütün istila ordusu bundan ibarettir.”

Bir süre sonra parasız kalan kahramanımız komünistlerle takılmaya başlıyor. Komünizm parayı bulana kadar, feminizm kocayı bulana kadarmış. Tersi bir şekilde parayı kaybedenin komünizme, kocayı kaybedenin feminizme yelken açması ne kadar doğal.

 “Bizim neşemiz dışarıya doğru taşmaz. Hep gönlümüzde için için kabarır. Bir müziğimiz vardır ki, bizi ağlatır; fakat tatlı göz yaşlarile…”

Parasızlık, hayal kırıklıkları derken maymun gözünü açıyor ve doğu-batı mukayesesi yapmaya devam ediyor. Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’sini yad ettim buraları okurken.

“Ben muvaffakiyete ermenin muayyen yolları olduğuna kaniim. Fakat bu yollar o kadar pis, kirlidir ki temiz yürekli insanlar buradan geçmekten tiksinirler.”

Hastalıklarla, yoksullukla mücadele ederken Hikmet’in kanına biraz da Oblomov mikrobu karışıyor.

“Tarihte Barbarların Romayı istilası namı verilen hadise işte, böyle coğrafi ve tabii bir zaruretin neticesidir. Romalılar bilirsiniz, Afrika’nın iptidai kabileleriyle, Asya’nın birtakım geri milletleriyle ve bakir Makedonya’nın tabiatın bağrından yeni fışkıran akvamiyle çarpışmışlardır. Fakat dikkat edin; Romalı müverrihler bunların hiçbirine Barbar lakabını vermemiştir. Barbar, onların nazarında yalnız şimalden inenlerdir. Cermenlerdi, Franklardı, Gotlardır, Vizigotlardı. Niçin? Çünkü yırtıcı mahlûk tipine en yakın olan bunlardı.”

Yukarıdaki tespite katılmamak mümkün değil. Barbar Avrupa milletlerinin tarih boyunca yaptıkları zulümler bugün de bu barbarların en seçmelerinden oluşan A.B.D tarafından bütün dünyaya uygulanıyor.

1938 yılında yayınlanan bu eser bence Yaban’dan çok daha güzel. Kitap edebi açıdan her ne kadar gereken ilgiyi görmemiş olsa da Türk Edebiyatı’nın köşe taşlarından birini oluşturabilecek kadar mükemmel. Dönemin fikir hayatını çok gerçekçi bir şekilde anlatması açısından da bilgilendirici. 360 sayfalık bu eser İletişim Yayınlarından çıkmış, yayına hazırlayan Atilla Özkırımlı.

 

Yorum Bırakabilirsiniz

yorumunuz

Bir Cevap Yazın