Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor, bu şehir o eski… bu şehir o eski şehirlerden hiçbirisi değil artık. Bütün şehirler gibi bu şehir de koskocaman ve arazisiz bir köy halini aldı. Ne bir avuç toprak var ne de bir ağaç. Hâlbuki bu sonbahar günlerinde akşam çökerken rüzgârla birlikte ağaçların hışırtısını dinlemek isterdim. Sonbahar, akşam çöküyor, rüzgâr artan bir sertlikle önce hafifçe ağaçların dallarını kımıldatacak, sonra hışırtı ağustosböceklerini, köpekleri ve diğer tüm tabiat seslerini bastıracak. İnsan tanrısıyla baş başa olduğunu yakinen hissedecek. Dünyanın bu çağında dinlediğimiz hışırtılar petrol türevi ambalajların, poşetlerinin hışırtılarından ibaret. İşitme duyumuzu ise kulağımıza dayadığımız telefonun sesini duymak için kullanıyoruz en fazla. Bir de video izliyoruz bilgisayar ekranında. En sevdiğimiz şarkılar yüzlerce dinlemeden sonra sıradanlaşıyor. En sevdiğimiz insanlarla o kadar çok konuşuyoruz ki telefonla, özleyemiyoruz bile.

Tıpkı işitme duyusunu kirlettiğimiz gibi görmeyi, dokunmayı, koklamayı, tat almayı da kirlettik. Gözlerimizi her güne ekran karşısında açıyoruz. Bir cep telefonu hastalığımız var zannedersiniz ki annelerimiz bizi elimize ya da kulağımıza yapışık o telefonlarla doğurmuş. Bu zamanda cep telefonu olmayana banka hesabı bile açmıyorlar. Marka budalalığımız da bu yangının körüğü. Her gün daha pahalısı, daha değişiği çıkıyor, eskiler de çöpe gidiyor. Gençler arasında cep telefonu bir statüyü ifade eder olmuş durumda. Telefon şirketleri de binlerce dakikalık konuşma, mesajlaşmalarla destekliyorlar bu çılgınlığı. Ayda bin dakika kiminle ne konuşur ki normal bir insan. Beynini bin dakika radyasyona maruz bırakacağına bin dakika sus ve tefekkür et diyemiyor kimse. Sonra durgunlaşmaya başlıyor o beyinler tabi ki.

Ekranlar beyinleri durgunlaştırıyor. Çocuk yaşta başlayan televizyon bağımlılığı yaş ilerledikçe telefona ve sonrasında bilgisayara dönüşüyor. Bugün evlerimiz televizyon başında donuklaşmış çocuklarla; okullarımız telefon başında donuklaşmış gençlerle, işyerlerimiz bilgisayar başında donuklaşmış yetişkinlerle dolu. Her gün aynı ekranın başına geçen milyonlarca insan hiçbir şey üretmeden facebook, twitter, youtube ve sair internet sitelerine görme duyularını bağlamış en kıymetli hazinelerini, zamanlarını harcıyorlar. Daha sonra da hiçbir şeyin yetişmediğinden, insanımızın manevi duygularının dejenere olduğundan, memleketin ileri gitmediğinden şikâyet ediyoruz. Bilgisayar başında dalga geçerken neyi koruyabiliriz, ne kadar ileri gidebiliriz ki?

Akşam çökerken yaşanılan günün özeti ekran başında donuklaşmış milyonlarca beyin oluyor. Televizyon, bilgisayar, cep telefonu ekranında geçirilmiş gün sonuçta duyu organlarından duygulara sirayet ediyor. Duygusuz, donuk, uyuşmuş insanlar olarak kapatıyoruz günümüzü. Bütün duyu ve duygularımızı ekrana bağladığımız için faydalı işler yapmak için mecalimiz kalmıyor, insanlığı ve insanlığımızı düşünemeyecek kadar tembelleşiyoruz, kalbimizi dinleyemeyecek kadar hissizleşiyoruz.

Kendimize, hem kendimiz için, hem sevdiklerimiz için bir iyilik yapalım. Şu televizyonun düğmesini kapatalım ki çocuklarımızın zekâ seviyeleri düşmesin, biz de erken yatıp sabah dinç kalkmanın ne olduğunu öğrenelim artık. Şu cep telefonunu ihtiyaç haricinde kullanmayalım ve en önemlisi şu bilgisayarın karşısında dünyadan kopmayı bırakalım. Sanal alemin bize dayattığı sanal gündemleri, sanal muhabbetleri, vaktimizi öldüren ve zihnimizi yoran her şeyi bir kenara bırakalım. Sonra da bir sonbahar akşamında ağaçların hışırtısının bize hissettireceklerini pasını atmış bir şekilde atan kalbimizin sesi ile birlikte dinlemeye başlayalım.